escort bayanlar ankara escort escort

Adil seçim için gönüllü lazım!

Yorumlar
, 07/10/2015 8:20 am

seçimlerKötü haberler gelip duruyor. Kimsenin keyfi kalmadı. Keyfi kalanların da keyfini zaten başkaları itina ile burunlarından getiriyorlar. Terör bir yanda en çirkin yüzüyle bize baka dursun, terör acısının bile zorla hissettirilmeye çalışıldığı, yaşam ve fikir özgürlüklerinin hiçe sayıldığı kaçılası bir ülke kıvamındayız.

Siz de benim kadar rahatsızsanız, gelin çözüme en başından başlayalım. Oy vermenin asla tatile, hastalığa veya sakatlığa yenik düşmeyecek bir görev olduğunu unutmayıp çocuklarımıza bunu  yaşına uygun olarak anlatalım. Mümkünse oy vermeye beraber gidelim. Onların anlayabileceği şekilde adım adım neler olduğunu anlatalım. Zihinlerinde canlandırabilmeleri için resim kareleri vermek gerek çocuklara. Kızım oy verme sırasında beklemeli, ve sonra annesini oy vermeye kabine tek başına girerken görmeli. Bunun bir yükümlülük değil, HAK olduğunu anlayabilmeli.

Anneler pratiktir. Çözüm odaklıdır. Türkiye’nin artık kaybedecek vakti kalmadı. Önümüzde 1 Kasım seçimleri var. Bu seçimlerde kime oy verecekseniz verin; ama gelin seçimlerin adil olarak gerçekleşmesine yardımcı olun. Seçimlerde halkın sesi detone olmadan çıkabilmeli! Bunun için de bazı sivil toplum örgütleri var. En bilinenleri Bilişim Gönüllüleri, Oy ve ötesi. Kayıt olması çok kolay. Yeter ki isteyin. Bu örgütlerdeki herkes son derece arkadaş canlısı ve yardımcı.

Yazın seçimlerde bu örgütlerden birinde gönüllü olarak görev aldım. Seçim günü biraz yorulmuş olabilirim ama akşam eve döndüğümde içim rahattı. Demokrasi adına birkaç saat geçirmişim, uğraşmışım; çok mu?

Lütfen çocuğu bahane etmeyin 🙂   Çocuğu sosyalleşmek için bırakacak birilerini buluyoruz da buna niye bulmayalım? Kararlı olmak yeterli oluyor, zaten gerisi geliyor. Gelin destek olun, demokrasiye sahip çıkın! Haydi anneler!

NOT: Eğer böyle bir gönüllü işi yapmak istiyor ancak nasıl yapacağınız bilemiyorsanız, yönlendirilmek için bana senizt@yahoo.com adresinden  baş vurabilirsiniz.

Kedi Kokusu

Yorumlar
, 30/09/2015 10:53 pm
mistik

mistik

(Bu yazım 20 Ağustos 2015 tarihinde Alternatif Anne web sitesinde yayınlanmıştır.)

Küçük Sincap ciddi bir doğa hayranı. Hayvanlar,  çiçekler, böcekler kendisinin gündem maddelerinin her zaman başında geliyor. Tabii ki bunun sonucunda senelerdir evimize aldığımız hayvanın haddi hesabı yok. İlk hastalığımız tavşanlardı. Dört tane tavşan besledik. Eve ciddi kemirgen zararları vermeye başlamalarının ardından hepsini Darıca Hayvanat Bahçe’sine bağışladık. Oradaki tavşan mevcudiyetinin yarısı bize aittir, zira bizim tavşanlar hep dişiydi ve tavşanların üreme hızlarını herkes bilir. 😆

Sonra su kaplumbağalarımız oldu. Paralelde muhabbet kuşu da beslemeye başladık. Geçen sonbaharda muhabbet kuşuna eş de aldık.

Yetmedi. Kedi aşığı olduk. Geçen sene bir denememiz oldu ama Melis’in uzun süre geçmeyen bronşiti sebebiyle, çocuk doktorumuzun tavsiyesi üzerine Ayçiçeği’ni evden göndermek zorunda kaldık. Son bir senedir Melis Ayçiçeği’nin yasını tutuyor.  Unutur sandım; unutmadı. Hala geceleri rüyasından “Ayçiçeği!” diye bağırarak uyanıyor. Sokakta çöplerde yemek arayan sokak kedilerini görünce, “Ben Ayçiçeği’nin çöpten yemek aramasını istemiyorum” diyerek ağlıyor. Durum içler acısı bir senedir. Artık dayanacak gücüm kalmadı kızımın -yeni bir kedi alalım- ısrarlarına.

Dolayısıyla kendimi kedi sahibi olma fikrine yavaş yavaş alıştırmaya başladım. Benim kocaman bir derdim var kedilerle ilgili: Kumlarının kokusu! Kokulara karşı son derece hassas olan burnum Ayçiçeği ile beraber yaşarken fenalıklar geçiriyordu. Konuyla ilgili yaklaşık bir senedir kendimi telkin edip duruyorum. Kokuyu aza indirgeyecek teknolojiler araştırıyorum.

Diğer sorunlarım ise kedi tüyleri, çocuk kedilerin azgınlığı ve ısırma huylarıydı. Derin (!) araştırmalarımda kedi tüylerini ve haylazlığını kedinin cinsini Scottish seçerek azaltacağımı gördüm. Ama koku konusunu çözemedim bir türlü. Bağrıma taş basıp (daha doğrusu burnuma!) bu konuyu daha fazla hicran yarası yapmamaya karar verdim.

Sonuç: 2 haftadır bebiş bir Scottish sahibiyiz! Melis kedinin adını Mistik koydu. Hoşgeldin Mistik! Ama koku sorunum bunca telkine rağmen bitmedi. Çünkü KOKUYOR en nihayetinde! Ama kediş çok nazlı, çok tatlı bir şey. Dün akşam vızıldayıp durdu taa ki yanıma gelip kafasını koluma koyuncaya kadar… Öyle uyumuşuz bir süre… Sabah kendimi duşa dar attım, kedi gibi kokmuşum!

Kedi kumunun koku sorununu bana çözdürebilecek biri varsa, ne olur tez zamanda akıl versin! Ne yazık ki sürekli midem bulanıyor kedinin yani kızımın odasına girince!

Ben bir Kertenkeleyim!

Yorumlar
, 17/09/2015 2:00 pm
30'ların başı

30’ların başı

Çok şükür 30’lar bitiyor! 40 yaşıma girmeye saatler kaldı. 30’ların ortasından beri 40’ları bekliyordum.

Deli dolu 20’lerimden sonra 30’lar bana çok sert ve soğuk geldi. Bir vatanın insanlarını bıçak gibi kesip ayıran Berlin Duvarı gibi. Aynısın ama farklısın duvarın iki tarafından birbirine bakan…

30’lara hiç alışamadım. İçmeye bir türlü alışamadığım ve alışmaya da niyetim olmayan sade vodka gibi. Acı bir tat kaldı genzimde.

Oysa 20’ler ne güzeldir! Sosyalisttir, devrimcidir. 30’lar ise kapitalizmin vahşi pençelerine düşer. Sonrası çorap söküğü gibi gelir zaten.

Kazandığını kenara koyacaksın; ev alacaksın, araba alacaksın. Yetmez! 2. evi alacaksın. 10 senelik mortgage kredisine girmek olmazsa olmaz! Artık elin kolun bağlıdır. Ofiste kolay kolay atarlanamazsın. Kapıyı çarpıp çıkamazsın. Öyle ya, 10 sene ödemen var; nereye gidiyorsun? Hem 30’larda baktığında gurur duyacağın bir iş kartın olmalıdır! Sadece mortgage ödemelerin gibi kendine değil, etrafa karşı da bir sorumluluktur bu.

20’lerde karşı cinsi tanımak ve hayatını adayacağın insanı bulmak için önünde onlarca senen vardır. Zaman sanki en bol şeydir, hiç bitmez sanırsın. 30’lara girdin mi elin ayağına karışır. Evlenmek gerekiyor ya! Evlen! Evlen ki gecikmeden çocuk yap!

İlişkilerin de tadı tuzu kalmaz 30’larda. Pür telaş bir şeyler yaşar evlenirsin. Daha önce evlenmemişsen tabii…

Yetmez! 30’lar sorumluluk yılları, yaş alma yılları, kaçamazsın!

Derhal çocuk yaparsın!

3’lü testlerden düşük puan almamak için 35’ten önce hamile kalmalı. Kalmalı, kalmalı, kalmalı….

Vee nur topu gibi bir bebeğin olur! Ne de iyi olur! Dünyanın en küçük 5 parmağı tutar senin serçe parmağından.

Annelik!

Ne güzel şeysin sen annelik!

Okursun, öğrenirsin; uygulamaya gelince tüm işler değişir. Laboratuar deneyi değil ki bu ceteris paribus olsun; her seferinde farklı patlar karışımlar.

Korkarsın. Hem de deli gibi! Uykusuzluktan, erteleyeceğin hayatından değil; çocuğunun sana benzemesinden korkarsın. Sen başarısız bir projesindir çünkü. Neresinden çeksen, öbür taraf açıkta kalır.

Annene benzemekten korkarsın. Annelik apoletini taktıktan sonra bebeğine anne olmakla yetinmezsin. Başlarsın kendi annenle de düğümleri tek tek çözmeye. Herşey arap saçına dönünce, gittiğin yolun yol olmadığını anlar iyice kaybolursun. Çünkü anneni anlayıp kabul edeceğin yıllar değildir 30’lar. Mücadele edersin.

Olur da 30’larda henüz kendinle çekişmelerin bitmediyse, ki ben bir Başak burcuyum-bitmez kendimle derdim- boşanma deneyimini yaşamaman küçük bir ihtimal olur. Türkiye’de boşanmış  bir anne olmanın derin sarhoşluğuyla devam edersin sabahlara uyanmaya. Bir gün, 3 gün, 5 gün ve bir sabah bir de bakmışsın koskoca 5 senedir yalnızlığın dibine vurmuşsun…

30'ların finali

30’ların finali

O kadar sıkılmıştım ki kendi kuyruğunu yakalamaya çalışmak için dönüp duran kedi misali yaşadığım 30’lu yaşlardan.

Kuyruk benimmiş meğer. Aradığım herşey kendimdeymiş.

30’ların son seneleri kendimle hesaplaşma seneleri oldu. Zor oldu ama günün en karanlık zamanında doğuyor gün. Sebepleri dışarıda aramanın acizliğini anladım. Kendini karanlığa boğan da benim, doğan gün de benim. Ama karanlığın da ayrı bir tadı varmış; yaşayınca fark ettim.

Korkularım azaldı. Baktım ki bir numara yokmuş hiçbirinde. Uğraşmak daha kolay olacak bundan sonra kendimle. Bu iyi!

Sevmezmişim kendimi daha önce. Bu gerçekle hiç yüzleşmemişim 39 sene boyunca. Şimdi ciddi bir ilişki içerisindeyim kendimle. Evlat bile edindik bu ilişkide. Adı Ego. Terk edilmiş bir kenarda duruyordu. Aldık onu içimize ve tüm hatalarıyla kabul ettik. Baktık ki kabul etmekten geçiyor var olmanın yolu. “Var olacağız tabii, ya ne olacak” dedik… Ama yine de herşeyin bir sonunun olacağını bilmek ne büyük bir rahatlık diye düşündük geçen gün karşılıklı Türk kahvemizi içerken.

Blog yazılarıma yorum yapan güzel bir insan yazmıştı bir kere “Siz bir kertenkele gibisiniz; kuyruğunuzu kaybettiğinizde, yerine yenisini üretirsiniz” diye. Senelerden sonra, şimdi daha manalı geliyor bu yorum. Ben bir kertenkeleyim; ne doğru!

Kafka’nın “Dönüşüm”ünü okumaya direnç göstermiştim yıllardır. Geçen hafta sonu okudum. Rastlantı olmasa gerek bu zamanlama. Dönüştüm…

40 candles

40’lar hoş geldiniz! Sizi bekliyordum, nerede kaldınız?

Kendime şarkı armağan ediyorum yaş günümde. (Bizim ailede hediyeler hep 1 gün öncesinden verilir!)

Güneş ışınları, D Vitamini ve doktor savaşları

Yorumlar
, 27/07/2015 3:00 pm

D-vitaminiGülüş’ün “Deniz kabuğu hastalığı” yazısından sonra iyi gider diye düşündüğüm bir konuyu yazmak istedim: Hem güneşin zararlı ışınlarından korunup hem D Vitaminini nasıl alırız?

Önce, ozon tabakası delindi dediler. Cilt kanseri olacağız paniği ile 50 koruma faktörlü güneş kremlerini sürünüp durduk; öğle saatlerinde ya eve kaçtık ya da şemsiyelerin altına sığındık. Sonra haber aldık ki ozon tabakası kendini tamir edebilen kudrete sahipmiş, ozon lafını duymaz olduk. Derken kış güneşinin de aslında tehlike arz ettiğini haber aldık. Kış dahil her Allah’ın günü yüzümüze güneş kremleri sürerek dışarı çıkmaya başladık.

Fakat o da ne? Tam güneş kremleriyle vıcık vıcık olan ilişkimizi gül gibi sürdürüyorduk ki D Vitamini eksikliği büyük tehlike arz etmeye başladı! D vitaminini doğal yolla almamızın tek yolunun güneşe çıkmak olduğunu öğrenmemiz bunca senedir yaptıklarımızı bize tekrar sorgulamamıza sebep oldu.

Çok değil, bu hafta içerisinde sadece 2 gün arayla canlı yayında Prof. Osman Müftüoğlu ve Prof. Canan Karatay’ın konuyla ilgili bilgilerini dinledim. İkisinin de söylediği şey güneşlenmeye sıfır kremle çıkıp D vitaminini almamız gerektiği. Hatta Canan Karatay güneşin en dik geldiği vakitte güneşe çıkıp 20 dakika, cildimiz pembeleşinceye kadar güneş ışınlarını arada hiç koruma faktörü olmaksızın almamızı tavsiye etti.

Osman Müftüoğlu, güneş ışını aldıktan sonra sabunlanıp aldığımız D vitaminini yok ettiğimizi söyleyince, ben de bu hafta kızımı ve yeğenimi denizden sonra sabunlamamaya başladım. Tam çocukların derileri bu pisliğe nasıl dayanacak diyordum ki imdadıma Canan Hanım yetişti. Güneş banyosundan sonra yıkanmamamız gerektiği konusuna “Yok öyle bir şey!” diyerek karşılık verdi.

Enteresan gelen bir diğer bilgi ise güneşten gelen ışınlar ile vücudumuzdaki kolestrolünetkileşime geçeceği ve bu sayede vücudumuzun D vitamin emilimini sağlayacağı idi. Sen senelerce korktuğumuz kolestrol ve güneş ışını denen  iki canavarı getir önümüze, faydalı de! Vallahi tıp böyle birşey işte, bir anda tüm bilgilerini sıfırlıyor.

Biz de ailecek bu bilgilerden yola çıkarak kendimizce bir sentez yaptık. Deniz kenarında çocukları 15 dakika güneşte bırakıp sonrasında güneş kremini sürüyoruz yine eski usullere göre. Kendime gelince, bu yaz hiç güneş kremi kullanmadım. Her gün sahilde 15-20 dakika güneşleniyor, sonra da şemsiyenin altına çekiliyorum.

Başarıya Götüren Aile

Yorumlar
, 16/07/2015 3:45 pm

cac98541-0813-435d-ac35-9eb0f1d1cba8İzin verin, çocuğunuz yaşamını tribünlerde seyirci olarak değil, sahada oyuncu olarak geçirsin.”

Doğan Cüceloğlu’nun “Başarıya Götüren Aile” kitabı daha çok büyük sınav senesinin arifesinde olan anne babalara yönelik bir kitap. Ama erken okumakta fayda var diyerek okudum. Aşırı basit geldi, dedim ki bunu aslında bir dergide 2-3 sayfada özetleyebilirmiş Doğan Hocam. Sonra bu hafta ikinci kez okudum, elimde fosforlu kalemimle önemsediğim yerlerin altını çizerek.

Başarı nedir?

Anne babalar olarak önce başarının tanımını sormalıyız kendimize. Çocuğunun başarılı olmasını kim istemez? Ama gerçekten nedir çocuklarımız için istediğimiz “başarı”?

-Ders ve okul başarısı mı?

-Meslek ve iş başarısı mı?

-Evlilik başarısı mı?

-Yoksa YAŞAM BAŞARISI mı?

Çocuğumuzun derslerindeki başarısıyla iş hayatındaki başarıyı garanti edemeyeceğimiz gibi; iş hayatında ne kadar başarılı olurlarsa olsunlar, bunun evlilik ve aile hayatlarındaki mutluluğu sağlamalarına yetmeyebileceğini sanırım kendi hayatımızdaki örneklerden kavramış bulunuyoruz. Yazarın dediği gibi aslında önemli olan YAŞAM BAŞARISI. Önemli olan çocuğumuzun yaşamında, “keşke”lerinin değil, “iyi ki”lerinin çok olması… Yani anlamlı, coşkulu ve güçlü bir yaşamı olması…

Tabii ki para kazanabilme becerisi olmadan bir yaşama başarısından söz etmek mümkün olmuyor. Bunun için önce okulda başarı, sonra da iş hayatında başarının sağlanması şart. Ancak sırf çocuğumuz sınavı kazanıp iyi bir üniversiteye girsin diye çocuğun hayatını kontrol altına alıp ona koyduğumuz hedefler doğrultusunda hükmetmemiz çocuğumuzun sonraki dönemlerindeki mutluluğunu göz ardı etmemizle aynı anlama geliyor. Neden mi?

“Ona bir yaşam kurmayın; çocuğunuzun kendi yaşamının mimarı olmasına yardımcı olun.”

Diğer bir deyişle, onun yaşamının direksiyonuna geçmesine izin vermeliyiz ki kendinden emin, ne yapmak istediğini bilen çocuklar yetiştirelim.

İşte can alıcı soru: Çok çalışmak mı, etkili ve verimli çalışmak mı?

Tabii ki cevap çok uzun süreler masasında saatler harcayan çocuk yerine etkili ve verimli çalışan çocuğun daha başarılı olacağı! Peki Doğan Cüceloğlu nasıl stratejiler sunuyor etkili ve verimli çalışmak için?

  • Öğrenci ne çalıştığına ve niçin çalıştığına karar vermiş olmalıdır ki şunlara yanıt bulabilsin:
    1. Ne zaman çalışmalıyım?
    2. Ne kadar çalışmalıyım?
    3. Hangi kaynaklardan çalışmalıyım?
    4. Nasıl çalışmalıyım?
    5. Hangi aralıklarla tekrarlamalıyım?
  • Çalışma konu odaklı olmalı. Aynı konuyu 3-4 farklı kitaptan okumalı ki o konunun farklı boyutları öğrenilsin.
  • Daha önce öğrenmiş olduğu bilgileri ara sıra yoklamalı.
  • Yeni bir konuya geçmeden önce daha önceki konularla ilişkisini kurabilmeli.

Kitapta en sevdiğim bölüm 7 senedir özveriyle yapmaya çalıştığım şeye dair: Çocuğumla can cana bir ilişki bir iletişim kurmak! Bunu Doğan Cüceloğlı şöyle bir benzetme ile sunmuş:

“Çocuğunuzla çiftçinin yetiştirdiği ağaçla kurduğu ilişki gibi bir ilişki kurun. Çiftçi, ağacın özünün ne olduğunu bilir ve o öze saygısı vardır. Çiftçi o özün gelişmesi için uygun ortam hazırlar. Çiftçi elma ağacını muz ağacı yapmaya çalışmaz; elma ağacının en çok meyve veren elma ağacı olması için ortam hazırlar.”

Konsept doğumgünü partilerinin yeni markası: Leblebi

Yorumlar
, 19/06/2015 10:00 am

 

satranç temalı pasta

satranç temalı pasta

İki kız kardeşin girişimi ile kurulmuş olan Leblebi markası’nı bana kurucularından biri olan Zümre Hanım tanıttı. İki kız kardeş el emeği göz nuru ile çocuklar için ürettikleri sade ama özgün ve bir o kadar da çevre dostu konsept parti ürünleri ile ön plana çıkmak istiyorlar. Sadece doğum günü partileri için değil, diş buğdayı gibi özel kutlamalar için de çalışmaları var.

Artık bana da etrafımdaki tüm velilere de şatafatlı, harikulade doğum günü partilerinden bir mide bulantısı, baş ağrısı geldi. Ama daha yolun başındayız, tabii ki kutlamalara tam gaz devam edeceğiz. O sebeple de Leblebi’nin tarzını oldukça beğendim. Birilerinin partilerde kullanılan ürünlerin çocukların sağlığını düşünerek ve en az atık çıkarmaya önem vererek hazırlıyor olması size de rahatlatmaz mıydı?

Kendi yaptıkları kıyafet ve kostümleri tasarlarken çocukların rahat edeceği kumaşlar seçiyor olmaları da son derece isabetli çünkü çocuklar o hışır hışır naylon ve nefes almayan kıyafetlerin içinde daha ilk yarım saatte kıpkırmızı olup kaşınmaya başlıyorlar!

Zümre Hanım fotoğraflarında da iddialı. İnşallah bir gün Melis ile benim resimlerimizi çekecek ve ben de onları duvarıma asacağım 😛  Ona ve minik yavrusuna şimdiden bol sağlıklı ve sütlü günler diliyorum…

Çocuklar İçin Bilişim Zirvesi

Yorumlar
, 01/06/2015 11:30 am

 

ICT Kids 2015

ICT Kids 2015

23-24 Mayıs tarihlerinde Kadir Has Üniversitesi Cibali Kampüsü’nde gerçekleşti. Ebeveynlerin tek bir etkinlikte 100’e yakın oturum ile bilgilendirildiği ve bedelsiz olarak herkesin katılımına açık olan bu zirvenin devamını kesinlikle bekleyeceğim. Çok özel konuşmacıların  sunduğu ve nokta atışı bilgi paylaşımının yapıldığı oturumları can kulağıyla dinledim.

Etkinlikte uzmanların oturumlarının yanı sıra çocuklar için de eğlenceli bir çok workshop gerçekleştirildi.

Melis, MANDALArt  Aslıhan Aksun’un Mandala  atölyesine katılarak, keyif yaptı. Bense o sırada oldukça bilgisiz olduğum bir seminere girdim:

“ÇOCUKLAR VE EBEVEYNLER İÇİN INTERNET GÜVENLİĞİ”

ADEO Bilişim Danışmanlık Hizmetleri Halil Öztürkçi’nin verdiği bilgiler bence son derece pratikti ve derhal almam gereken aksiyonları not ettim. Sizinle de önemli bulduğum bu noktaları paylaşmak istiyorum.

  • 2-10 yaş aralığındaki çocuklar internete girerken yanında olmamız öneriliyor. (Benim küçük sincap “Pembe Panter” çizgi filmini seyretmek isterken youtube’da daha farklı (!) panterler çıktı ekrana, derhal uçtum kapatmak için…)
  • 11-15 yaş aralığındaki çocuklara ise mutlaka denetleme mekanizması kullanmamız tavsiye ediliyor.

Nasıl bir denetleme mekanizması kurabiliriz?

Windows işletim sistemi kullanıyorsanız ilk önce çocuğunuza ve kendinize ayrı ayrı hesaplar alın. Çocuğun hesabına “Family Safety” denen sistemi kurduğunuzda, otomatik bir denetleme mekanizması kurmuş oluyorsunuz. Artık e-mail adresinize düzenli olarak çocuğunuzun bilgisayarda ne kadar zaman geçirdiğini, girdiği web sitelerini, oynadığı oyunları ve kullandığı app’leri görebileceğiniz ve hatta Bing, Google, Yahoo gibi arama motorlarında neleri araştırdığını da içeren bir akitivite raporu geliyor. Süper, değil mi? Aşağıda dün keşfettiğim linki de görebilirsiniz.

(http://windows.microsoft.com/en-us/windows-8/monitor-child-pc-activity)

Bunun yanı sıra internet sağlayıcınız olan şirketin sunduğu aile internet paketleri de var. Bunları da talep edebilirsiniz. Bazı internet sitelerine girişin yasaklandığı bir filtreleme sistemi geliyor. Ancak burada bir sorun olabilir. Aile paketi talep ettiğinizde artık siz de özgür bir internete sahip olamayabilirsiniz. Arayıp öğrenmenizi tavsiye ederim. Sizin filtrelenmeye karşı bir sorununuz yoksa bunu derhal yapmanızı tavsiye ederim.

Güvenlik her şeyden önce gelir!

Bir başka internet güvenlik konusu ki bu çok ciddi: Lisanssız program!

İşin ucuzuna kaçmak özellikle bu konuda insanlara çok pahalıya mal olabiliyor. Lisanssız program kullanmak hem anti-virus hem de filtreleme şansınızı ortadan kaldırıyor. Hacker’lara açık hale geliyorsunuz. Bu ne demek? Bir gün bilgisayarınızdan başkalarının banka hesaplarını boşaltmış suçuyla yargılanabilirsiniz demek. Sırf oyun yüklemek gibi masum bir aktivite yapmanıza rağmen IP adresiniz birçok suçun kaynağı hale gelebilir. Aman dikkat! Konuşmacı Halil Bey bilişim suçlarında bilir kişilik yapan biri olduğundan, başımıza gelebilecek senaryoların son derece muhtemel olduğunu gördüm.

Siber zorbalık

Çocuklarımıza şunu muhakkak öğretmeliyiz: “Şifreni benim haricimde kimseyle paylaşma!”

Çocuklar tamamen iyi niyetleriyle şifrelerini arkadaşlarına verebilirler. Ama sonrasında onu arkadan vurmak isteyen arkadaşı yüzünden çok üzücü hikayeler olabiliyor. İlginç bir istatistik sonucu beni daha da dehşete düşürdü. 7-12 sınıflarına devam eden kızlardan %60’ı siber zorbalık yapıyormuş! Kızlar arasında daha da yaygın olan bu soruna karşı herkesi uyarmak isterim.  Günün birinde Melis olmayan birinin sanal dünyada Melis kılığında son derece nahoş paylaşımlarda bulunup kızımı utandırmasını hiç mi hiç istemem.

Sosyal medyada çocuklar

Sosyal medyada kızım için hesap almaya karşı durduğumdan acaba geri kafalılık mı yapıyorum diye kafama takılmıştı ne zamandır. Gerçi bu konuda seyrettiğim bazı CSI bölümleri de beni bayağı etkiledi. Seminer esnasında konuşmacıya kendi fikrini sordum. Çok şükür beni rahatlatan bir cevap verdi. 13 yaşından önce sosyal medyada çocuğun yer almasının sakıncalarından bahsetti. Kullanmaya başladığı mecralarda ise muhakkak çocuğumuzun arkadaşı, takipçisi olmamızı tavsiye etti. Şimdi anlıyorum; annemin 60’ından sonra sosyal medyaya soyunmasındaki asıl sebep Esin Hanım’ın yine beni kontrol etmeye çalışmasıymış! 🙂

Şimdi gelelim “Teknolojiye Doğan Çocuklar” temasına dair benim eklemelerime…

Kızımı anaokulundan beri özel okula gönderiyorum. Sisteme ve kendime sinir ola ola yapıyorum, üstelik cimrilikten de değil! Amaç ne? Çocukların beyni sünger gibi bilgileri emerken daha ultra bir nesil yetiştirmek. Nasıl olacaksa! Anaokulunda okumayı, ilkokul 1.sınıfta yabancı lisanda okumayı ve yazmayı öğreten özel okullara sesleniyorum! 3. sınıfta ikinci yabancı dili başlatan özel okullara sorum: Ne zaman çocuklarımızı bilgisayarla tanıştırmayı düşünüyorsunuz? Öyle seçmeli faaliyet derslerinden bahsetmiyorum. Ne zaman çocukların oyun oynadıkları değil, o oyunların alt yapısını kurguladıkları dersleri vermeye geçeceksiniz? Bu çocuklar, teknolojiye doğan çocuklar, dokunmatik ekranları 2 yaşında fark edip, 7 yaşında her türlü oyunu oynar hale gelmiş olabilirler. Ama hani Türkiye ekonomisine katkınız? Siz hala yabancı lisan öğrenerek mi globalleşmeye katkı sağlıyorsunuz? Yoksa sınavlardaki başarılarınız yetiyor mu zaten size? Peki bir adım sonrası? Bizim çocuklarımızın dünya çocuklarından ne eksiği var? 7 yaşında hem Türkçe hem İngilizceyi mükemmel yazan ve konuşan bir kızım var. Seneye Almanca’yı da aynı şekilde mükemmel seviyeye çıkaracağına eminim. Öte yanda 3 haneli sayılarla çarpma bölme yapıyor. Karışık problemler çözüyor. Dilbilgisi yanlışlarını tek tek buluyor. Sayfalarca kitaplar bitiriyor. Sadece benim kızıma özel değil bu beceriler. Tüm sınıf arkadaşları yapıyor bunları. Ne güzel, değil mi? Madem bu kadar potansiyeli var bu çocukların, niçin bilgisayar sistemlerinin eğitimine başlanmasını talep etmiyoruz? Görmüyor muyuz gelecek burada! Oyun oynayan değil, oyunları imal eden çocuklar yetiştiremediğimiz müddetçe, bizim cari açığımız negatif olmaya mahkumdur sevgili dostlarım!

2 lisanla büyüyen çocuğa yapılmaması gereken 5 şey

Yorumlar
, 26/05/2015 10:00 am

bilingual-children-740x462Kızım Alman baba ve Türk anne sentezinden geliyor. Babası doğduğu günden beri onunla Almanca konuşuyor. Bense Türkçe. Benim ana dilimi  Melis’e öğretmem çok kolaydı, çünkü zaten Türkiye’de yaşıyoruz. Etrafındaki herkes onunla benim konuştuğum lisanla konuşuyor. Babasının işi hep zor oldu. Hele hele son bir senedir daha da yorulduğuna inanıyorum. Son iki senedir Melis okulda yoğun bir şekilde İngilizce öğrendiğinden, artık babasıyla Almanca+ İngilizce kelimelerle cümleler kurarak garip bir lisanda konuşuyor. Babasının taktiği hep aynı: Melis cevabı İngilizce verse de o söylediği cümleyi Almanca olarak tekrarlayıp Melis’e tasdiklettiriyor. Bu konuda bir adım geri gitmedi, kolaya kaçmadı, kızımla İngilizce konuşayım da rahatça anlaşalım demedi. Bu yönünü takdir ediyorum.

Multilingual parenting web sitesini keşfettiğimden beri çok güzel taktikler öğreniyorum. Bazı doğrularımızı görüp rahatlıyor, hatalarımızı görünce de bir daha tekrarlamamak için aklıma yazıyorum.

Gelelim çok lisanla büyüyen çocukların hassas oldukları konulara. Sizin de evinizde  birden fazla lisan konuşuluyorsa, aman dikkat diyeceğim noktalar var.

  • Hadi bize (Almanca) birşeyler söyle!

İki lisanla büyümek hava atmak için bir araç değildir, çocukların bu şekilde davranmalarını bekleyemeyiz. Zaten böyle bir istekle karşılaştıklarında cevap vereceklerini de sanmıyorum. Muhtemelen susacak ve size sinir olmuş gözlerle bakacaktırlar.

  • Neredeyse hiç aksansız konuşuyorsun!

Bu cümle aslında resmen aksanın var demek! Benim kızım gibi yaptığını mükemmele yakın yapmak isteyen bir çocuğa hiç söylenmemesi gereken bir cümle. Tabii 2. Lisanı kullanmasını önlemek gibi bir niyetiniz yoksa

  • Gelip bana şunu tercüme etsene!

Valla da yaptım, billa da yaptım bunu 🙂 Çocuk sanki Almanca bilince mütercim tercümanlıktan diplomasını almış gibi…

  • (Almanca) konuşurken, çok tatlı/komik oluyorsun!

Gülüyorum çünkü bunu o kadar çok söylemişimdir ki Melis’e. Minicik bir ağızdan benim konuşmaya zorlandığım bir lisanın kelimeleri pıtır pıtır dökülürken, kendimi tutamayıp binlerce kez ne kadar tatlı Almanca konuştuğunu söylemiş olabilirim. Öğrendim; bir daha yapmamam lazım!

  • (Filanca) teyzen (Almanca) da biliyor, onunla pratik yapsana!

“Onunla Türkçe konuştuğunuzu gördüm; benimle niye Türkçe değil de Almanca konuşuyor ki Şölen Teyze ?” diye sorduğunda anladım ki bu çocuk sadece Türkçe hiç bilmeyip Almanca konuşabilenlerle Almanca konuşacak. Boşuna zorlamamalı!

 

PİNOKYO BİSİKLETLİ ANNE

Yorumlar
, 08/05/2015 12:11 pm

pinokyobisikletPİNOKYO BİSİKLETLİ ANNE

İlkokuldan itibaren her yaz Silivri’deki yazlığımızda, popom bisiklet selesine yapışmış gibi yaşamamdan dolayı, bisikletin benim için ayrı bir önemi vardır. Arkadaşımı çağırdığımda, o hala uyuyorsa veya ödev yapıyorsa bile, altımda bisikletim varsa, elde var bir! Bisikletimle rüzgara karşı uçardım, kah ayağa kalkar kullanırdım, kah ellerimi bırakırdım. O yaşta hissebileceğim en özgür anlardı onlar! Bazen hiç girmediğim sokaklara girmenin heyecanı, bazen eve ekmek-gazete gibi ihtiyaçları alıp getirebilmenin gururu…

Bana bisiklete binmeyi babam öğretmişti. İlk 2 tekerlekli bisikletim bir PİNOKYO oldu. Hem de mavi! Cüsseme göre biraz büyüktü ama babam seneye nasıl olsa küçük Pinokyo’yu orta boyuyla değiştireceğini öngördüğünden en baştan orta boyuyla başlattı beni. (Genetik herhalde bu düşünce şekli; ben de nasılsa seneye ilkokul 1’e başlayacak, bari bu seneden başlasın diye Melis’i okula erken başlattımJ ) Birkaç gün ardarda beceremedim  dengemi sağlamayı. Yenilen pehlivan güreşe doymaz misali, hiç de pes etmedim. Bir gün arkamdan koşturan babamın canına tak etti, beni bırakıp eve döndü. Dedim ki kendi kendime, “Hadi bi kendi kendime binmeyi beceriyim de babam şok olsun!”. Kaldırdım bisikletimi yerden, cesaretimi topladım. O zamanlar TRT çocuk korosunun bir şarkısı vardı. Başladım onu söylemeye:

“Çalış, başarırsın; çalış, başarırsın!

Çalıştım, çalıştım; başardım, başardım!”

Önce içimden söylemeye başladım, sonra birden baktım ki dengeyi sağlamış bisikleti sürüyorum; avazım çıktığı gibi şarkıyı söylemeye devam ettim. İşte o gün bisiklete binmeyi öğrendim.

ve İHTİYATLI KIZI…

Melis’e de bisiklete binmeyi kolayca öğretirim diye düşündüm. Sonuçta bisiklete binmeyi öğretmek ne kadar zor olabilir ki? Hatta bisiklete binmek o kadar basittir ki çoğu zaman etrafımızdakileri eskiden becerebildikleri birşeyi tekrar yapabilmelerine cesaretlendirmek için “Aman canım, bisiklete binmek gibi, bir başladın mı hatırlarsın!” demez miyiz?

Geçen sene kızıma artık 2 tekerlekli bisiklete binmesi gerektiğini söyleyip ona yeni bisikletini almamın üzerinden bugün bakıyorum da 12 ay geçmiş! Biraz önceki soruma cevap veriyorum: Bisiklete binmeyi öğretmek ÇOK ZOR! Hele hele Melis gibi ihtiyatlı bir çocuğunuz varsa!

Geçen bahar bunu daha da iyi idrak ettim; Melis’in Alman malı güvenlik zaaflı genleri (ki bu bir anne için aslında çok rahatlatıcı birşey!) bayağı baskın olarak hayatını idare ediyor. Yahu ben demiyorum; kendisi dolaptan alıyor kafasına kaskını takıyor talime çıkmadan önce!  Sonra aramızdaki klasik muhabbet başlıyor:

“Annem, çok korkuyorum” diyor.

“Niye korkuyorsun?” diye soruyorum.

“Düşmekten!”…

“Düş, düşsen ne olacak ki!” diyorum.

Böyle bir anne-çocuk örneği etrafımda gördüm desem yalan olur. Çocuk risk almak istemiyor, anne ise “Düş yavrum, hatta bisikletten o kadar çok düş ki yaraların daha tam kabuk bağlamadan yine kanasın, ne olacak ki?” diye herşeyi göze almış. Evde oksijenli su, Batticon, yara bantları var, hiç sorun yok diyerek ambulans gibi bekleyen bir anne. Bundan 30 yıl önce Silivri’de mavi Pinokyo bisikletiyle tüm kız çetesinin önünde en yüksek yokuşun tepesinden inmek için öncülük eden sonra da ilk tümsekle beraber bir kuş misali uçup yere çakılan ve kan revan içinde kalan anne, şimdi büyüdü ve ihtiyatlı kızını cesaretlendirmek için ne yapacağını bir türlü bilemiyor!

Bu durumlarda en iyi şeyin akışına bırakmak olduğunu gördüm. Geçen yaz bir kaç denemeden sonra baktım ki Küçük Sincap’ta bisiklet fobisi yaratmak üzereyim, attım bisikleti depoya. Ama ne yalan söyleyeyim, hayal kırıkılığına uğradım. Baktım ki kızımla aynı şeylerden hoşlanmayacağız, içim buruldu…

Derken, Melis bir ay önce sitedeki arkadaşının 2 tekerlekli scooter’ını deneyip dengesini sağlayabildiğini gördü ve kendiliğinden bisiklete binmeyi tekrar denemek istediğini söyledi. İnanamadım. Nasıl sevindiğimi de çaktırmadım da ki yine beceremezse, beni hayal kırıkılığına uğratacağını sanmasın! Bakıcısı Ayşe’ye verdim bu görevi. Dışarı bile çıkmadım önemsediğimi anlamasın diye. 2 saat sonra Melis eve geldi ve beni çağırdı. Bu sefer dayanamadım; gözlerim parladı: “Yoksa bisiklete binmeye mi başladın?” dedim. “Gel de gör” dedi büyük bir gururla! Evet, mükemmel değildi ama becermeye başlamıştı Küçük Sincap’cım; en sonunda korkusunu yenmişti! Demek ki korkusunu kendi kendine yenmesini beklemek gerekiyormuş! Demek ki bazı riskleri almaya başlamak herkes için aynı sürede olmuyormuş! Demek ki çocuk bambaşka bir kişilikmiş ve bunu kabul etmekten başka bir şansımız yokmuş!

Ben çok sevdim bisiklete binmeyi. Hala da severim. Ama en son ne zaman bindin diye sorun, inanın hatırlamıyorum! Hayalim ise kızımla beraber elimizde bisikletlerimiz, ada vapuruna binmişiz, o ada senin bu ada benim yokuşları inip çıkıyoruz. Sonra terli terli dondurma yiyoruzJ

Hadi be Melis, iyice öğren şu bisiklete binmeyi, hadi! Bekliyorum!

 

BEDENİM BANA AİTTİR!

Yorumlar
, 15/04/2015 9:10 am

mahremiyetegitimiEtrafımdaki annelerin çocuklarına zarar verebilecek “kötü adamlardan” korktuğunu görünce uyandım: Ben henüz Melis’e hiç “Kızım sana şeker veren yabancı birinden sakın şeker alma!” klasik lafını etmemiştim! Kız olsun erkek olsun annelerin tacizden çocuklarını kollamak için gereken konuşmaları yapmaya başladığını görünce, dedim ki bu işi bir bilenden okuyayım da sonra kızımda bardaki içki sendromu yaratmayayım! Bardaki içki sendromu ne mi? Annem senelerce Türk filmelerinin etkisiyle “Kızım, barlarda içkine ilaç atarlar, sen ne olduğunu bile anlamadan bir bakmışsın…” tekerlemesini sayıkladığından, hala yanımda bir erkek yoksa barmen’in içkimi nasıl verdiğini adım adım izleme sendromudur bardaki içki sendromu 😕  Neyse, sonunda konuyla ilgili bir adım atarak, Pedagog Adem Güneş’in yazdığı “Mahremiyet Eğitimi” kitabını okumayı bitirdim.

Çocukların mahremiyet kavramını anlaması önemli. Ama nasıl? Anlatarak olmaz. Bunca senedir devirdiğim çocuk eğitimi kitaplarından onu öğrendim. Lafla değil; görerek, yaşayarak öğrenir çocuk. Bedeninin kendisine ait olduğunu, sadece o izin verirse ona dokunabileceğimizi öğrenmeli. Bir kere ona sevgimizi göstermek için saldırırcasına öpüp orasını burasını sıkıştırmamız OUT! Çocuktan izin almadan bedenine istediğimizi yapabilme hakkımız nereden geliyor?  Sadece ana-babası olmamız yeterli mi sanıyoruz? Hele hele , erkek çocuklarına yapılan saçma sapan tezahhüratları hiç saymıyorum; çocuğunu kollayan ana-baba Cem Yılmaz’ın anlatttığı durumları yaratmaz. Kişi yetiştiriyoruz, kukla değil ki… Biz sürekli onun yanında olamayız, ona kendini korumasını öğretmeden onu bu dünyaya nasıl salarız? Bedeninin sadece kendisine özel olduğunu anlamayan bir çocuk istediği kadar sevgi dolu bir ortamda büyümüş olsun, kendini koruyamaz.

Adem Güneş’in yazdığı kitabın her satırına katılmam mümkün değil.  Mesela utanma hissinin çocuğa yerleştirilmesi gerektiği konusunda kendine katılmıyorum. Doğru ve yanlışı öğretmek çocuğa “utanç” duygusunu vererek olmamalı. Utandığımız için çoğu haksızlığa ses çıkaramıyoruz. Utandığımız için bir topluluğun karşısına çıkınca iki kelimeyi bir araya getiremiyoruz. Mahremiyet bilinci “ayıp!” lafıyla yerleştirilmemeli. Ayıp lafından nefret ediyorum şahsen, Melis’e kendimi engelleyebildiğim kadar bu lafı söylememeye gayret ettim hep. Zor oluyor tabii, öyle bir yapışmış ki bu laf ağzıma!

Tuvalette yalnız olmalı

Kendi temizliğini nasıl yapması gerektiğini gösterdiğimden beri, tuvalete yalnız girmesini teşvik ediyorum. Bence bu, poposunun tertemiz olmasından çok daha önemli birşeydi. Dolayısıyla ortaya çıkabilecek bazı aksaklıkları umursamamaya çalıştım. Son bir senedir ben tuvaletteyken kapımı çalmadan girmemeyi de öğrendi. Eskiden paldır küldür içeri girerdi.  Ama ben de o tuvaletteyken, ondan izin alıp giriyorum. Bir izin verip bir izin vermemek gibi şeyler de yapmıyorum. Kafa karışıklığı yaratmamak için sürekli uyarıyorum onu gerekse de gerekmese de.

Soyunma ve giyinmede yalnızlık

Mümkünse çocuğun 4 yaşından itibaren kendinin soyunup giyinmesi tavsiye ediliyor kitapta. Anne baba çocuğu 7 yaşından sonra kesinlikle çıplak görmemeliymiş. Tamam, çocuk kendi işini kendi görmeli, o konuda hem fikirim ama ana-babanın dış kapının mandalı olmadığını düşünüyorum! Adem Bey’in konuyu abattığını, kitabını okuyan ana-babalara lüzumsuz bir endişe verdiği fikrindeyim.

Banyoda çıplak olunmamalı

Kitapta çocukların 4 yaşından sonra banyo yaparken ana-babasının yanında bile üzerlerinde külot bulunması gerektiği yazıyor. Buna katılmıyorum. Ben annesi olarak çocuğumun genital bölgelerini görmeyeceksem, orada oluşabilecek fizilsek bir sorunun nasıl farkına varacağım?

Tabii ki çocuğu yıkayan kişinin ana-baba ve eğer varsa bakıcısı ile sınırlı olması gerektiğine katılıyorum. Ancak çocuğu 7 yaşında kimsenin yanında çırılçıplak bırakmamak konusu bana aşırıya kaçmak gibi geliyor. Sonuçta çocuk yakınının kendini çıplak görmesiyle bir yabancının görmesi arasındaki farkı anlayabilir. Üstelik vücudunun bir bölümünün bu kadar gizlenmesi, önemsenmesi, konuyu çocuklara daha ilgi çekici hale getirmez mi? Onları zamanından önce bu konuyu keşfetmeye itmez mi?

Mahremiyet Eğitimi kitabında güzel konulara değinilmiş. Mahremiyet diyince sadece fiziksel bir konudan bahsetmiyoruz aslında. Çocuğun duygusal ve zihinsel açıdan yaşadığı mahremiyet ihlalleri de göz önüne serilmiş. Bu hataları özellikle de çocuklarını çok seven ana-babaların yapması çok dikkat çekici.

Okumanızı tavsiye ederim. Çocuklara yaklaşmamızda ve onları eğitmemizde bazı ipuçları edinilmesi açısından faydalı.