Birazcık Fenerbahçeli olamaz mıyız?
Çocukların mantığına bayılıyorum! Onlar için herşeyin olabilitesi var. Neredeyse imkansız hiçbir şey yok. Korkuyu biz öğretmezsek tanımıyorlar. Sosyal baskılarla henüz tanışmıyorlar. Bütün bunların sonucu olarak da son derece yaratıcılar. Sadece yepyeni oyunlar bulmakta değil, konuşurken de çok yaratıcılar. Dün bir iş arkadaşımın 5 yaşındaki oğlu, Bağdat Caddesi’nde Fenerbahçe-Galatasaray maçına gitmekte olan Fenerbahçelilere bakıp Beşiktaşlı annesine “Annecim, biz de birazcık Fenerbahçeli olamaz mıyız?” diye sormuş! O anda, Fenerbahçenin coşkusunu görüp bunu paylaşabilmek için biraz Fenerbahçeli olunabilse, hayat daha zevkli olmaz mıydı?
Geçen hafta yeni başladığım kişisel gelişim programında bize bir ödev verildi: Yaratıcı günlük tutmak…Ben zaten günlük tutma kısmını hamileliğimden beri yapıyorum. Yaratıcı kısmında ise biraz takıldım. Gerçi dün akşam yaratıcılığımı alevlendirmek için süper bir defter aldım ama henüz sayfalarla başbaşa kalamadım.
Bu hafta ise verilen ödev “kendimle bir randevu ayarlamak”. Ne yaptığım çok önemli değil ama kendime 2-3 saat ayırıp içimdeki sesi dinlemem gerek. Biraz da bilinmezlikle baş edebilmeyi öğrenebilmek var yaratıcılığın özünde. Baş edebilmek bir yana, bilinmezliği sevmek de gerekiyor. Sanki herşeyi yeni keşfeden bir çocuk gibi, her sabah o gün ne olacağını bilmeden ama tüm bu bilinmezlik için heyecan duyarak güne başlamak…Aklımda hep Heidi çizgi filminden bir sahne var: Heidi büyükbabasının kulübesinin çatı katında bulunan saman yatağında kuş cıvıltıları içinde uyanır ve sevinç içerisinde büyükbabasının yanına iner. Kimbilir o gün Heidi’yi ne maceralar bekliyordur…
”Sanatçının Yolu” adlı kitapta Picasso’nun çok güzel sözüne rastladım: “Her çocuk sanatçıdır. Sorun, büyüdükten sonra da sanatçı olarak kalabilmektedir.” Picasso’nun dediğine göre, eğer her çocuk sanatçıysa, “sanatçılar da aslında çocukluklarını koruyabilen insanlardır” demek olabilir mi?
Yazar Julia Cameron, her insanın içinde bir yaratıcılığın olduğuna inanıyor. Bu yaratıcılık denen şey zaman içinde bileyleniyor olsa gerek. Aksi takdirde, yaptığım makarnanın sosundan, yaptığım prezantasyonun şekline kadar herşeyi alışılagelmişin dışında yapmam gerekmez mi?
Peki, yaratıcılığımızın paslandığı gün ne zaman başlıyor? İlkokul öğretmenimizin ağacın yapraklarını mora, gökyüzünü yeşile boyadığımızda bizi uyarmasıyla mı? Anne-babamızın bizi şiir yazarken bulduğunda, “saçma sapan” şeylerle zamanımızı öldürmek yerine derslerimize çalışmamız gerektiğini öğütlediğinde mi?
Önemli olan yaratıcılığımızı yeniden canlandırmaksa, bir bilet alıp çocukluğumuza dönebilmeliyiz Şebnem Ferah’ın dediği gibi…Belki de etrafımızda herkesin saçma bulacağını bile bile, çocukça, yani gönlümüzden geldiği gibi davranmalıyız zaman zaman…Söylediklerimizi, giydiklerimizi, yaptıklarımızı kalıplara sokmadan yaşayabilsek ruhumuz aslında ne kadar özgür olurdu! Ruhumuz özgür kaldığında ise hayatımızın kimbilir hangi renkleriyle tanışabiliriz…İşin aslı, etrafımda lacivert, kahverengi ve siyah görmekten bıktım artık; turkuaz ve fuşyayı da görmek istiyorum

