Arşivler – March, 2010

Seçenekler

Seçeneklerin insanı mutsuz ettiğini okuduğumdan beri ne kadar doğru olduğunu her geçen gün daha da iyi idrak ediyorum. İnsanoğlu önüne hayatıyla ilgili önemli seçenekler sunulduğunda doğru kararı verebilmek için çektiği sıkıntıyla kendini perişan ediyor. “İkilem” kelimesinin “iki”’den türemiş olması buna güzel bir kanıt değil mi? Elinizde bulunan iki seçenek sizi kararsızlığa, kararsızlık da karamsarlığa itiyor. Seçimini yaptıktan sonra bile insan bazen rahatlayamıyor; aklı “ya ötekini seçseydim”e takılı kalıyor.

Aynı dönemde gelen iki iş teklifi veya evlilik teklifi almak gibi hayat için kritik olacak seçeneklere de gerek yok ikilem yaşamak için. Açık konuşmak gerekirse, ben bir ayakkabı almak için girdiğim dükkanda iki ayakkabıya aynı anda aşık olduğum çok olmuş ve almadığım çifte olan platonik aşkım bazen rüyalarıma bile girmiştir!

Bir insan elindeki alternatifler arasından seçim yapması gerektiğini ne zaman anlamaya başlıyor? Opsiyonların aslında birbirini sınırladığını, birbirinin yaşama hakkını elinden aldığını nasıl öğreniyor ve bunu kabul ediyor?

2 yaşındaki kızıma seçenek sunduğumda çok beklemeden hemen birini seçebiliyor. Mesela dün akşam pembe Max dondurma mı yoksa mavi Max dondurma mı yiyeceği konusunda çok netti: Mavi Max! Onu silip süpürdükten sonra pembe Max’ı da istedi. Yani, Melis’in öncelik verdiği bir seçenek vardı belki ama aslında seçim falan yaptığı yoktu. Seçeneklerin sonsuz olabileceği ve hepsini elde edebileceğini hayal ettiği bir dünyada yaşıyor ufak sincap…Keşke olsa ama gerçek hayatta aynı anda hem İstanbul’da hem Bodrum’da yaşayamıyorsunuz veya hem işe gidip para kazanıp hem de evde çocuklarınızla zaman geçiremiyorsunuz.

Hayat hep tercihlerle dolu aslında. Şimdi seçmeyi bilemeyen kızım, büyüdüğünde farkında bile olmadan birçok tercih yapıyor olacak. Bir de büyük tercihler olacak hayatları boyunca yapacakları, yapmak zorunda kalacakları…Onların kendi tercihleriyle mutlu olması bir tarafa, nasıl bizim tercihlerimiz anne-babalarımız için önemliyse, bizim de onların tercihlerine ne tepki vereceğimiz kritik olacak.

Cumartesi günü Ferzan Özpetek’in “Serseri Mayınlar” filmine gittim. Filmdeki ailenin oğullarının her ikisinin de sevgili olarak hemcinslerini tercih etmelerine zaten hiç şaşırmadım. Ne de olsa bu konu, Ferzan’ın filmlerinin olmazsa olmazı…Baba büyük oğlunun bu tercihini kabul edemiyor, kalp krizi geçirecek kadar kendini hırpalıyor. Kendimi filmdeki babanın yerine koyuyorum ama oğlum olmadığından mıdır bilmem empati kuramıyorum. İnsan çocuğunun tamamen kendisine özel bir tercihine bile bu kadar müdahale edecek hakkı kendinde görebiliyor demek ki…Büyük laf etmemek lazım; o yüzden ben kızımın tercihlerine, onaylamasam da, saygı duyacağım demiyorum. Çaba göstereceğim ama ne olacağını zaman gösterecek…

Yorum yazın March 31, 2010

Gece Uykuları

Kim derdi ki benim gibi “kurtlu” birisi yatağa girdiğinde kafası yastığa 5 kala uyuyacak? Eskiden yatağa giriş saatim ile uyuyuşum arasında yarım saat olurdu. Melis doğduğundan beri uykusuzluk sorunumu çok şükür yendim. Artık tam tersi, aldığım uyku yetmiyor. Geçen hafta 2 senedir uyuyamıyorum diye arkadaşıma yakınırken, gözlerimin dolduğu bile oldu.

Bebeğimiz varken, biz annelerin gecede 3-4 kez kalkmamıza normal gözle bakılıyor. Bebek 1 yaşına geldikten sonra bu durum değişmiyorsa, bir yerlerde hata var deniyor çocuk uykusuna dair yazılan yazılarda. Kendi tabirimce “Bırak, çatlayana kadar ağlasın” modeli uyku öğretme daha çok tercih ediliyor yurtdışında. “Bebeğin karnı toksa, altı temizse, hasta değilse, ağlamasında sakınca yoktur, bırakın yanına gitmeyin” diye de bu model destekleniyor. Benim kalbimin kaldıramadığı bir sistem bu. Bu işin doğrusunun, yanlışının olduğunu ise zaten düşünmüyorum. Bebek ağlarken arada bir yanına uğrayarak en sonunda pes edip uykuya düşmesini öğretmek, kabul etmeliyim ki çok daha çabuk öğreniliyor bebekler tarafından. Bunu deneyen tanıdıklarım şimdi koyuyorlar çocuklarını belli bir saatte yatağa, arkalarına bakmadan odadan çıkıp akşamlarını yaşamaya devam ediyorlar.

Pişman mıyım böyle yapmadığıma? Doğumundan beri kızımın uyuması için her akşam gayret sarfetmeme rağmen bu konuda pişman değilim. Ben ona her konuda sabır gösterdim, hala gösteriyorum. Hiç kolay olmuyor, kendimle çok mücadele ettiğim oluyor. Kendi yapmak istediklerimi geriye atıp, kızımın ihtiyaçlarını öncelik haline getirmek çoğu zaman zor oluyor. Ama tüm bunların karşılığını annesinin her sesi üzgün çıktığında veya annesinin her canı acıdığında, gelip “merak etme anneciğim” diyerek annesine öpücükler veren kızımdan fazlasıyla görebildiğime inanıyorum; henüz 2 yaşında olduğu göz önüne alınırsa.

Yaklaşık iki ay önce, ne zamandır benim yatağımda uyumaya alışmış olan kızımı kendi stilimde uyku konusunda eğitmeye karar verdim. İşe kendi yatağında uyumaya alıştırmakla başlamak istedim. Ancak emzik bıraktırma ile aynı döneme denk gelince, Melis’in buna karşı aşırı bir direnciyle karşılaştım ve erteleme kararı aldım. Artık emziği tamamen unuttuğuna inandığım son iki haftaya kadar benim yanımda yatmasına izin verdim. İki hafta önce, yatağına yönlendirme konusunda çalışmalarım yine başladı. Öncelikle yatağını bebek yatağından büyük yatağına çevirdim. Sonra, çok sevdiği çizgi film karakterleri olan yatak örtüsü alıp yatağını cazip hale getirdim. İki haftadır kızım yatağında yatmaya alıştı. Bu hafta ben yanında yatmadan, sadece odasındaki koltukta oturarak uyumasını sağlamaya çalışacağım. İki hafta sonra ise istikamet odasının dışına çıkmak olacak benim için.

Bu şekilde ona kendi odasına, kendi başına uyumayı öğretebilmeyi ümit ediyorum. Yalnız kendime bunu nasıl öğreteceğimi bilmiyorum. Geçen akşam odasına girip yatağında yalnız başına uyuyan küçük sincabı görünce girdim yanına uzandım. Sonra, kendime gelmek için telkinlerde bulunup yatağıma geçtim. Önümüzdeki ay umarım hem Melis hem de annesi ayrı uyumaya alışacaklar…

2 Yorum March 29, 2010

Cildin yaşlanmasını geciktirmek (2)

Dünkü araştırma konuma ek olarak, bugün de telafi ödülü verilecek anti-aging besinlerini yayınlıyorum…

 ALTERNATİF SEBZE: Domates

 Kırmızı yemek cildin kızarmasını önlüyor. Bir deneyde, 3 ay boyunca likopenin bol olduğu domates salçasından her gün 5 kaşık yiyen bir grup insanın güneş yanıklarına karşı %25 daha korunaklı olduğu gözlenmiş. Ayrıca domatesteki antioksidan kırışıklara da iyi geliyor.

 ALTERNATİF MEYVE: Elma

 Elmadaki antioksidanlar cildin,kanseri tetikleyen UVB ışınlarından yanmasına karşı bir koruma sağlıyor. Elma yemenin bonusu, elma tüketenlerin kalp krizini riskinin düşük olması!

 ALTERNATİF PROTEİN: Yumurta

 Yumurtadaki antioksidanlar,  kırışıklara, lekelere ve kansere yol açan UV hasarına karşı koruma sağlıyorlar.

 ALTERNATİF KURUYEMİŞ: Ceviz

 Omega-3 deposu olarak bilinen ceviz cildin nemini ve elastikiyetini korumasını sağlıyor. Her gün bir avuç yenmesi tavsiye ediliyor.

 ALTERNATİF YAĞ: Sızma zeytinyağı

 Sızma zeytinyağındaki yağ asitleri cildi UV ışınlarının zararlarına karşı korurken aynı zamanda kolestrol seviyesini de kontrol ediyor.

1 Comment March 26, 2010

Yaşlanmayı geciktirmek…

Madem günümüz anne-babaları olarak eskilere nazaran geç yaşta çocuk sahibi oluyoruz, o zaman bize ruhumuzu ve vücudumuzu genç tutabilmeye çalışmak kalıyor. Ruhu genç tutabilmek derin bir konu… Şimdilik beni aşıyor. Ama vücudu genç tutabilmeye yönelik elimde birçok  dergi hatta kitap olduğunu dün kitaplığıma bakınca tekrardan keşfettim. İyi beslenmeye çalışmak her zaman ilgilendiğim bir konuydu. Ancak hamilelik ve emzirme sırasında, bebeğime faydalı olması için kendimi o kadar disiplinli bir şekilde beslenmeye adadım ki, son 2 yıldır sorumsuzca yemek yemenin tadını çıkarmaya çalışıyordum olabildiğince. Şimdi beslenme ve fitness konusundaki bilgilerimi yenileme zamanı geldi. Bu sefer amacım daha farklı: Dün akşam yaşlanmaya karşı savaş açma kararı aldım.

 İşte cildimizin yaşlanmasını önleyen yiyecekler:

 1 NUMARALI SEBZE: Marul

 Hücre yenilemesi için gereken günlük A vitamini ihtiyacımız için günde 6 yaprak marul yenmesi bile yeterli. The Beauty Diet kitabının yazarı Lisa Drayer maruldaki potasyum mineralinin kan dolaşımını arttırarak cilde besin ve oksijen taşıdğını belirtiyor.

 1 NUMARALI MEYVE: Çilek

 Bir kap çilek yememiz günlük C vitamini ihtiyacımızın %130’unu karşılayarak cildi pürüzsüz ve sıkı tutan kolajen liflerinin üretimini arttırıyor. Çilek yemeninin bonusu ise kansere karşı bir besin de olması. Çilek tüketen insanlarda kansere yakalanma oranı daha az.

 1 NUMARALI PROTEİN: Soya

 Kırışıklıklara karşı soya yememiz gerekiyor. Ben Iglo’nun soya fasuyesini haşlayıp pilava koyuyorum bu aralar. Kızım bile seviyor bu karışımı.

 1 NUMARALI KURUYEMİŞ: Badem

 Hergün bir avuç badem yememiz cildimiz için en önemli antioksidan olan E vitaminini almamızı sağlıyor. Kilo aldırır diye badem yemeyen kadınların yiyenlere oranla çok daha kolay kilo aldığı hakkında bir araştırmadan bahsediliyor.

 1 NUMARALI YAĞ: Siyah çikolatalı kakao

 12 hafta boyunca her gün bir fincan kakao içen kadınların cildinin daha yumuşak, daha nemli ve daha pürüzsüz olduğu görülmüş. Bildiğim kadarıyla Türkiye’de bitter çikolatalı kakao yok. Ama bitter çikolata mevcut. Büyük fedakarlık isteyecek ama mecburen bitter çikolata yemek zorunda kalacağım cildimin sağlığı için!

 Bunların ikamesi olan besinler ne derseniz, onlar da yarın geliyor…

Yorum yazın March 25, 2010

Yaş 35…

En sevdiğim diziyi sorsalar, gözüm kapalı “Gilmore Girls” diye cevap veririm. (Sex and the City’nin yeri de ayrıdır kalbimde…) Aralarında 16 yaş fark olan bir anne ile kızının hayatını anlatan bir dizi. Anne çoğu zaman kızına dost. Zamanı geldiğinde kızının dostluğunu kaybetme pahasına, onun için doğru olandan ödün vermeyecek kadar disiplinli. Kız üniversiteye başladığında anne yaklaşık benim yaşlarda, yani 35…

Yaş 35, yolun yarısı derler. Doğumgünüm henüz gelmedi ama olsun, hastanelerde hasta kartımda artık öyle yazıyor. Kızıma bakıyorum, henüz 2; hayatın en başında. Sonra hesap yapıyorum: Melis 10 yaşındayken ben 43 olacağım, sorun yok. Melis 20 yaşındayken ben 53 olacağım, hala sorun yok. Melis 30 yaşındayken ben 63 olacağım; işte bu potansiyel bir kabus!

Kızımın 30 yaşındayken enerjisinin ne kadar yüksek olacağını kendimden biliyorum. Eğer biraz annesinin kızıysa, o yaşta evli olacağını da sanmıyorum. Onun bu hayatın tadını çıkarıyor olduğu zamanda yanında olmayı istiyorum. Sadece yanında olmayı değil, onunla arkadaşlık etmeyi istiyorum. “Dostum annem geldi!” diye beni karşılayan kızımın her istediği zaman onunla olabilme enerjisine ve gücüne sahip olmayı istiyorum. Onunla daha önce hiç görmediğimiz bir şehrin sokaklarında gezebileyim; nefesim tıkanmadan bir koydan öbürüne onunla beraber yüzebileyim; konsere gideceği akşam erkek arkadaşının bir işi çıkması durumunda gitmek istediği konserde ona eşlik edebileyim istiyorum…

Tabii bu istekleri gözden geçirince, keşke daha gençken Melis’i doğurmuş olsaydım diyorum karından gelen ilk reaksiyon olarak. Ama hemen sonra, anne olana kadar (benim standartlarıma göre) ne kadar dolu ve güzel bir hayat yaşamış olduğumu düşünüyor ve kendimi tekrardan iyi hissediyorum. Zaten geçmişe dönüp değişiklik şansım olmadığına göre yapılacak şey mevcut durumu ve geleceği olumlu hale getirmek…Her ne kadar zaman zaman yazılanlarla dalga geçsem de sanırım fitness dergileriyle uzun ve sağlıklı yaşama dair gazete sayfalarını okuyup daha ciddiye almam gerekiyor. Zamanın aleyhime işlemesini yavaşlatmalı, kendime artık daha da iyi bakmalıyım ki bu çok zor değil. Kendimle uğraşmayı, kendime yeni hedefler koyup tutturmaya çalışmayı oldum olası zaten sevmişimdir.

Rory Gilmore, annesi Lorrelai Gilmore’a der ki:

“Anne, ben senin tarafındayım, ne olursa olsun”

Annesi cevap verir: “20 yaşından sonra ismini mahkeme kararıyla Hildegard’a değiştireceğim desem bile mi?”

 “O zaman bile…”

2 Yorum March 24, 2010

Büyükanne sevgisi kilo aldırıyor!

Anneanne ve babaanne elinde büyüyen çocukların kilolu olma ihtimalinin daha yüksek olduğu haberini belki yakalayanlar olmuştur. Farklı iki yerden bu haberi alınca, paylaşmadan edemedim. Gerçi bu konuda deneyimi olanların, zaten bu haberi okumadan bildiği bir gerçek…Eğer sizi de büyükanneniz büyüttüyse veya çocuğunuza anne/kayınvalideniz bakıyorsa, çikolata, patates kızartması ayırt etmeden herşeyi torunlara yedirmenin bir klasik olduğunu herhalde deneyimlemişsinizdir.

Kızım anneannesinde geçirdiği 2 günden sonra eve döndüğünde her zaman yeme problemi yaşıyor. Tabii ben de yedirme problemi! Sanırım orada kaldığı 2 günde yediği yemek miktarı 10 günlük yemek miktarına denk geldiğinden, bünyesini dengeleyebilmek adına bir süre rejime giriyor. Annem, Melis’in onda kaldığı günlerin sonunda, her fırsatta gırtlağından yemek sokmuş olmanın özgüveni içerisinde, sevgili (!) doldurulmuş Şükran Günü hindisini tartıp ona 1-2 gün içerisinde kaç gram aldırdığını hesaplıyor (Buradan da anladığım, Melis onun evine adım attığı anda tartmış olmalı ki karşılaştırabiliyor olsun!) ve bana telefonla müjde veriyor.

Melis’in genetik mirasından ötürü kilo sorunu olacağını hiç düşünmediğimden ve annemin evinde doğru dürüst yağlı yemeklerin pişmediğini şahsen deneyim etmiş biri olarak, beni bu haber pek rahatsız etmiyor. Ancak bir süredir etrafımda dikkatimi çekecek kadar kilolu çocuk görmeye başladım. Demek ki Amerika’ya mahsus sandığımız obezite problemi yavaş yavaş kapıyı aralamaya başlamış. Haddim olmadan, kilo almaya meyilli çocuğu olanlara dikkat etmelerini öneririm. Herhalde en iyisi bu konuda anne ve kayınvalideleri iş birliğine çağırıp ortak hareket etmeye çalışmak…

Yorum yazın March 3, 2010

Öğretilen annelik

Günümüz medyası anneliği öyle pazarlamaya başladı ki sanki kadınlar sadece anne olmak için doğmuşlar. Anne olmayan kadınlar, (olamayan veya olmamayı seçen, hiç fark etmez) nereye baksalar, sanki çocuk sahibi olmak tüm galaksinin en keyifli, en tatmin edici deneyimiymiş gibi gülünç olan romantik resimler ve reklamlarla çevriliyorlar. Annelik furyası, toplumun baskısıyla da birleşince, sanırsınız yanında salyası akan veya elektrik prizine parmağını sokan bir yaratığı olmayan kadınlar, iflasın eşiğinde, bomboş bir hayata doğru ilerliyorlar!

 Medyayı bu baskıları yaparken bir parça anlayabiliyorum. Öyle büyük para var ki anneliğin bu şekilde özendirilmesinin sonunda… Bebek ve çocuk pazarı her yıl daha önce akla ihtiyaç olduğu gelmeyen buluşlarla bir çığ gibi büyüyen bir tuzak haline geliyor. Peki ya toplum? Bir kadın anne olmamaya karar verirse, bencil mi oluyor? Anne-baba olmayı çok sencil nedenlerle mi istemiş peki anne-baba olanlar? İleride yalnız kalmak istemediği için veya yaşlandığında bir bakanı olsun diye çocuk yapmaya karar veren hiç olmamış mi?

 Bir de magazin sayfalarında yer alan manken ve film yıldızlarının haberleri var insanı kışkırtan. Bir kere hem anne olup hem de hala kadınsılığını koruyabilmiş olmak, muhakkak haberin başlığı oluyor. Bu yazılar, “Hala eskisi gibi seksi olan X” veya “Anne olduktan daha da dişi olan Y” şeklinde başlamazsa olmaz ! Genellikle anneliklerinin 3. ila 6. ayında son derece iddialı kıyafetler giyip poz veren bu ünlülere bakınca kendimle ilgili sorular üşüşüyordu kafama Melis yeni doğmuşken. Gerçi halimden çok memnumdum. Anne olduğum için, üstelik bir kızım olduğu için son derece gururluydum. Ama yine de seksi hissetmek şöyle dursun, aynanın karşısından gözümü kapayıp geçmek istiyordum. Bir de o talihsiz demeçler yok mu verdikleri! “Oğlumun gece vakti sesini duyunca, yüzümde gülümseme beliriyor, hemen yanına gidiyorum”. “Hayatımı ona adamış olmak yaptığım en iyi iş” vs vs. Ben de mi bir acayiplik var, gecenin ortasında uykumun bölünmesinden nefret ederken veya hayatımın tamamını çocuğumun veya onun bakımıyla ilgili detayların kaplamasına izin vermezken? Sinir krizi hiç mi geçirmez bu ünlü anneler? Hiç mi bunlardan bahsedip, anneliği ütopik bir yere koymaktan vazgeçmek istemez medya kaynakları?

 Yaratılan başka bir suni müzakere konusu ise çalışan anne olmak ya da olmamak…Hangi gruptan olunduğu fark etmiyor, hiçbir annenin hayatı kolay değil. Bence kesin olan tek şey, bu iki grubun hiçbir zaman tam olarak birbirini anlayamayacağı ve birbirlerinin doğrularına her zaman şüphe ile yaklaşacakları. Çünkü konuyla ilgili tüm açıklamlar ve yazılar bizim bunu sadece bir tercih olarak görmemizi engelemeye çalışıyor. İçten içe işlenen, kadının evde kalıp çocuklarına annelik yapması. Kolay olan bu olduğundan değil, mağara düzeninin hala korunmaya çalışılmasında birçok çıkar sahibinin olmasından…

Tüm bu medya bombardımanının, anneliği bir süredir olduğundan daha da zor hale getirdiğini görüyorum. Çocuklarımızın yemeğini hazırlayıp önlerine koymak artık yeterli olmuyor. Gazetelere ve dergilere bakılırsa, havuçlardan küçük heykecikler yapıp, tabak üzerine ekmek, zeytin, marmelattan ev dizayn etmemiz gerekiyor …Bu arada evimizi “Evim” türü dergilerdeki gibi dekore etmemiz, kendimizi “Women’s Health”gibi dergilerin kapaklarında yer alan bayanlar gibi fit tutmamız ve herşeye rağmen “Parents” türevi dergilerde yer alan ünlüler gibi yüzümüzde Monalisa gülümsememizi korumamız gerekiyor. İyi bir anne olmak yetmiyor; en iyi anne kim olacak yarışmasını da kazanmak gerekiyor.

Kafamıza sokulmaya çalışanlara karşı durabilmek, çocuk istememek veya çocuğu varsa da mükemmel anne olmaya çalışmayıp gün gelip eşini, gün gelip kendini çocuğunun önüne koyabilmek, naçizane düşünceme göre, kadının kendine olan güveninin ürünü. “The Bitch in the House” kitabının yazarı Kristin van Ogtrop’un yazdığı çok güzel bir cümle var: “Çocuklarımı çok seviyorum ama onlara olan sevgim hiçbir zaman mükemmel olmayacak!” Katılıyorum ve buna katıldığım için de geceleri uyanıp bebeğini emzirmeye bayılan ünlü bayandan daha kötü bir anne olmuyorum.

 Bu yazı burada bitmez, daha devam edecek..

2 Yorum March 1, 2010


Kategoriler

Etiketler

aile anne sütü anti-aging antioksidan diyet Doğuma hazırlık doğum sonrası depresyonu doğum öncesi eğitim egzersiz egzseriz Emzirme endişe fitflop hamilelik lekesi kafein kahve kısırlık melazma mide yanması mineral normal doğum omega 3 pilates power plate reebok easytone sezeryan sigorta tarif tracking varis vitamin wii-fit yedirme problemi yoga yürüyüş çay çikolata
Dugun Dogum Foto Playtime

Bakmaya Değer

Diğer anneler ne der?

En son yorumlar

Arşiv

Haberler