Bebek özlemine doğal yolla çözüm

Kategorisi: Kullanışlı bulduklarım

Bilindiği gibi , üreme bağlığı açısından ciddi bir sağlık sorunu bulunmadığı halde çeşitli etkenler çiftlerin çocuk sahibi olmalarını engelleyebiliyor.Bebek sahibi olamamak ailelerin çağımızdaki en önemli sorunlarından biri…Kısırlık, tedavisi uzun süren, maddi külfeti olan ve psikolojik baskı yaratan bir süreçtir.Hele bir de tüp bebek yöntemi devreye girerse bu süreçler daha da zorlaşıyor.

Fertiltr  Üreme Sağlık Ürünleri çağımızda oldukça sık rastlanan, çocuk sahibi olamama problemlerine yardımcı ürünleri, üretkenlikle ilgili teşhis ve kısırlık testlerini ülkemize tanıtmak, ihtiyacı olan çiftlere ulaştırmak amacıyla yola çıkmıştır. Fakat bir çok insan tarafından bu yöntemler bilinmemektedir. Çiftler tüp bebekten önce doğal yolla hamile kalmayı mutlaka denemeliler…

Sizinle internet sitelerini paylaşmak isterim:

http://www.fertiltr.com/

Yorum yazın September 3, 2010

Şimdi okullu olduk!(Psik.Nilgün Katırcı’ya teşekkürler)

Kategorisi: Konuk yazarlardan

 

Konuk yazar Psikolog Nilgün Katırcı’nın yazısıdır.

Okul öncesi dönemin sonunda “ yeni “ sıfatı içinde başlayan ilköğretim dönemi hem ailenin hem de çocuğun geçiş dönemidir. Bu geçiş dönemi ve “yeni “ kavramı bir çok bireyde kaygıya vesile olduğu gibi çocuklarda da aynı duyguyu uyandırmaktadır. Her şeyin uzun zamandır yolunda gittiği esnada bir dönemin kapanıp diğer dönemin açılması tüm aileyi aynı amaç ve endişe noktasında buluşturur. Destek verilen bir çok konuda olduğu gibi bu konuda da çok farklı ve yeni bir referans noktasına ihtiyaç duymadan , önce ilişki ve aile referansı ile çocukların bireysel korkularına değinilmektedir.

Çocuklarla birlikte oluşta  tuzaklanılan  , ya da atlanılan bireysel gerçekliğimiz yine gündeme gelmektedir. Bilinen ve çok yinelenen bir nokta olan yetişkinlerin duygu , ihtiyaç ve yaşantıları soruna bi kez daha dahil olmuş ,hatta neden bile olmuş olabilir. Çocuğumuza yardım edelim ihtiyacında, başlangıç olarak ebevynin endişelerine bakmak anlamak, ve yardımcı olmak çocuk için yardım aşamasının  ilk etabını hazırlamış olmaktadır zaten. Unutulmaması gereken bir konu vardır ki ebevynlerde bir zamanlar çocuk olmuş ve ilkokula başlamıştır, onlar için de yeni kavramı , sosyal zorlantılar , beklentilere cevap verebilme , başarılı olabilme , ve hatta bu başarıyı devam ettirebilme konuları endişe uyandırmıştır. Bu endişeler yetişkinleri  ebeveyn olma sorumluluğunda da sıkıştırarak “ bir anne baba olarak çocuğumuzun geleceği konusunda  acaba doğru karar verebildik mi, seçimimiz onun için iyi ve yeterli mi? , acaba orada kendini iyi hissedecek mi? , benim çocuğum çok zeki okul ona yetecek mi her şeyi orada öğrenebilecek mi gibi sayısızca zihinde ve bu satırlarda sıralanabilecek kaygı dolu dizgiler oluşabilir.

Hiçbir anne baba böyle bir konuda çocuğuna bilerek ve isteyerek yanlış yapmaz , zaman içerisinde ,okul hayatı ile ilişki kurulduğu sırada, ortalamadan farklı, sıra dışı yaşantılarla karşılaşıldığında  seçimin çocuk için uygun olup olmadığına  bir uzman eşliğinde bakılabilinir.

Burada önemli olan anne babanın çocuğu teslim ettiği kurum ve kişiye güven duymasıdır. Çünkü çocuklar aile tarafından bırakıldıkları duygu ile orada kalırlar, “ Anne ya da babasının sözlü ya da sözsüz dilinde eyvah ne yapıcak şimdi mesajını alan çocuk o gün ya da ilerleyen günlerde “eyvah ben şimdi ne yapıcam ? “ soru cümlesi ile okul günlerini geçirir.

Ebevyn denemelerinin ve korkularının dışına çıkılması sırasında çocuğun yalın, sade ve gerçekliğine ait sıkıntıları ile baş başa kalınabilinmektedir.. Bu noktada çocukların hemen her döneminde olduğu gibi “ okullu olma sürecini “ de henüz çocuk tarafından herhangi bir anlamla yüklenmeden; tarafımızdan spesiyal bir anlam yüklemek ve mutlaka sıra dışı davranışlarda ilişkilere geçmeye gerek görülmemelidir.

Yetişkinleri ve onların kurdukları ilişkileri yaşam boyu referans alan çocuklar her gün anne babalarının işe gidişi ile bu spesiyal tutumları görmeden doğal olarak sorumluluk duygusuna geçebilmektedirler.

Yorum yazın August 30, 2010

Çok komik

Kategorisi: Anne olarak yaşam

Biraz gülmek kimseye zarar vermez. Çok güldüm yakında ağlarım kültürünün bir parçası olmaktansa, midemden kahkahalar atıp Melis’in göbeğini titreterek gülen “Ayı Bobo”suna benzemeyi tercih ederim :)

 Kızımın karnından ilk defa bir kahkahanın çıkışını hiç unutmuyorum. Kucağımda Melis ile teyzesinin düğün merasimi için hazırladığı CD’yi dinliyip dans ediyordum. Teyze bilir (!) çok şahane giriş parçası çalmaya başlayınca kahkahalarla güldü Melis. Sanki mucize gibiydi. Kahkaha atmanın nasıl da içten gelen birşey olduğunu o gün anladım.

 Hani “Bir adaya gitseniz yanınıza alacağınız bilmem kaç parça şey nedir” diye sorarlar ya, ben neşemi ve kahkahamı götürmek istiyorum. Çünkü güldükçe dünyanın emekliliği en uzakta görünen ve sorumluluk isteyen mesleği anneliğe bile birşeyler oluyor; yenir yutulur hale geliyor.

 Melis ile henüz konuşamadığı zamanlardan beri arada sırada gülme krizine giriyoruz. Bu bazen kendi kendine gelişiyor, bazen ihtiyaç duyduğum için bilinçli olarak yönettiğim bir hal oluyor. Melis’in babasının böyle zamanlarda yüzü asılıyor, benim kadar “komik” olamayacağı için kızımızın zamanını geçirmek için beni seçmesinin kaçınılmaz olduğunu söylüyor. Amacım ailenin palyaçosu olmak değil. Hele hele kızımın üzerinde kurduğum disiplini sarsmak hiç değil! “Anne, anne olduğunu bilmeli, arkadaş olmaya çalışmamalı” ikazlarına da saygı duyuyorum, her ne kadar annelik ile ilgili bu kadar sert bir hayat görüşüm olmasa da…Ama reçel kavanozunun kapağını açmayı becermezken düştüğüm hali komediye dönüştürmenin, kızımın da legoları brbirine monte etmeye çalışırken sinirlenmek yerine gülmesini sağladığına tüm kalbimle inanıyorum. Sırf eğlence olsun diye çorabımı elime takıp salona girmemin ardından Melis’in bir koşu odasına gidip ayağında eldivenle gelmesinin üzerine kendimizi yerlerde kahkahalar atarken bulduğum anları keşke dondurabilsem de boynuma kolye gibi asabilsem. Herhalde SPK raporunu nihayetlendirmeye çalışırken veya Gelirler Kontrolörlüğünün denetime geldiği zamanlarda bana şans getirirdi nazar boncuğu gibi…

 İşte hayatın “hafif” tarafını görmeleri için çocuklarla yapabileceğimiz bir Amerikan web sitesinden aldığım bir iki örnek:

Kutlamak için komik günler yaratın
1 Nisan’ı kalp kırıcı esprilerle değil de, çocuklarınızla ailenizdeki diğer bireylere veya çocuğunuzun arkadaşlarına şakalar hazırlayabilirsiniz. Veya tamamen kendi kendinize kutlayacak günler ilan edin. Mesela, “Korsan Gibi Konuşma Günü”,  “Milli Şaka Yapma Günü”, “Banyo Partisi Günü” , “Geri Geri Yürüme Günü” , “Tavuk Gibi Dans Etme Günü” gibi…
Şarkı, şarkı, şarkı
“Ali Baba’nın Çiftliği”  gibi bebekleri de çocukları da mest eden hayvan seslerinin olduğu şarkılar, eğlence için işinize çok yarayacak. Şarkıyı ne kadar şapşalca söylerseniz, o kadar iyi!
Komik hikayeler anlatın
Çocuğunuza o gün başınıza gelen veya gördüğünüz komik birşeyi paylaşın. Mesela; bir sabah Küçüksu Caddesinde kırmızı ışıklarda durmuştum. Önümden yayalarla beraber kaldırımdan kaldırıma geçen bir de fare gördüm. Gözlerime inanamadım ve işine geç kalmamaya çalışan farenin hikayesini hemen kafama yazıp akşama kızıma anlattım.
Komik gelenekler yaratın
Mesela, her yılbaşında gerçek hediyelerden önce saçma sapan hediyeleri paketleyip birbirinize verebilirsiniz :)
Komik kitaplar okuyun, komik filmler seyredin
Her okuduğunuzun veya seyrettiğinizin birşeyler öğretmesi gerektiği kaygısından kurtulup sırf komik olduğu için kitap okuyabilir veya film seyredebilirsiniz.
Eğlence merkezi yaratın                                                                                                                    

Evinizin bir bölümünü komik resimler ve yazıları astığınız  bir eğlence sahasına dönüştürebilrisiniz. Birbirinizden habersiz oraya eklemeler yapıp sürprizler hazırlayabilirsiniz.

Yorum yazın August 27, 2010

Taş devri diyeti

Kategorisi: Beslenme, Okuduklarım

Geçen gün aldığımdan söz ettiğim  “Taş Devri Diyeti” kitabını büyük bir hevesle okumaya başlayıp, önem verdiğim kısımları hızlı çekimde bitirip kendime notlar aldım. Bu aralar neredeyse her okuduğum kitap veya araştırma konusunda mağara devrine dönülüyor. Bunun sonu nereye varacak bilmiyorum ama işin sihirli tarafı kafama o kadar yatıyor ki şu medeniyet dediğiniz tek dişi “çıkmış” canavarın henüz evrimleşme sürecimizden çok genç olduğu gerçeği…

 Şimdi kitabın ezberimi bozan en önemli bölüme gelelim: Yağlar!

 Şok şok şok! Hayvansal yağlar sağlıklı hayatın vazgeçilmez bir parçasıymış da ben boşuna kaçmışım bunca zamandır tereyağına kırılmış sahanda yumurtadan!

 Büyükbabam bugün 93 yaşında. Kendisi Girit göçmeni. Babam yıllar yılı kendisini hergün yumurta yememesi, beyaz peynirin altına (zaten hayvani gıda olduğundan) bir de tereyağ sürmemesi gerektiği konusunda uyardı. Ama o yılmadı ve maaşallah kendisinin hala da kolestrol sebepli bir sağlık sorunu yok. Meğerse bizim Akdeniz diyeti diye bildiğimiz yemek kültürü sadece sebze ve yeşillikten oluşmuyormuş; içinde hayvani gıdası da bol bol mevcutmuş! Yani büyükbabam güveçte pişen tereyağlı yemekelerle, hiç ödün vermediği yumurtasıyla ne kadar sağlıklı bir diyet uyguluyormuş!

 Kitabın yazarı Prof. Dr. Ahmet Aydın’ın hayvani gıdalar konusunda güzel bir savunması da var: “Hayvani gıdalar sağlıksız olsa, bebeklere neden anne sütü tavsiye ediliyor?”

 Kitapta benim dikkatimi çeken ve uygulamaya karar verdiğim dersler var. Buna göre bazı alışkanlıklarımı kırmam gerekecek.

 Yapmayın listesi

  • Rafine olan gıdalardan uzak durun: Beyaz şeker, beyaz un!
  • Transyağ içeren bisküvi, kraker, kek, gofret, hazır salata sosu, poğaça vs. ile vedalaşalım. (Bugün Ülker Çikolatalı gofret ile helalleştim. Senelerdir ondan başkasını gözüm görmemişti ama ilişkimiz buraya kadarmış!)
  • Paketlerde yazan “hidrojenik bitkisel yağ” terimini gördüğünüz her ne varsa bırakın kaçın yanından! Bitki yazıyor diye rahatlamayın, fena halde zararlı!
  • Mikrodalga fırın ve kızartmadan kaçının!
  • Teflon ve alüminyum kaplarla pişirmeye hayır! (Elveda Tefal tavalarım)
  • Sıcak yemekleri alüminyum folyo ve streç ile temas ettirmeyin!
  • Kesinlikle “çok ince” plastik bardakla 70 derece sıcaklıkta bir içecek içmeyin. (Sevgili Netaş’lılara özellikle duyurulur!)

 Yapın listesi

  • Sıcak yemekleri ısıya dayanıklı olan tereyağıyla pişirin
  • Soğuk yemek ve salatalarda sızma zeytinyağı kullanın. Riviera zeytinyağı ve fındık yağı ikinci tercihiniz olabilir.
  • Kızartama yemeği kaçınılmazsa, yanında sarımsaklı yoğurt veya yeşillik yiyin. (Yaz mezelerinin kaçınılmazı patlıcan-biber kızartmasını zaten bayıla bayıla sarımsaklı yoğurtla yerim!)
  • Yemek pişirmek için güveç ve cam kapları (hoş geldin Borcam!) tercih edin. Çelik ve kalaylı bakır kaplar ikinci tercihiniz olabilir.
  • Günde 2 defa Türk kahvesi içebilirseniz. (3’ü 1 arada, nescafe’yi unutun!) Yeşil çay anlatıldığı kadar matah bir şey değil, sevmiyorsanız kendinizi çok zorlamayın. (İşte bu fikre alışmam zor olacak!)
  • Hergün en az yarım saat yürüyün
  • Yeterli derecede güneş ışığı alın (D vitamini)

Yorum yazın August 24, 2010

Ispanaklı balık köfteleri

Kategorisi: Araştırmalar, Beslenme

 

Ntv Bilim dergisinin Temmuz ayı sayısında çok eğlenceli bir araştırma okudum. Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesi Genetik Bölümü doktora öğrencisi Aysu Uygur’un kaleminden çıkan araştırmaya göre, değil sadece erkeğin kalbine giden yol; beynimize giden yol da mutfaktan geçiyormuş! Ateş bulunup da yemek pişirme alışkanlığının insanoğlunun kültürüne girişinin beyin fonksiyonlarına pozitif etkisi artık bilim tarafından kabul görüyor.  Bazı sebzelerin köklerindeki besleyici maddelerin sadece pişmesi durumunda faydasının ortaya çıkması, bunun sebeplerinden sadece birisi. İlk insanların yemeklerini pişirmeye başlaması, günlük diyetlerinde iki temel değişime neden oldu. Birincisi, yediklerinden aldıkları enerji ve besini çok daha etkili kullanabilmeleri. İkincisi, bu yeni sindirim açılımıyla yiyecek yelpazesinin genişlemesi, daha fazla çeşit bitki ve hayvanın enerji kaynağı olarak kullanılabilmesi.

 Beslenmenin daha kaliteli olmasından dolayı beynin gelişimi hala devam eden evrim sürecimizde  rol oynarken, yemeğin pişirilmesini takip eden beraber yemek yeme ritüelinin ortaya çkışı da sosyal hayatı şekillendirmiş.

 Söz yemek pişirmeden açılınca, bugünün “yeşil köfte”lerine değinmeden geçemeyeceğim. Daha önce vermiş olduğum somon köftesine ikame olarak yapabileceğiniz ıspanaklı balık köftesinin tarifi şöyle:

 Malzemeler:

  • 1 kg ıspanak
  • 2 adet levrek
  • 1 avuç maydanoz
  • 1 avuç fesleğen
  • 1 küçük soğan
  • 1 yumurta sarısı
  • 1 tutam mısır unu

 Yapılışı:

  • Ispanak bir tencerede zeytinyağında kavrulur.
  • Balık kılçıklardan temizlenerek rondodan geçirilir.
  • Ispanağın içine rondodan geçirilmiş balık, rendelenmiş soğan, fesleğen, maydanoz, yumurta sarısı ve bir tutam mısır unu eklenir.
  • Tüm karışımı köfte haline getirirken bir avuç mısır ununu tezgaha serpip, köfteleri bu una bulayarak yuvarlayabilirsiniz.

 Hem besleyici, hem rengi dolayısıyla eğlenceli, hem de tadı dolayısıyla son derece lezzetli yeşil köfteler kızımın bakıcısı Ayşe’nin buluşudur, tavsiye ederim!

Yorum yazın August 24, 2010

Fit anneler için basit çözümler

Kategorisi: Fit annelik

Günümüzün kadınları artık boş vaatlere kanmıyorlar. Çok şükür bizleri biraz anlayabilenler çıkıyor ve bize razı olabileceklerimizi değil, gerçekten istediklerimizi sağlamanın yolunu bulmaya çalışıyorlar.

 Dünkü fit olmak>zayıf olmak yazımın devamı olarak, bugün özellikle zaman darlığı içerisinde olup yine de kendi için birşeyler yapmak isteyen anneler için bazı önerilerim olacak.

 Dünkü yazımda altalta sıraladığım notlarımın sonucunda:

  • Minimum sürede maksimum getiri sağlayacak egzersizler önem kazanması,
  • Sonuca giderken harcanan paranın yüksek olmaması,
  • Egzersizin etkilerinin ise hayatımızda uzun soluklu olması gerektiği çıkarımına gidiyoruz.

 Bana kalırsa, power-plate denen fitness aleti tüm bu çıkarımların ürünü. Sadece 20 dakika çalışarak, hem istediğim kaslarımı çalıştırabiliyor hem kalori yakıyor, hem de kendimi mutlu hissederek eve gidiyorum. Hem zaman tasarrufu sağlıyorum hem de orta vadede gözle görülebilecek kadar iyi sonuçlar elde ediyorum. Rakamlar salondan salona farklılık gösteriyor. Ama etkisi ve size kazandırdığı zaman bakımından bakıldığında, bana pahalı gelmiyor.

İşte size Türkiye’deki tüm power plate stüdyolarını bulabileceğiniz link:

 http://www.ozkayaithalat.com/power-plate-studyolar.html

 Gün içerisinde koştururken, daha önce de blogumda tavsiye etmiş olduğum Fitflop terliklerden veya Reebok Easytone ayakkabılarından giyerek, zaten yürüyerek geçireceğiniz vakti daha efektif olarak kullanmış olursunuz. Fitflop terliklerini New Balance ayakkabılarını satan dükkanlarda bulabilirsiniz. Haftada en az 3 gün kendimize hızlı tempoda 20-30 dakika yürüyecek sebep bulabilirsek, bu ayakkabı veya terliklerle olsun veya olmasın, hem günlük 200-300 kaloriye yakın yakmış oluyor, hem kaslarımızın tonajını arttırmış oluyoruz. Egzersiz sonrası salgılanan mutluluk hormonu ise,” istemem yan cebime koy” diyemeyeceğimiz kadar güzel bir bonus!

Wii-fit bir başka seçenek. Birden fazla seçenekle size sıkmadan hareket etme şansı veriyor. İlk başta bir yatırım yapıyorsunuz ama yararlandığınız ölçüde yatırımınızın getirisi yükseliyor. Bunu özellikle de fitness klüplerine verdiğiniz yıllık rakamlara bakarsanız daha iyi değerlendireceğinizi düşünüyorum. Wii Fit’in en büyük zorluğu evimizdeki çocuklar. Biz spor yaparken onların ayağımızın altında dolaşmalarının bize faydasından çok zararı olur. ( Geçen C.tesi ben mekik çekmeye çalışırken, Melis karnıma atladığı anda bunu anladım!) Onları evden uzaklaştırabildiğiniz, birisine başka bir odada baktırabildiğiniz veya uyudukları zamanı fırsat bilmeniz gerekiyor.

 Pilates-mat daha önce değinmediğim, benim felsefesine daha çok yeni başlamış olduğum başka bir seçenek. Evinizde temel kuralları öğrendikten sonra sadece bir mat üzerinde , kendi kendinize uygulayabileceğiniz bir spor. İster bir sure eğitmenle çalıştıktan sonra, aklınızda kalan hareketleri uygulayabileceğiniz, ister kitapçılarda satılan Pilates-mat DVD-VCD’lerinin karşısında yapabileceğiniz bir egzersiz. Hamile kalmadan önce gidiyor olduğum fitness klubünde haftada 2 kez pilates yapıyordum. Geçen hafta pilates eğitmenim (eski yaşam koçum) ile  tekrardan pilates çalışmaya başladım. Şimdi hergün 10 dakika onun verdiği 4 temek egzersizi yapıyorum iyi bir öğrenci olarak!  Sonunda 3 cm uzama sözü verdi değerli eğitmenim :)

 Beslenmeden hiç söz etmemek olmaz. Dün D&R’daydım. “Sağlık” bölümüne baktığımda birbirinden farklı birçok diyet kitabı gördüm. Ben “Taş Devri Diyeti” kitabını alırken, yan kasadaki bayan “Tukan Diyeti” adlı kitabın fiyatını ödemekteydi. Güldüm halimize; o da güldü. Hangisi doğrudur, hangisi çalışır bilmem. Herşeyden az da olsa yemek benim şimdiye kadar tercih ettiğim yol oldu. Böylelikle ne cheese cake’den vazgeçtim ne baklavadan! Ama tabii ki herşeyin bedeli var. Ayrıca akşam yemeğinde ağzıma tatlı koymamak da benim yemek konusunda nadiren kendime koyduğum yasaklardan olmuştur. Son 5 senedir işlediğine kendim üzerimden söz verebileceğim tek kural şu:

 “Akşam gırtlağınızdan birşeyin geçeceği en son saat 7:30 ve yediğiniz mümkünse, sebze yemekleri veya çeşitli salatalar olsun. Yanında sadece 1 dilim tahıllı ekmek ve biraz yoğurt ile yerseniz doymamanız mümkün değil. Akşam yatağa gidene kadar mideniz kazınırsa, bir bardak süt için veya buzdolabınızdaki en az kalorili meyveden 1 porsiyon yiyin.”

Yorum yazın August 17, 2010

Fit olmak>Zayıf olmak

Kategorisi: Fit annelik

 

Son yıllarda hayatımıza Amerika’nın “fit olma” hali girmiş bulunuyor.

Nedir fit olmak?

Ben bu kısacık kelimenin kendi içinde bedenen, fikren ve ruhen sağlıklı ve güçlü olmayı beraberce barındırdığını anladığımdan beri, sadece zayıf olmak ve zayıf görünebilmek hallerinin artık “fit” görünmenin yanında gerçekten de “zayıf”  kaldığına inanıyorum.

 Kadınlar son 10 yıldır sadece zayıf olabilmek için öğün atlamak, yatağa aç girmek, akşam yemek yememek gibi sağlıksız çözümleri terk etme eğilimindeler. Artık kendimizi çekici hissedebilmemiz sadece tartının ne gösterdiğine bağlı değil. Egzersiz yapmadan, sağlıklı yemek yeme alışkanlığı edinmeden yapılan hiçbir diyetin hayatımıza uzun soluklu bir çözüm getirmeyeceği bilincine de vardık. Peki yapamadığımız ne? Ya da istediğimiz ne? Niye “vücudunuzdan memnun musunuz?” sorulu anketlere verilen cevaplarda kendine güvenen kadınların sesi %25’e kısıtlanmış durumda?

 Eşiz, anneyiz; bazılarımız 9-6 ofis çalışanıyız. Bazen bu şapkalardan birini çıkarıp birini takıyor; bazen hepsini birden dengede tutmaya çalışıyoruz. Genel geçer hepimiz aynaya baktığımızda aksimize gülümseyebilmek istiyoruz. Bu o kadar basit görünse de o kadar önemli ki! Doğumdan hemen sonra aynalara küsmüş olduğum 10 günlük bir dönem olmuştu. Ne göreceğimden o kadar korkuyordum ki, aynanın önünden geçerken gözümü kaçırarak yürüyüp gidiyordum. Taa ki bir akşam kardeşim ve sevgili dostum beni ilk defa dışarı çıkarana kadar! Yolda yürürken, artık paytak ördek gibi yürümediğimi fark ederek, bir ayakkabı dükkanına doğru onları takip ettim. Onlar ayakkabılara bakadursunlar, ben aynadaki bana bakakaldım. Kimbilir ne kadar süre kendime inanamaz gözlerle baktım: Doğum yapmış gibi görünmüyordum! O akşam aynalarla barıştım, umarım bir daha küsmek zorunda kalmam…

 İşte benim kendimden ve çevremden yola çıkarak ve bu konudaki yazıları okuyarak çıkardığım notlar:

  • Kadınlar genellikle kasların ve vücudun gücünün test edildiği, maskulin kokulu fitness salonlarından hoşlanmıyorlar
  • Bunun yanı sıra, Madonna gibi görünmek gibi bir dertleri de yok.
  • Kilolarını kontrol etmek isterken, aynı zamanda hayatta en çok kendilerini tatmin eden zevklerden birinden olmayı istemiyorlar: YEMEK!
  • Olmayan zamanlarını spor yaparak geçirmek özellikle de anneler için bir LÜKS!
  • Birçok kadın fitness ve beslenmeye dair kitaplardan dergilerinden, internet sitelerinden ve bloglardan biribiyle çelişen, kafa karıştırıcı bilgileri okuyup deneme tahtasına dönüyorlar.
  • Kadınlar için önemli olan 3 basit kavram var:
    • Fit olmayı başarabilmek kolay olmalı
    • Fit olmayı başarabilmek ucuz olmalı
    • Fit olmayı başardıktan sonra, etkisi uzun süreli olmalı

 Yarınki konumuz bize sunulan çözümler olacak…

3 Yorum August 17, 2010

Canım oyuncakları (Lovey)

Kategorisi: Anne olarak yaşam, Araştırmalar

 

Çocuklara disiplin uygulamaya çalışırken yapacağımız en büyük hatalardan birini öğrendim.

 Cezalandırmak uğruna çocukların huzur bulmak için uyurken veya herhangi bir stres anında sarıldıkları “canım” oyuncaklarının (bu bir battaniye parçası da olabilir, yumuşak bir oyuncak da) onlardan alınması uygulamamamız gereken bir ceza. Sonuçta anne memesinden ayrıldıktan sonra sarılarak huzur buldukları sevgili yumuşakçaları -kokuları dahil- çocuklara annelerini hatırlatıyor ve onlara güven veriyor.

 İngilizce’de “lovey” veya “comforter” terimleriyle geçen, benim Türk bebek-çocuk sitelerinde görmediğim için kendi kendime “canım oyuncakları” veya “yumuşakça” adını verdiğim bu geçiş dönemi nesneleri, onların bebeklik dönemiyle başlayıp çocukluk döneminin bir bölümünde de devam eden güven unsurları. Onlar annenin uzantıları. Bazılarımızın asla onsuz uyuyamadığımız oyuncaklarımızı, bazılarımızın ise sarılmadan gözümüzü kırpmadığınız battaniyeleri olmuştur küçükken. Onların bir ismi vardır ve hep hatırlarız. Benim Sarman kedim vardı ‘80’lerde bir akşam Moda’da çocuk bahçesinde unuttuğum ve arkasında eve gidene kadar uğrunda gözyaşı döktüğüm. Babam o günlerde belli bir saatten sonra sokakta dolaşmanın tehlikeli olduğu sebebiyle geri dönemedi ve benim canım oyuncağımla ayrılışım böyle vukuu buldu.

 Kafası Winnie the Pooh olan, vücudu peluş mendil gibi olan bir oyuncağı 3 aylıktan beri kızıma uyku arkadaşı oldu. Ne zaman kendisini güvensiz hissetse, arabada yolculuk etse elinde Pooh’u vardır ve yüzüne, ellerine, ayaklarına sürüp durur. Sonunda da yüzünü Pooh ile kapatıp kokusunu içine çeke çeke uyur. Benim bebeklerin böyle bir oyuncağa ihtiyaçları olduklarıdan haberim yoktu. Bizim kızın olmazsa olmazı olan peluş Pooh’u kayınvalidem aldı Melis ile ilk tanışmaya geldiğinde. Sonra sonra, çocuklarla ilgili Amerikan websitelerini okuduğumda anladım ki annenin olmadığı durumda onun kokusunu hatırlatan bu yumuşakçaları yıkamak bile doğru değil. Berbat koktuğu halde Pooh’u yıkayamıyorum, Melis çok tepki gösteriyor. Tek anlamadığım, bu rezalet kokunun nasıl anne kokusuyla eşdeğerde olduğu :)

2 Yorum August 12, 2010

Geri gitme (Regression)

Kategorisi: Anne olarak yaşam, Araştırmalar

 

Bazen mehter takımında yer alıyor gibi hissediyorum evdeki halimi.

 Tam diyorum ki uykusuz gecelerim bitti, birden sabahın 3’ünde Melis’i yatağımda buluyorum. Üstelik sağ tarafta hiç yer kalmamış gibi sürekli üstümde uyuyor ve bana  nemli havanın da etkisiyle fal taşı gibi açık gözlerle tavanı seyretmek kalıyor.

 Tam diyorum ki bu çocuk tuvalete çiş yapma işini kıvırdı, sadece 2 saat içerisinde üstüste küçük büyük ne varsa yapıp duruyor ve nihayetinde ben çareyi bez takmakta buluyorum. Üstelik duşta onu temizlerken, benimle dalga geçip “Onlar kaka değil, helva” diye dalga geçiyor! Bu, bakıcımız Ayşe’nin lafı; kendi kendine akıl etmesi mümkün değil ama insanı güldürüyor böylesi bir kriz anında…

 Tam diyorum ki Melis benim her sabah işe gitmeme alıştı, başlıyor benimle hergün işe gitmemem konusunda müzakereye. “İş bitince tatil olur, senin niye hiç bitmiyor anne?” şeklinde bana hesap soruyor ya da “para kazanmana gerek yok, annnaanemin parası var, ben gördüm”, diye bana çözüm bulmaya çalışıyor.

 Sonra bir sitede “geri çekilme” (regression) diye bir durumun tam da bu yaş dönemine has olduğunu okuyorum. Sanki dualarıma cevap almış gibi seviniyorum. Çok şükür ki bu her insan gibi çocuklar için de eski davranışların daha sürdürülebilir, daha tanıdık ve kolay olmasından kaynaklanıyor ve geçici bir durum.  Çocuğun o sırada başka birşey öğreniyor olması da diğer yeni öğrenilenin önüne geçebiliyor ve eski noktaya geri dönülüyor. Ama sadece bir süreliğine…Çünkü hiçbir çocuk bebekliğe geri dönmek istemiyor, hepsi bir an önce büyümeye çaba sarf ediyor. Dolayısıyla 1 adım ileri-3 adım geri değil de daha çok 3 adım ileri-1 adım geri şeklinde ilerliyor olduğumuzu görüyor ve bunun da normal olduğunu öğrenerek derin bir “oh” çekiyorum.

Yorum yazın August 12, 2010

Çıplak Maymun (Naked Ape)

Kategorisi: Okuduklarım

Kitabın adı “Çıplak Maymun”. Çıplak Maymun denen ise insanoğlu. Kitabı okurken, evrimleşme sürecinin ne kadar yavaş gelişmekte olduğunu, mağara devrindeki günlerimizden sonra görüntüde modernleşen insanın içinde yaşattığı ama sebebini bilmediği dürtülerinin aslında evrimleşmenin ne kadar geç intikal ettiğine işaret olduğunu anlıyorsunuz.

 Kitabın İngilizcesini daha çok tavsiye ederim, sanki kelimeler daha iyi oturuyor yerli yerine. İsmi “Naked Ape”.

 Besleyici değeri olmadığı halde maymunca zaafımız yüzünden, tatlıcı dükkanlarından aldığımız super tatlı yiyeceklerle karnımızı tıka basa doldurma isteğimizden tutun, et yeme isteğinin öyle kolaylıkla sökülüp atılamayacak kadar içimize işlemiş olduğuna da değinilen “Beslenme” bölümü okuması zevkli.

 Ama asıl zevkli olan insanoğlunu diğer hayvanlardan ayıran üreme işlevini üremeden farklı sebeplerle kullanmasını anlatan “Cinsellik” bölümü. Bu bölümde insanın aileyi ve daha da önemlisi ana-babanın ilişkisini koruyabilmek için cinselliğe verdiği önem; dolayısıyla cinselliği nasıl yaşadığının diğer hayvanlardan tamamen ayrılması anlatılıyor. Mutlu bir beraberliğin yolunun mutlu bir cinsellikten geçtiği bilgisinin içgüdüsel olarak hayatımızda önemli bir rol oynuyor olması beni bir taraftan şaşırttı bir taraftan da gülümsetti. Demek ki mağara döneminden beri süregelen çok eşli-tek eşli ikilemleri lüzumsuz. İnsanoğlu doğası ne olursa olsun, tek eşli bir hayatı sürdürmek istiyor ve birden fazla eşle yaşamak zorunda kalmamak için (çünkü bunun birden çok dezavantajı var) önlemlerini alıyor. Aileyi en iyi şekilde muhafaza etmenin yolunun bu olduğunu yüzyıllar önce fark etmiş. Ama bununla yetinmiyor. Çocuklar evi terk ettikten sonra da yalnız kalmamak için bir çift olabilmenin temel olduğunu anlayıp bunu kaybetmemek adına uzun vadeli yatırım yapıyor.

 Şimdi sorarım size bebeği niye çoğunlukla sol tarafımızda taşırız diye? Ben skolyoz (tıbben ne demek olduğu umrumda değil, vücudum yamuk diye teşhis ediyorum) kurbanı olduğum için Melis’i sol tarafımda taşıyorum sanmıştım. Meğerse annenin rahminde kalp atışlarını duymaya alışık bebeğini içgüdüsel olarak veya deneme-yanılma yöntemiyle yine o sese yakın tutmaya çalışmasıymış buna sebep! Aslında ne kadar mantıklı ama okuduğum için artık beynime kazındı, bunu zor unuturum. Bu kitabı okurken ben çok eğlendim ve çok keyif aldım. Tavsiye ederim.

2 Yorum August 11, 2010

Hangi oje yakışmaz ki…

Kategorisi: KISSADAN HİSSELER

 

Üniversitede okurken kızkardeşimin oje seçimimle ilgili eleştirilerine maruz kalıyordum. Herkesin ablası bordo oje sürerken, benim hamamdan çıkmış gibi renksiz oje kullanıyor olmam onu endişelendiriyordu.

 Hızlı ileri saralım, Amerika’da master yaptığım üniversitenin kampüsündeyim ve ne yana baksam, kızlar birbirinden farklı renklerde ojeler sürmüş dolaşıyorlar. Eller, ayaklar özgürlüklerini ilan etmiş; mavi, yeşil, turuncu, lacivert, mor, kahverengi ojelerle eğlenceli bir hayat yaşıyorlar.

 Tekrar hızlı saralım… Türkiye’ye geri dönmüşüm; bir bakıyorum etrafta bir French modasıdır gidiyor. Türk erkeklerinin tercihini biliyorsunuzdur: French manikürlü tırnaklar. Kırmızı ojeler çoğunu rahatsız ediyor ve kadınlarının seksi görünmesini istemediklerini en üstü kapalı bu şekilde ortaya koyuyorlar. Düğün günü gelinliğini giyerken kırmızı oje sürdüren Türk kızına henüz rastlamadım, tercih illaki French manikür. Temizliğin ve saflığın tırnaklardaki temsilcisi…

 Son defa zamanı hızlı sarıp bugüne gelelim: Memleketimde tırnaklara belirli bir derecede özgürlük gelmiş halde! French maniküre göbekten bağlı bayanlar olsa bile artık tırnaklar renklendi. Bir zamanlar tercihim olan renksiz ojeyle “hamamdan çıkmış” gibi yaşayan tırnaklarım artık “ben ojeye oje demem oje kırmızı ve tonları olmayınca” diyorlar.

 Bu arada, bazı Türk erkekleri kadınlarının “kadın” olmasıyla barışık. Bunu  (konumuz oje olunca) kadınlarının ayağına kırmızı ojeyi sürüp üstüne bir de önü açık, topuklu ayakkabı giymesini alkışlamalarından anlıyorum. Gelin görün ki ben Türk erkeğinden daha oje meraklısına henüz rastlamadım. Bunun sebebini ise bilemiyorum. Yurtdışında ve Türkiye’de tanıştığım yabancı erkeklerin kadının temiz ve derli toplu tırnaklara sahip olmasından fazlasıyla ilgilenmediklerini gördüm. Yine mi Türk anneleriyle oğulları arasında tarifi mümkün olmayan ilişki yatıyor bu konunun altında?

 İşyerimden sevgili arkadaşımın 2 yaşındaki oğlu annesinin kırmızı ojeden geçip lacivert oje sürmesini istiyor. Bugün onun onuruna lacivert oje aldım, Flormar 99 numara…Çok beğendim, tavsiye ederim. Yaşasın yeni nesil, yaşasın tırnaklara özgürlük!

Yorum yazın August 8, 2010

Normal doğum

Kategorisi: Doğuma hazırlık

by Esra Ilter

Normal doğum mu yoksa sezeryan mı” sorularının bıktırdığı bir dönemdeyiz. Hamileliğim müddetince bir iki defa acaba mı diye aklımdan geçirmiş olsam bile, bu seçim konusunda ikilem yaşadığımı söyleyemem. Prediktörün göz kırpan pozitif sonucunu gördüğüm andan itibaren çok net olarak normal doğum yapmak istemediğimi biliyordum. Normal doğum esnasında çekilen sancılar benim kafamdaki ikincil önemdeydi. Benim derdim her jinekolojik muayenede de olduğu gibi, kendimi yarı çıplak o acayip pozisyonda ekspoze ediyor olmaktı. Önümden ben o haldeyken gelip geçecek olan hastane personelini düşünmek benim kabusumdu. Ben bu şekilde bir rahatsızlığı daha önce hiç kimeden duymadığıma göre, anormallik büyük ihtimalle bende. Sezeryan sırasında sanki kimse seni görmedi sorunuza ise cevabım çok net: Ben uyurken bana ne yaparlarsa yapsınlar fark etmez, yeter ki ben bilmiyim! Bu konuda ne kadar suni düşündüğümü bildiğim için iyisi mi ben burada durayım…

 Şimdilerde yeni ekol, iyice çığırından çıkmış olan sezeryanla doğumdan normal doğuma geri dönüş… İki gün önce bir arkadaşımın hamile eşiyle beraber normal doğum konusuna kendini adamış olan bir doktorun eğitimine katılmış olduğunu ve oradaki deneyimlerini öğrendim. Baba adaylarının bu tür eğitimlerde yer almaları son derece önemli. Başlangıcı beraber inşaa eden ailelerde, doğumdan sonra babaların en az anneler kadar sorumluluk aldığı görülüyor.

 Eğitimin gereğine ve önemine her zaman gönülden inanmış biri olarak size hemen konuyla ilgili linkleri gönderiyorum :

 http://www.dogaldogum.com/anasayfa.html

http://www.hamilelerkulubu.com/

http://www.lamaze.org/

3 Yorum August 6, 2010

Op.Dr.Kenan ÇALIŞKAN’ın yazısı…(PR GIZA’ya teşekkürler)

Kategorisi: Konuk yazarlardan

Emziren annelerin kabusu

Emziren annelerde sıklıkla görülebilen meme ucu çatlakları maalesef anneye ağrı ve sıkıntı veren bir durumdur.Meme başı çatlakları emzirmenin başlangıcında daha belirgin olmak üzere tüm emzirme süresince rastlanabilmektedir. Meme başı çatlakları meme başının çevresinde, meme başında enine çizgi halinde ya da aerolada oluşabilir. Oluşan ağrı bazen o kadar rahatsızlık vericidir ki, annenin bebeğini emzirmekten kaçınmasına ve sonuçta bebeğin de anne sütünden yeterince yararlanamamasına sebep olmaktadır.

 Meme ucu çatlakları neden oluşur?

 Meme ucu çatlaklarının en sık nedeni bebeğin emme pozisyonunun, tutma şeklinin doğru olmamasıdır. Yeni doğum yapan annelerin yaklaşık %30’u hatalı emzirme tekniklerini kullandıkları için meme başı çatlakları ve yarıkları oluşmaktadır. Bebek annesini emerken memenin areola olarak isimlendirilen meme ucu etrafındaki kahverengi halka bölümünü tam olarak kavramayıp yalnızca meme başından emmeye çalışırsa, meme başı sonuçta zedelenir ve önce ağrılı meme başı ortaya çıkar. Bu ağrılı meme durumu düzeltilmezse, meme başı çatlağı ve yarıkları gelişir.Bir diğer neden ise Laktasyon (Emzirme) döneminde göğüs uçlarının ıslanması ve kuruması ile, bebeğin meme emmesinin yarattığı sürekli nem ve sıcaklık sonucu, göğüs uçlarının kurumasıdır.Bu durumda da meme uçlarında çatlak oluşur ve ağrılı yarıklarla belirgin, ekzemaya neden olur.

 Meme ucu çatlakları anne ve bebek için ne gibi sorunlar doğurur ?

 Meme ucunun çatlaması ile oluşan asıl önemli sorun, bu çatlaklardan mikropların kolayca içeri girerek memenin iltihaplanmasına yol açmasıdır. Ayrıca meme ucu çatlakları, emzirmenin ağrılı olmasına, bu da annenin yeteri kadar süt verememesine ve sonuçta memelerde süt birikmesine neden olur.Emzirme dönemi, anne ve bebek arasındaki duygusal bağı kuvvetlendiren dönemdir.Annelerin bir kısmı, emzirme döneminde yaşadıkları meme başı problemleri (çatlak oluşumu, ağrı, ekzema, mantar enfeksiyonu, mastit gibi) nedeniyle bebeklerini emzirememektedirler. Böylece, bebeklerin anne sütü aldıkları dönem kısalmaktadır. Anne bebeğini ne kadar sık emzirirse süt yapımı o kadar çok olur. Anne sütünün bebek için önemi düşünüldüğünde, bebeğin sütten erken kesilmemesi, bebeğin sağlığı için çok önemlidir.

 Günümüzde anne sütünün, bebeğe ve anneye sağladığı birçok fayda bilinmektedir. Bunlara kısaca değinecek olursak:

Anne sütü, bebeklere gereksinimi olan tüm besin öğelerini tek başına ilk 6 ay  sağlayabilen en iyi besindir.

Anne sütünün, bebeği; ishalden, solunum sistemi enfeksiyonlarından ve bakteriyel menenjitten koruduğu bilinmektedir.

Yapılan çalışmalarda, anne sütü ile beslenmiş çocukların astım, alerji, diyabet gibi hastalıklara karşı daha dirençli olduğu ve bu çocuklarda kanser oranının daha düşük olduğu gözlenmiştir Doğumdan hemen sonra emzirme, annede doğum sonrası kanama riskini azaltır.

Emzirmenin, anneyi idrar yolu enfeksiyonlarından, göğüs ve yumurtalık kanserinden koruduğu bilinmektedir.

 Meme ucu çatlakları oluştuğunda ne yapmalı ?

 En önemli tedavi , Meme ucu çatlaklarını oluşmadan önlemektir.

 Meme başı çatlaklarını ve yarıklarını engellemek için hamileliğin 8. ayından itibaren göğüslerin emzirmeye hazırlanması gerekmektedir “Bu nedenle, banyodan sonra kullanılacak Lanolin ve Zeytinyağı içeren gögüs ucu  krem ile, doğum sonrası hem annenin acı çekmesini engelleyecek, hem de bebeğin gelişimi için gerekli olan süre süt vermesini kolaylaştıracaktır.” Bilindiği gibi, Zeytinyağı antiseptik ( bakteri,mantar ve mikrop üremesini engelleme ) bir özelliği sahiptir.

 Meme ucu çatlakları oluştuğunda;

  • Memeler ılık su ile silinmeli, havalandırılarak kurulanmalıdır.
  • Bebeğinizi emzirirken doğru emzirme pozisyonu alın, sadece meme ucunu değil meme ucunu çevreleyen areola adı verilen koyu alanın tümünü bebeğin ağzına almasını sağlayın.
  • Her emzirmede meme başının farklı bir kısmı baskı görecek şekilde bebeğinizin pozisyonunu ayarlayın, ancak her seferinde bebeğinizi göğüslerinize bakar şekilde tutunuz. Diğer öğünde bebeğinizin emmediği ya da tam boşaltamadığı memeden başlayın.
  • Meme başı kuruduktan sonra elle sıkılarak memeden damlaması sağlanan birkaç damla süt hafifçe meme başına sürülüp kendiliğinden kuruması beklenmelidir.
  • Özellikle meme ucuna Zeytinyağlı  ve Lanolin içeren gögüs ucu kremi Nas Lanolin ince bir tabaka oluşturacak şekilde uygulanmalı ve gerekiyorsa tedavi ile desteklenmelidir. Emzirme sonrası memenin kuru tutulmasına özen gösterilmelidir.
  • Sızıntıların memeyi ıslatmaması için sık meme başı pedi değiştirilmeli ve emzirme aralarında hava ile temas sağlanmalıdır.
  • Yüzeysel bir iltihap için antibiyotikli krem kullanılması gerekirse emzirme öncesi meme durulanmalıdır. Unutulmamalı ki bir aydan sonraki meme ucu enfeksiyonlarının en önemli nedeni ise mantar enfeksiyonlarıdır.

 Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı

Op.Dr.Kenan ÇALIŞKAN

2 Yorum July 28, 2010

Rötarlı uçuşlar çocuklarla bir zevk !

Kategorisi: Anne olarak yaşam

Bu sene yaz tatilinizi Anadolu Jet uçak bileti alarak uygun fiyata getirmiş olanlardansanız, herhalde anlamsız rötarlar yaşamış veya yaşayacaksınızdır. Kendim 2 saat rötarla gidiyor olsam hiç dert değil. Çantamda her zaman bir kitap olacağından, kitabımı okur, birşeyler yer, içerken zamanın nasıl geçtiğini anlamam bile! Ancak yanınızda yürümenin sırrını çözüp her köşe bucağı keşfedilmeyi bekleyen bir çocuğunuz varsa, 2 saatlik rötarın her dakikasını hissederek geçiriyorsunuz. Benim uçuşum 19 :30 iken 21 :30’da kalktı. Ne yazık ki kızımla aynı aynı yaşta ikizleri olan arkadaşımın zaten saat 22 :00’de olan uçuşunun üzerine bir de rötar eklenince, eve gidişleri gece yarısı 01 :30’u bulmuş ve tabii ki herkesin bekleyebileceği gibi ikizler uyumayıp sadece huysuzluk çıkarmışlar.

 Siz de benim gibi ucuz biletin cazibesine dayanamayanlardansanız, iyisi mi rötar ihtimaline karşı hazırlıklı gidin havaalanlarına. Çocuklarla rezil olacağınıza, zamanı iyi değerlendirmek için sırtınıza « acil durum » çantası hazırlayıp gidin. Size benim akıl edebildiklerimi ve yanıma aldıklarımı listeliyorum . Ekleme yapan olursa, sevinirim.

 Kokmaz bulaşmaz olan atıştırmalıklar

  • Eti balık kraker
  • Eti crax
  • Nesquick mısır gevreği toplarını veya crunch mısır gevreği parçaları (süt olmadan da zevkle yiyorlar bu bücürler)
  • 1 kutu (200ml) süt
  • 1 şişe su (havaalanında her zaman bulabileceğiniz bir şey olduğundan alıp almamak szie kalmış !)

Kendiniz için bir paket grisini (Rötar uzunsa, en yakın büfeden şarap da alıp kafanıza dikin benim yaptığım gibi !)

 El oyalayıcı ve zaman geçirici

  • Ufaklığın en favori 1-2 kitabı
  • Çıkartmalı oyun kitapları (çıkartmaları yapıştırırken benim kızım zaman kavramını yitiriyor !)
  • Oyun hamuru
  • Küp küp olan puzzle (parçalarını kaybetme riskiniz olan diğer puzzle çeşitlerini tavsiye etmem)
  • Mini DVD player (yukarıdakiler hiç kurtarmadı diyelim, son çare olarak gelsin Mickey Mouse !)

 Diyelim ki uçuşunuz rötar yapmamakla ünlü olan Pegasus ile… o zaman da battaniyeyi bile para ile sattıklarını hatırlatıp yanınıza, ufaklık için bir örtü ve yastık almanızı tavsiye ediyorum.

2 Yorum July 23, 2010

Body Worlds İstanbul Modern’de!

Kategorisi: KISSADAN HİSSELER

 

Body Worlds, geliştirmiş olduğu plastinasyon tekniğiyle vücudun iç yapısını çıplak gözle görünebilmesini sağlayan Gunther von Hagens adlı Alman bir anatomistin çabalarıyla başlatılmış olan seyir halinde olan bir sergi. 17 Aralık tarihine kadar İstanbul Modern Sanatlar Müzesinde sergileniyor olacak.

 İnsan vücudunun her organını en ince ayrıntısına kadar görmekle kalmayıp hastalıklı organların halini de yakından inceleyebiliyorsunuz. Sigara içen kişilerin akciğerlerinin nasıl karardığını, kalp krizi geçirmiş bir kalbi, menisküslü bir bacak kemiğini, beyin kanaması geçirmiş bir beyni, sirozlu bir karaciğeri görüp sağlıklısıyla kıyaslayabilmek benim için kadavra dersi kadar öğretici oldu. Ancak kadavra dediğime bakmayın; hiç rahatsız edici görüntülerle karşılaşmadım. Herşey son derece estetikti, aksi takdirde İstanbul Modern’de ne işi var, değil mi?

 Benim en ilgimi çeken bölüm kadın rahminin ve farklı aylardaki ceninlerin görüntüsü oldu. Üç aylık bir cenini ana rahminin içinde gördüğümde üç aylık olmasına rağmen, nasıl da her organının yerli yerinde olduğunu hayretle izlerken, birden aklıma müstakbel yeğenimin de şu anda sadece bu kadarcık olduğu gerçeği geldi!

 Sergide duvarlar da boş bırakılmamış. Yaşlanmanın aslında bilgelik ve dinginlik getirirken sağlıklı yaşlanabilenleri nasıl huzurlu bir dönemin beklediğini anlatan yazılar ve resimler sayesinde neredeyse insanın bir an önce yaşlanası geliyor. Yaşlanmanın bu derece sempatik anlatılması bana moral verirken, bir taraftan da Dr. Murad serginin çıkışında bir anti-aging masası açsa ne satardı diye düşünmeden edemedim! Gördüklerim kadar duvarda okuduğum yazılardan da çok hoşnut olarak ayrıldım sergiden çıkarken.

 Yaşı uygun olan çocukların gitmesini tavsiye ederim, hap haline getirilmiş bir anatomi dersi gibi; zaten sergi her gitiği şehirde tıp öğrencilerinin uğrak yeri oluyormuş. Sergiyi ziyaret edecek 13 yaş altı çocukların yanlarında refakatçi bulunması gerektiğini hatırlatayım..

Yorum yazın July 19, 2010

Gerçekten beni duyuyor musun?

Kategorisi: Okuduklarım

Leyla Navaro’nun bu kitabını bir yaşam koçu tavsiye etti. Çok sade bir dille yazılmış olan bu kitap gerçekten nokta atışları yapıp her ebeveynin karşılaşacağı belli başlı sorunlara gayet mantıklı çözümler öneriyor.

 Kitabın en dikkat çekici bölümlerinden biri, çocukların laf olsun diye kabul edilmez davranışlarda bulunmadıklarını anlatan “Kabul Edilmez Davranışlara Engel Olmak”. Eğer ebeveynler tembelliğe kaçmayıp çocuğu gerçekten dinleyebilseler, bunun arkasında giderilmemiş bir ihtiyaç olduklarını görebilir ve buna uygun aksiyon alıp hem çocuklarının hem de kendilerinin hırpalanmasını önleyebilirler. Sorun olan davranıştan sonra, çocukla bunun nasıl konuşulacağı da kritik bir mesele. “Neden bunu yaptın”, “Ne hakla bunu yaptın” yerine, çocuğa yaptığının size ne hissettirdiğini söyleyerek yola çıkmak çocuğun algısında çok fark yaratıyor. Doğrusu, bunu eşimizle, arkadaşımızla olan iletişimimizde bile kullanabilmek gerek.

 Diğer beğendiğim bölüm “İyi Anne/Babalık, aşırı koruyuculuk mudur?” başlığının altındaki anneliğin iyi yedirmek midir şekliden sorgulandığı sayfalar. Buradaki sonuç Türk annelerinin ve anneanne/babaannelerinin hiç duymak istemeyeceği gibi: Hastalık kaygısı olmadığı sürece, çocuğa yemek yedirme probleminin aslında annenin yarattığı bir problem olduğu gerçeği!

 “Mükemmel” göreceli bir kavram; dolayısıyla mükemmel çocuk yetiştirmeye çalışmak nafile bir uğraş. Ama “mutlu” bir çocuk yetiştirdiğimizi çocuğun gözünün içindeki pırıltıda bile görebiliriz. İşte biz anne-babaların asıl uğraş vermesi gereken kendimizi mutlu edip, mutlu yuvamızda çocuklarımızın da bu mutlu atmosferden nasiplenebilmelerini sağlamak. Bir çeşit kazan-kazan durumu…

1 Yorum July 19, 2010

Anneliği meslek haline getirenler!

Kategorisi: Anne olarak yaşam

Okan Bayülgen’in Şirin (!) eşi,

“Çocuk doğurunca hemen çocukla ilgili yeni bir iş edinenleri çok komik buluyorum. Hamilelikte yaşadıklarımı anlatmak, çocuklara masal kitabı çıkarmak veya çocuklarla ilgili bir sosyal sorumluluk projesine kendini adamak gibi işleri biraz sahte buluyorum.” diye demeç vermiş.

 Onur Baştürk isimli bir magazin yazarı da 14 Temmuz 2010’da yazdığı yazıyla Şirin Hanım’a övgüler yağdırıp, “son yıllarda şehirli annelerin, çocuklarını doğurduktan sonra anneliği meslek haline getirmeleri” üzerine sıkıntısını paylaşmış. Kendisini tam olarak neyin rahatsız ettiğini bilemiyorum. Kimin, nerede, ne yaptığını yazamayı bir meslek haline getirmiş bir şahs-ı muhteremin, edebiyat açısından bu çok zavallı yazıyı, hakkında atıp tuttuğu annelerin  yazılarına hiç bakmadan tamamen kafadan sallama yorumlarla yazdığına inanıyorum. Zaten magazin yazarlığı bu demek değil mi?

 Şimdi düşünelim: Son yıllarda çocuklara ve annelere yönelik değişik paylaşım platformlarının oluşturulmasını, dergilerin ortaya çıkmasını, hamile dükkanlarının, çocuk kitap dükkanlarının açılmasını neye bağlayabiliriz?

 Bir kere, bu pazarın çok değil, daha 3 yıl önce bile ne kadar sığ olduğunu kendi gözlerimle gördüm. Ben hamileyken karşılaştığım birçok ruhsal ve fiziksel farklılıkla ilgili Türkiye’deki hiçbir web sitesinde bulamazken ve benimle aynı durumda olanlarla hiçbirşey paylaşamazken, Amerika’daki babycenter.com’da aradığım tüm cevapları buluyor ve Türk kadınlarının nasıl şanssız olduğunu düşünüyordum. Amerika’da hamilelere özel atıştırma paketlerinden,lolipoplardan tutun, kıyafetlerin her türlü fantezisi yapılırken; ben ofise giderken giymek için ince külotlu çorap bulamıyor, hiç sevmesem de sadece pantolon giymek zorunda kalıyordum. Böylesine potansiyeli yüksek bir pazarın sonsuza dek bakir kalması zaten beklenemezdi. Artık birçok insan bu işe soyunmuş durumda. Kimi tekstil, kimi kitap, kimi internette yarattıkları paylaşım siteleriyle ihtiyacı olanlara servis veriyor. Okuduğum işletme fakültesindeki ilk dersimi hiç unutmam: “Ekonomide arz ve talebin dengesi”. Talep olduğu sürece arz da olacaktır. Bu arz sahiplerinin herbirinin işlerini hangi niyetlerle yapıyor olduklarını bilmek mümkün olmasa da benim fitanne’ye başlamamdaki amacın altta yatan ilk sebep olduğuna inanıyorum: Kadınlar için bunca başarı kriterinin belirlenmiş olduğu, toplumun bu kadar bel bağlamış olduğu annelik sürecinde paylaşmak gibisi yok. Her zaman söylediğim gibi, her hamilelik ve her çocuk kendine has, ama ortak noktalara muhakkak geliniyor ve bu paylaşımdan ciddi kazanımlar elde ediliyor.

 İkincisi, annelik meslek midir sorusuna verilecek cevap meslekten ne anladığınıza bakar. Birşeyden eminim; annelik hobi olamayacak kadar ciddi bir sorumluluk. Dün kızım herşeyi kendi kendine yapmaya çalıştığı gibi koca havuza da ben olmadan girmek istediğini söylediğinde, ona şöyle cevap verdim:

“Olmaz kızım, sen girdiğinde ben de havuza girmek zorundayım; çünkü bu benim işim!”

5 Yorum July 18, 2010

Psikolog Enise Akgül’ün yazısı…(PR GIZA’ya teşekkürler)

Kategorisi: Konuk yazarlardan

7-8 YAŞ ÇOCUK GELİŞİMİNDE SORUMLULUK DUYGUSU
Ebeveynler çocuk gelişimindeki o ilk önemli 6 yıl atlatıldıktan sonra her şeyin daha rahat olacağını düşünürler. Fakat her yaşın kendine dair özellikleri olduğu gibi zorlukları da vardır. 7 yaş denince ilk aklımıza gelen şey çocuğun artık okullu olacağıdır ki bu da sorumluluklarının artması anlamına gelir. Hemen hemen her anne; eve geldiğinde üstünü başını olması gereken yerde çıkartıp, olması gereken yere asan, çantasını olduğu yere bırakmayan, biraz dinlendikten sonra ödevlerini yapan bir çocuk hayal eder. Çocuk okula başladıktan sonra da; anne bu hayalini gerçekleştirmek için çocuğunu bu kalıba sokmaya çalışır. Ve maalesef çocukların çoğu bu kalıba girmek istemezler. Bu durumda da anne sürekli hadi diyen, yapılması gerekenleri hatırlatan bir amir konumuna; çocuk da tamam diyen ama harekete geçmeyen, oyalanan, kaytarmak için planlar yapan bir çocuk haline dönüşür. Bu; pek karamsar bir tablo olarak görünse de çoğu anne için hiç de yabacı olmayan bir durumdur. Peki bu durum nasıl önlenir, nasıl aşılır?

Çocuk eğitimi hamilelik öncesinde başlayan ve hiç bitmeyen bir süreçtir. Çocuğun her yaşa dair edinmesi gereken beceriler ve sorumluluklar, kabullenmesi gereken sınırlar, bilmesi ya da öğrenmesi gereken bilgiler farklıdır. Bir yaşta edinilmeyen bilgi ihtiyacı, diğer yaşa katlanarak aktarılır ve daha çok uğraşı vermemize sebep olur. 4 yaşındaki bir çocuk pijama altını çıkartabilir, çıkartmalıdır da. Ama ebeveyn buna müsaade etmez ve “özverili” davranıp kendisi giydirmeye çalışırsa çocuğa bilmeden bir şeyleri “öğretmemiş” olur ve bir sonraki 5 yaşın öğrenilecekler listesine kıyafet çıkartmak da eklenir. 4 yaşta pijamasını çıkarmayan çocuğun, 5 yaşında artık tamamen pijama giyme çıkarma sorumluluğunu alması beklenemez. Yine 6 yaşında olup halen anne babasıyla uyuyan, ağzına yemek beslenen, tuvalet temizliği yapılan bir çocuğun okul ödevlerini kendi sorumluluğu olarak kabul etmesinin beklenemez. 7 yaş öncesinde kendisine sınır konmayan, her dediği yapılan bir çocuğun, okul sorumluluklarını beklenen düzeyde üstlenmesi çok zordur. 0-6 yaş çocuğu haz çocuğudur, canı nasıl isterse öyle yapsın, öyle olsun ister. Doğru olan; çocuğa özellikle 4 yaş sonrasında yavaş yavaş sabrın, beklemenin öğretilmesi, çocuğun her istediğinin her zaman olamayacağı gerçeği ile yüzleştirilmesi, istemese bile yapması gereken şeylerin olduğu gerçeğinin öğretilmesi gerekir. 5-6 yaşında bir çocuğun evde üstlendiği kendine ait birkaç sorumluluk alanı olmalı, ebeveyni tarafından beli hedefleri gerçekleştirmesi için desteklenmelidir. Böylece çocuk haz çocuğu olmaktan çıkıp hedef koyabilen ve hedefi için fedakarlıkta bulunabilen, azim ve çaba gösterebilen, hazzını erteleyebilen akademik geleceğine hazır bir çocuk haline gelir. Okul öncesi eğitimin bu konuda verdiği destek çok büyüktür. Okul öncesi alınan destekte çocuğun eğilimi olması muhtemel olan problem alanları keşfedildiğinde ve buna dair çalışmalar yapıldığında okul dönemindeki sıkıntıların çoğu önlenmekte, çocuk, okul ve ebeveyn açısından çok değerli bir yatırım yapılmaktadır.

Günümüzde gereksiz oranda bakım verilen çocuklara çok sık rastlamaktayız. Okula başladığı dönemde, aşırı bakım verilen çocukların ebeveynlerinin çocuklarından beklentisi artmaktadır. Çocuğunuz evdeki ve okuldaki sorumluluklarını yerine getirmekte zorlanıyorsa bilinçli bir ebeveyn iki şeye bakmalıdır. Birincisi kendi beklentileri ile çocuğunun özellikleri, ilgileri, yaşı arasında bir uçurum olup olmadığıdır. Bazı anne babaların 1. Sınıf çocuğundan hiç yamuk yazmamasını, hiç sıkılmamasını, elinin hiç ağrımamasını beklediklerini görüyoruz. Bu noktalarda ebeveynin gerçekçi beklentilere sahip olması çok önemlidir, bu aşamadaki mükemmeliyetçilik her iki tarafa da zarar verir. İkincisi yukarıda kısaca bahsetmeye çalıştığımız gibi 0-6 yaşında bu çocuğun ne oranda sorumluluk aldığı daha da önemlisi bu çocuğa ne kadar sorumluluk verildiğidir. Öncesinde çocuğa bazı yükümlülükler verilmediyse ebeveynin biraz daha sabırlı olması gerekecektir. Çocuğun başarmanın tadını alması çok önemlidir. Bu yüzden ufak ufak başlamalı, sorumluluklar yavaş yavaş arttırılmalı ve çocuğun bu sorumlulukları üstlenmesinin ne kadar güzel sonuçları olduğunu görmesi sağlanmalıdır.

Her iki durumda da çocuğa, kendisinden beklenilecek olanlar yaz boyunca ara ara anlatılmalı ve hatırlatılmalı, çocuk bu sorumluluğa hazırlanmalıdır. Her çocuk büyümek ister, büyümenin bazı getirileri olduğunu da çabuk kabullenir. Buna vurgu yapılarak çocuğun davranışları şekillendirilmeye çalışılabilir. Okul başladığında çocuğa destek olunmalı ödevlerin onun için bir savaş, mücadele, olumsuzluk, anne baba ile çatışma alanı haline gelmemesi konusunda dikkatli olunmalıdır. Ödevlerini yapabilmesi için sakin, dikkati dağıtmayan ayrı bir odası olması önerilir. Ebeveynin ödev masasına oturması bir risktir, bu yüzden ebeveynin gelip kontrol edip giden, yapamadığı şeylere destek verip uzaklaşan olması bu riski engeller. Çok sık silgi kullanan ebeveynlerin çocuğu yıldırdığı gözlemlenmektedir. Bu konuda sınıf öğretmeninin önerileri dikkate alınmalıdır. Tüm bu okul sorumluluklarının yanında bir evcil hayvanın bakımını üstlenmek, pijamaları kaldırmak, giyinmek, gibi ev sorumlulukları alanında da çocuk desteklenmelidir. Sorumluluklar tüm aile için bir gereklilik olduğunda, çocukların kendilerinden bekleneni çok daha kolay kavradıkları ve yapılması gerekenleri yaptıkları bilinen bir gerçektir. Sorumluluk; çocuğun geleceğine yapılan çok kıymetli bir yatırımdır.

Yorum yazın July 16, 2010

Teyze oluyorum!

Kategorisi: KISSADAN HİSSELER

Kaç haftadır bekliyorum bu haberi insanlarla paylaşmak için. En sonunda 12. hafta doldu. Kardeşim bir erkek bebek bekliyor! Artık benim de “teyzesinin kuzusu” diye sevip şımartacağım bir yeğenim olacak inşallah…İnsanın bu kadar sevdiği birinin bebek beklemesi pek güzel bir duyguymuş. Hamilelik çilesini çekmeden, doğum korkuları olmadan, kendi bebeğim gibi seveceğimi bildiğim maymuncuğu sabırsızlıkla bekliyorum. Bu arada kardeşimin kendini iyi hissetmesi için ne gerekirse yapmaya hazırım, doğum öncesinde de sonrasında da… İnsan o yollardan bu kadar yeni geçmişken yardım etme kapasitesi artıyor. Her hamilelik kendine özel, her bebek bambaşka özelliklerle dolu. Yine de kendime güvenim oldukça yüksek, ben iyi bir destek olacağım ikisine de.

 İlk gayrı resmi hamile koçluğumu kardeşim üzerinde denemeye başladım. Bu kararımı kendisine  hamileliğinin başında  son derece monarşik bir bilgilendime yoluyla takdim ettiğimde ona düşen mecburen kararımı kabul etmek oldu. Velhasıl kendisi iyi bir çekirge. Üç ay boyunca kilo alma dedim, almadı. İlk çeyreği kazasız belasız atlattık. Darısı kalan diğer iki çeyreğin başına…

Yeğenimin erkek olacağını öğrendiğim Cuma gününden beri heyecan içindeyim. Yalnız içimi içten içe kemiren bir kıskançlık var: Amca faktörü! Ufaklığın amcasına   benden daha yakın olması ve ona daha çok ihtiyaç duyması ihtimalini düşününce içim daralıyor. Erkek çocuklarla ilgili en ufak bir deneyimim yok. Bu konuda kendimi geliştirmem gerekiyor. Erkek çocuklu arkadaşlarımın yardımlarını bekliyorum…

Bu arada, yeğenimin doğum tarihi için 25 Ocak 2011 verilmiş. Yani Melis’in 3 yaşgünü! 365 gün seçeneği içerisinde  aynı günü isabet ettirebilmek tam da ikizim olduğuna inanılan kardeşim ve bana göre…

Yorum yazın July 12, 2010

Ya göründüğün gibi mutlu ol ya da mutlu olduğun gibi görün!

Kategorisi: Fit annelik, KISSADAN HİSSELER

Sahildeyim. Melis öğlen uykusu uyuyor. Ben de internette takılıyor, kitap okuyorum.Yanımda iki anne konuşuyorlar. Kapatamadıkları fermuarlardan, doğumdan kalan göbeklerinden bahsediyorlar. Kulağım hemen onlara gidiyor. Hem kilo vermek isteyip hem de sporu hayat tarzı haline getirmiş bir kadın olamayacağını söylüyor bir tanesi. İçimden diyorum ki “İşte o biraz zor, belli bir yaştan sonra, spor yapmadan fit olabilmek ne mümkün!”. Diğeri diyor ki hiç hamur işi yemiyormuş, bazen diyet yapıyormuş, sürekli çocuğun peşinde koşturup duruyormuş ama kilo veremiyormuş. Kendisini çok değil, tam yarım saat önce Magnum yerken görmüştüm ama tabii Magnum hamur işi grubuna girmiyor, haklı!

 Yine aynı bayanlar zayıf olan arkadaşlarının yanında yemeğe utandıklarından bahsediyorlar ve onlara verip veriştiriyorlar. Hayat böyle geçer miymiş? Pilates yapıp manken mi olacaklarmış? Zaten manken gibi olmaya ne gerek varmış. Metabolizmalarının yavaş olmasından dolayı onların hiçbir günahı yokmuş…

 Benim senelerdir anlamadığım şey niye bazı kadınların fit kadınları görüp bunun tamamen bir metabolizma şansı olduğuna inanıp böyle oldukları için bir de onları suçlu hissettirmeye çalıştıkları. Genetik miras hikayenin bir kısmı. Diğer kısmı ise birçok insan akşamları TV karşısında oturmayı tercih ederken, iş sonrası yorgun argın spor salonlarında geçirilen dakikalar.

 “Şeniz 10 sene önce de aynıydı” diyen arkadaşlarım var. Doğru, 10 sene önceki kot eteğimi hala giyebiliyorum ama bunun için uğraşmadığımı kimse söyleyemez. Yanlış anlaşılmasın, akşamları kızım uyuduktan sonra fitness odasının yolunu tutmayı veya haftaiçi öğle molasında evime gidip yarım saat yüzmeyi eziyet olarak görmüyorum. Sadece belirtmeye çalıştığım, hayatta herşeyin çaba gerektirdiği. Yoksa, halimden son derece memnunum.

 Bu arada ben bunları yazarken, bayanlar çay sipariş ettiler ve çantalarından Eti Cicibebe bisküvi paketini çıkarıp yemeğe başladılar. Bugün cadılığım üzerimde galiba ama birşey yemiyorum diyip de 1 saat içerisinde hem Magnum yutup hem de Cicibebe gibi çocuklara kalori vermek için üretilmiş bisküvilerden tırtıklarsanız ben de elimde olmadan sözlerinize inanamıyorum sevgili bayanlar! Ben deniz çantama meyve alırken, siz bisküvi alıyorsanız, bunun bir seçim olduğunu görmelisiniz, kimse zorla bisküvi paketini çantanıza yerleştirmiyor. Elimizde sadece iki seçenek var:Ya canının çektiğini gözün doyana kadar yiyeceksin ve kaç kilo olduğuna aldırmayacaksın, ya da ne yediğini kontrol altına alarak istediğin gibi görüneceksin. Bu ikisinin aynı anda yürüdüğünü görmedim. İnsan hangi tarafta olmak istediğine karar veremezse, hem kendini yediği için hem de karşındakini yemediği için suçlar duruma düşüyor.

 Balık eti bayanlara hiç sözüm yok; mesela Faik Sönmez’in mankelerine bayılırım. Bir kadın kendini olduğu gibi güzel hissederse ve giydiği kıyafetlerle, özellikle de ayakkabılarıyla rahat ederse, etrafındakileri etkilememesi mümkün değil. Yeter ki insan kendisiyle barışık olsun. Zaten günün sonunda, kimi kandırıyorsun ki kendinden başka?

2 Yorum July 7, 2010

Önceki yazılar


Kategoriler

Etiketler

aile anne sütü anti-aging antioksidan diyet Doğuma hazırlık doğum sonrası depresyonu doğum öncesi eğitim egzersiz egzseriz Emzirme endişe fitflop hamilelik lekesi kafein kahve kısırlık melazma mide yanması mineral normal doğum omega 3 pilates power plate reebok easytone sezeryan tarif tracking varis vitamin wii-fit yedirme problemi yoga yürüyüş çay çikolata
Dugun Dogum Foto Playtime

Bakmaya Değer

Diğer anneler ne der?

En son yorumlar

Arşiv

Haberler