Anne olarak yaşam
Biraz gülmek kimseye zarar vermez. Çok güldüm yakında ağlarım kültürünün bir parçası olmaktansa, midemden kahkahalar atıp Melis’in göbeğini titreterek gülen “Ayı Bobo”suna benzemeyi tercih ederim
Kızımın karnından ilk defa bir kahkahanın çıkışını hiç unutmuyorum. Kucağımda Melis ile teyzesinin düğün merasimi için hazırladığı CD’yi dinliyip dans ediyordum. Teyze bilir (!) çok şahane giriş parçası çalmaya başlayınca kahkahalarla güldü Melis. Sanki mucize gibiydi. Kahkaha atmanın nasıl da içten gelen birşey olduğunu o gün anladım.
Hani “Bir adaya gitseniz yanınıza alacağınız bilmem kaç parça şey nedir” diye sorarlar ya, ben neşemi ve kahkahamı götürmek istiyorum. Çünkü güldükçe dünyanın emekliliği en uzakta görünen ve sorumluluk isteyen mesleği anneliğe bile birşeyler oluyor; yenir yutulur hale geliyor.
Melis ile henüz konuşamadığı zamanlardan beri arada sırada gülme krizine giriyoruz. Bu bazen kendi kendine gelişiyor, bazen ihtiyaç duyduğum için bilinçli olarak yönettiğim bir hal oluyor. Melis’in babasının böyle zamanlarda yüzü asılıyor, benim kadar “komik” olamayacağı için kızımızın zamanını geçirmek için beni seçmesinin kaçınılmaz olduğunu söylüyor. Amacım ailenin palyaçosu olmak değil. Hele hele kızımın üzerinde kurduğum disiplini sarsmak hiç değil! “Anne, anne olduğunu bilmeli, arkadaş olmaya çalışmamalı” ikazlarına da saygı duyuyorum, her ne kadar annelik ile ilgili bu kadar sert bir hayat görüşüm olmasa da…Ama reçel kavanozunun kapağını açmayı becermezken düştüğüm hali komediye dönüştürmenin, kızımın da legoları brbirine monte etmeye çalışırken sinirlenmek yerine gülmesini sağladığına tüm kalbimle inanıyorum. Sırf eğlence olsun diye çorabımı elime takıp salona girmemin ardından Melis’in bir koşu odasına gidip ayağında eldivenle gelmesinin üzerine kendimizi yerlerde kahkahalar atarken bulduğum anları keşke dondurabilsem de boynuma kolye gibi asabilsem. Herhalde SPK raporunu nihayetlendirmeye çalışırken veya Gelirler Kontrolörlüğünün denetime geldiği zamanlarda bana şans getirirdi nazar boncuğu gibi…
İşte hayatın “hafif” tarafını görmeleri için çocuklarla yapabileceğimiz bir Amerikan web sitesinden aldığım bir iki örnek:
Kutlamak için komik günler yaratın
1 Nisan’ı kalp kırıcı esprilerle değil de, çocuklarınızla ailenizdeki diğer bireylere veya çocuğunuzun arkadaşlarına şakalar hazırlayabilirsiniz. Veya tamamen kendi kendinize kutlayacak günler ilan edin. Mesela, “Korsan Gibi Konuşma Günü”, “Milli Şaka Yapma Günü”, “Banyo Partisi Günü” , “Geri Geri Yürüme Günü” , “Tavuk Gibi Dans Etme Günü” gibi… |
Şarkı, şarkı, şarkı
“Ali Baba’nın Çiftliği” gibi bebekleri de çocukları da mest eden hayvan seslerinin olduğu şarkılar, eğlence için işinize çok yarayacak. Şarkıyı ne kadar şapşalca söylerseniz, o kadar iyi! |
Komik hikayeler anlatın
Çocuğunuza o gün başınıza gelen veya gördüğünüz komik birşeyi paylaşın. Mesela; bir sabah Küçüksu Caddesinde kırmızı ışıklarda durmuştum. Önümden yayalarla beraber kaldırımdan kaldırıma geçen bir de fare gördüm. Gözlerime inanamadım ve işine geç kalmamaya çalışan farenin hikayesini hemen kafama yazıp akşama kızıma anlattım. |
Komik gelenekler yaratın
Mesela, her yılbaşında gerçek hediyelerden önce saçma sapan hediyeleri paketleyip birbirinize verebilirsiniz |
Komik kitaplar okuyun, komik filmler seyredin
Her okuduğunuzun veya seyrettiğinizin birşeyler öğretmesi gerektiği kaygısından kurtulup sırf komik olduğu için kitap okuyabilir veya film seyredebilirsiniz. |
| Eğlence merkezi yaratın
Evinizin bir bölümünü komik resimler ve yazıları astığınız bir eğlence sahasına dönüştürebilrisiniz. Birbirinizden habersiz oraya eklemeler yapıp sürprizler hazırlayabilirsiniz. |
August 27, 2010
Çocuklara disiplin uygulamaya çalışırken yapacağımız en büyük hatalardan birini öğrendim.
Cezalandırmak uğruna çocukların huzur bulmak için uyurken veya herhangi bir stres anında sarıldıkları “canım” oyuncaklarının (bu bir battaniye parçası da olabilir, yumuşak bir oyuncak da) onlardan alınması uygulamamamız gereken bir ceza. Sonuçta anne memesinden ayrıldıktan sonra sarılarak huzur buldukları sevgili yumuşakçaları -kokuları dahil- çocuklara annelerini hatırlatıyor ve onlara güven veriyor.
İngilizce’de “lovey” veya “comforter” terimleriyle geçen, benim Türk bebek-çocuk sitelerinde görmediğim için kendi kendime “canım oyuncakları” veya “yumuşakça” adını verdiğim bu geçiş dönemi nesneleri, onların bebeklik dönemiyle başlayıp çocukluk döneminin bir bölümünde de devam eden güven unsurları. Onlar annenin uzantıları. Bazılarımızın asla onsuz uyuyamadığımız oyuncaklarımızı, bazılarımızın ise sarılmadan gözümüzü kırpmadığınız battaniyeleri olmuştur küçükken. Onların bir ismi vardır ve hep hatırlarız. Benim Sarman kedim vardı ‘80’lerde bir akşam Moda’da çocuk bahçesinde unuttuğum ve arkasında eve gidene kadar uğrunda gözyaşı döktüğüm. Babam o günlerde belli bir saatten sonra sokakta dolaşmanın tehlikeli olduğu sebebiyle geri dönemedi ve benim canım oyuncağımla ayrılışım böyle vukuu buldu.
Kafası Winnie the Pooh olan, vücudu peluş mendil gibi olan bir oyuncağı 3 aylıktan beri kızıma uyku arkadaşı oldu. Ne zaman kendisini güvensiz hissetse, arabada yolculuk etse elinde Pooh’u vardır ve yüzüne, ellerine, ayaklarına sürüp durur. Sonunda da yüzünü Pooh ile kapatıp kokusunu içine çeke çeke uyur. Benim bebeklerin böyle bir oyuncağa ihtiyaçları olduklarıdan haberim yoktu. Bizim kızın olmazsa olmazı olan peluş Pooh’u kayınvalidem aldı Melis ile ilk tanışmaya geldiğinde. Sonra sonra, çocuklarla ilgili Amerikan websitelerini okuduğumda anladım ki annenin olmadığı durumda onun kokusunu hatırlatan bu yumuşakçaları yıkamak bile doğru değil. Berbat koktuğu halde Pooh’u yıkayamıyorum, Melis çok tepki gösteriyor. Tek anlamadığım, bu rezalet kokunun nasıl anne kokusuyla eşdeğerde olduğu :)
August 12, 2010
Bazen mehter takımında yer alıyor gibi hissediyorum evdeki halimi.
Tam diyorum ki uykusuz gecelerim bitti, birden sabahın 3’ünde Melis’i yatağımda buluyorum. Üstelik sağ tarafta hiç yer kalmamış gibi sürekli üstümde uyuyor ve bana nemli havanın da etkisiyle fal taşı gibi açık gözlerle tavanı seyretmek kalıyor.
Tam diyorum ki bu çocuk tuvalete çiş yapma işini kıvırdı, sadece 2 saat içerisinde üstüste küçük büyük ne varsa yapıp duruyor ve nihayetinde ben çareyi bez takmakta buluyorum. Üstelik duşta onu temizlerken, benimle dalga geçip “Onlar kaka değil, helva” diye dalga geçiyor! Bu, bakıcımız Ayşe’nin lafı; kendi kendine akıl etmesi mümkün değil ama insanı güldürüyor böylesi bir kriz anında…
Tam diyorum ki Melis benim her sabah işe gitmeme alıştı, başlıyor benimle hergün işe gitmemem konusunda müzakereye. “İş bitince tatil olur, senin niye hiç bitmiyor anne?” şeklinde bana hesap soruyor ya da “para kazanmana gerek yok, annnaanemin parası var, ben gördüm”, diye bana çözüm bulmaya çalışıyor.
Sonra bir sitede “geri çekilme” (regression) diye bir durumun tam da bu yaş dönemine has olduğunu okuyorum. Sanki dualarıma cevap almış gibi seviniyorum. Çok şükür ki bu her insan gibi çocuklar için de eski davranışların daha sürdürülebilir, daha tanıdık ve kolay olmasından kaynaklanıyor ve geçici bir durum. Çocuğun o sırada başka birşey öğreniyor olması da diğer yeni öğrenilenin önüne geçebiliyor ve eski noktaya geri dönülüyor. Ama sadece bir süreliğine…Çünkü hiçbir çocuk bebekliğe geri dönmek istemiyor, hepsi bir an önce büyümeye çaba sarf ediyor. Dolayısıyla 1 adım ileri-3 adım geri değil de daha çok 3 adım ileri-1 adım geri şeklinde ilerliyor olduğumuzu görüyor ve bunun da normal olduğunu öğrenerek derin bir “oh” çekiyorum.
August 12, 2010
Bu sene yaz tatilinizi Anadolu Jet uçak bileti alarak uygun fiyata getirmiş olanlardansanız, herhalde anlamsız rötarlar yaşamış veya yaşayacaksınızdır. Kendim 2 saat rötarla gidiyor olsam hiç dert değil. Çantamda her zaman bir kitap olacağından, kitabımı okur, birşeyler yer, içerken zamanın nasıl geçtiğini anlamam bile! Ancak yanınızda yürümenin sırrını çözüp her köşe bucağı keşfedilmeyi bekleyen bir çocuğunuz varsa, 2 saatlik rötarın her dakikasını hissederek geçiriyorsunuz. Benim uçuşum 19 :30 iken 21 :30’da kalktı. Ne yazık ki kızımla aynı aynı yaşta ikizleri olan arkadaşımın zaten saat 22 :00’de olan uçuşunun üzerine bir de rötar eklenince, eve gidişleri gece yarısı 01 :30’u bulmuş ve tabii ki herkesin bekleyebileceği gibi ikizler uyumayıp sadece huysuzluk çıkarmışlar.
Siz de benim gibi ucuz biletin cazibesine dayanamayanlardansanız, iyisi mi rötar ihtimaline karşı hazırlıklı gidin havaalanlarına. Çocuklarla rezil olacağınıza, zamanı iyi değerlendirmek için sırtınıza « acil durum » çantası hazırlayıp gidin. Size benim akıl edebildiklerimi ve yanıma aldıklarımı listeliyorum . Ekleme yapan olursa, sevinirim.
Kokmaz bulaşmaz olan atıştırmalıklar
- Eti balık kraker
- Eti crax
- Nesquick mısır gevreği toplarını veya crunch mısır gevreği parçaları (süt olmadan da zevkle yiyorlar bu bücürler)
- 1 kutu (200ml) süt
- 1 şişe su (havaalanında her zaman bulabileceğiniz bir şey olduğundan alıp almamak szie kalmış !)
Kendiniz için bir paket grisini (Rötar uzunsa, en yakın büfeden şarap da alıp kafanıza dikin benim yaptığım gibi !)
El oyalayıcı ve zaman geçirici
- Ufaklığın en favori 1-2 kitabı
- Çıkartmalı oyun kitapları (çıkartmaları yapıştırırken benim kızım zaman kavramını yitiriyor !)
- Oyun hamuru
- Küp küp olan puzzle (parçalarını kaybetme riskiniz olan diğer puzzle çeşitlerini tavsiye etmem)
- Mini DVD player (yukarıdakiler hiç kurtarmadı diyelim, son çare olarak gelsin Mickey Mouse !)
Diyelim ki uçuşunuz rötar yapmamakla ünlü olan Pegasus ile… o zaman da battaniyeyi bile para ile sattıklarını hatırlatıp yanınıza, ufaklık için bir örtü ve yastık almanızı tavsiye ediyorum.
July 23, 2010
Okan Bayülgen’in Şirin (!) eşi,
“Çocuk doğurunca hemen çocukla ilgili yeni bir iş edinenleri çok komik buluyorum. Hamilelikte yaşadıklarımı anlatmak, çocuklara masal kitabı çıkarmak veya çocuklarla ilgili bir sosyal sorumluluk projesine kendini adamak gibi işleri biraz sahte buluyorum.” diye demeç vermiş.
Onur Baştürk isimli bir magazin yazarı da 14 Temmuz 2010’da yazdığı yazıyla Şirin Hanım’a övgüler yağdırıp, “son yıllarda şehirli annelerin, çocuklarını doğurduktan sonra anneliği meslek haline getirmeleri” üzerine sıkıntısını paylaşmış. Kendisini tam olarak neyin rahatsız ettiğini bilemiyorum. Kimin, nerede, ne yaptığını yazamayı bir meslek haline getirmiş bir şahs-ı muhteremin, edebiyat açısından bu çok zavallı yazıyı, hakkında atıp tuttuğu annelerin yazılarına hiç bakmadan tamamen kafadan sallama yorumlarla yazdığına inanıyorum. Zaten magazin yazarlığı bu demek değil mi?
Şimdi düşünelim: Son yıllarda çocuklara ve annelere yönelik değişik paylaşım platformlarının oluşturulmasını, dergilerin ortaya çıkmasını, hamile dükkanlarının, çocuk kitap dükkanlarının açılmasını neye bağlayabiliriz?
Bir kere, bu pazarın çok değil, daha 3 yıl önce bile ne kadar sığ olduğunu kendi gözlerimle gördüm. Ben hamileyken karşılaştığım birçok ruhsal ve fiziksel farklılıkla ilgili Türkiye’deki hiçbir web sitesinde bulamazken ve benimle aynı durumda olanlarla hiçbirşey paylaşamazken, Amerika’daki babycenter.com’da aradığım tüm cevapları buluyor ve Türk kadınlarının nasıl şanssız olduğunu düşünüyordum. Amerika’da hamilelere özel atıştırma paketlerinden,lolipoplardan tutun, kıyafetlerin her türlü fantezisi yapılırken; ben ofise giderken giymek için ince külotlu çorap bulamıyor, hiç sevmesem de sadece pantolon giymek zorunda kalıyordum. Böylesine potansiyeli yüksek bir pazarın sonsuza dek bakir kalması zaten beklenemezdi. Artık birçok insan bu işe soyunmuş durumda. Kimi tekstil, kimi kitap, kimi internette yarattıkları paylaşım siteleriyle ihtiyacı olanlara servis veriyor. Okuduğum işletme fakültesindeki ilk dersimi hiç unutmam: “Ekonomide arz ve talebin dengesi”. Talep olduğu sürece arz da olacaktır. Bu arz sahiplerinin herbirinin işlerini hangi niyetlerle yapıyor olduklarını bilmek mümkün olmasa da benim fitanne’ye başlamamdaki amacın altta yatan ilk sebep olduğuna inanıyorum: Kadınlar için bunca başarı kriterinin belirlenmiş olduğu, toplumun bu kadar bel bağlamış olduğu annelik sürecinde paylaşmak gibisi yok. Her zaman söylediğim gibi, her hamilelik ve her çocuk kendine has, ama ortak noktalara muhakkak geliniyor ve bu paylaşımdan ciddi kazanımlar elde ediliyor.
İkincisi, annelik meslek midir sorusuna verilecek cevap meslekten ne anladığınıza bakar. Birşeyden eminim; annelik hobi olamayacak kadar ciddi bir sorumluluk. Dün kızım herşeyi kendi kendine yapmaya çalıştığı gibi koca havuza da ben olmadan girmek istediğini söylediğinde, ona şöyle cevap verdim:
“Olmaz kızım, sen girdiğinde ben de havuza girmek zorundayım; çünkü bu benim işim!”
July 18, 2010
Bu yaz yine Yalıkavak’tayım, son 12 senedir yaptığım gibi.
Bu yaz yine Melis’le beraber Bodrum’dayız son 3 senedir yaptığımız gibi…
3 yaz önce, Bodrum’daki evde süt sağma merkezi kurmuş Sütaş’a rakip olarak canla başla kendimden süt sağmaktaydım. Mutlu Melis’e mutlu süt üretmek için her sabah olimpiyatlara hazırlanan bir yüzücü edasıyla denizde 1 saat tur atıyor ve yakında “Atlantis’ten Gelen Adam” misali, parmaklarım arasında perdeler oluşacağına inanıyordum. Yüzmekten, süt vermekten boş kalan vakitlerimde ise emeklemeye çalışan bebeğimin etrafında dört dönüyordum. Bunların sonucunda sürekli yorgun olduğumu ve sanki bunun panzehiri olabilirmiş gibi, yeniden çalışmayı dört gözle beklediğimi de çok net hatırlıyorum.
Ne ilginçtir ki geçen seneki Bodrum tatilimden kalan hemen hemen hiçbir anım yok. Sadece geçen yaz Melis’in yaklaşmaktan korktuğu denizden topladığımız “daş”lar var hala evimizin bir köşesinde…
Bu yaz ise gördüğü ve yaptığı herşeyden keyif alan ve artık bebeklikten çıkmış bir kız çocuğuyla beraberim Bodrum’da. Simitini takıp denize girmek, dalgalara savaş açmak, beni ıslatmak, dedesiyle beraber bahçeyi sulamak, böcekleri incelemek, kumda pislenmek…Onun için aslında tüm tatil paketi çok eğlenceli. Benim için eğlenceli dersem geçmişte yaşadığım onca Bodrum gecesine, gündüzüne biraz ayıp etmiş olurum. Dün akşam Melis’in Yalıkavak’taki çocuk bahçesinde oradan oraya koşmasını takip ederken bir an düşündüm “Şu kayaların, denizlerin bir dili olsa da konuşsa” diye…
Her yaşın başka güzelliği var klişesine gerçekten inanıyorum. Geçmişte yaşamış olduğum her yaşın tadını çıkarabilme şansına sahip olduğum için içim rahat, geçmişe dönmeyi istemem. O zamanki koşturmacayı şu an yapmam zaten fiziksel olarak bana ağır gelirdi. Bunları düşünerek kendimi kandırıyor olsam da olmasam da kesin olan birşey var; o da benim Bodrum’umun artık tarih olduğu. Şimdi kızımın Bodrum’unu yaşıyorum. Bunları hissetmek ne kadar can acıtıcı olsa da, aynı zamanda inanılmaz derecede zevkli. Onun gözünde dünyayı keşfetmenin pırıltısını görmek var ya, kimbilir kaç Apple Martini’ye bedel!
July 6, 2010
Bu akşam yemeğimizi yerken 2 haftadır belli aralıklarla duyduğumuz anonsu duyduk. Akan küçük bir şelaleyi andıran şıkırtı sesi ve arkasından: “Ben çişimi yaptım!”
Küçük popoyu sadece Minnie Mouse’lu donlara emanet ettiğimizden beri günde üç dört kez elimizde havlularla yer siliyoruz. Melis tutmaya çalıştığının ilk çeyreğini halılara veya parkeye, geri kalanını da oturağına yapmayı tercih ediyor. Başlangıç için bu da bir şey diyoruz ve moralimizi bozmuyoruz.
Geçen gün “Cemile” kitap serisinden konuyla ilgili kitabı alıp eve gittim. Kitapta yanlışlıkla altına kaçıran Cemile ailesinin ve arkadaşlarının yine kendisine bebek gibi davranacaklarından dolayı çok üzülüyor. Melis’e pozitif etkisi olacağını zannederken bir baktım yanımda kitabı üçüncü kez okutan kızım koltuğun üzerine yapacağını yapmış bile! Niye önceden söylemediğini sorunca,
“Cemile de altına yapıyor, ben de yapıyorum” diye cevap verdi küçük sincap…
Kendimi çok akıllı zannederek bu kitabı bulup eve getirdiğime mi yansam, Melis’in bebekliğinden beri hiç leke yapmamayı başardığımız koltuğun üzerindeki ıslak daireye mi yansam diye düşünürken, bakıcımız Ayşe’den gelen yorumla olay iyice boyut değiştirdi. Biz Melis’in çişini tuvalete yapmayı öğrettiğimizi herkese söylediğimiz için nazar değmiş, o yüzden 1 haftadır sadece donuna yapan kızım şimdi koltuğa yapıyormuş! Kız çocuğu bir haftadır tuvalete yapar da şimdi koltuğa bırakır o zaman nazarı anlarım da sadece üzerine çiş yapacağı tekstilin değişmesi nazarın nasıl göstergesi oluyor bilemedim.
Herşeye rağmen, Melis gece hariç artık bez takmıyor. Herkese de bunu söylemeyi ihmal etmiyor. Abla olduğunu, artık bez takmadığını anlatıyor defalarca. Hatta bugün bahçede oyun oynarken, kendini o kadar büyümüş hissetmiş olacak ki puantiyeli donunu da çıkarıp Ayşe’ye vermiş ve demiş ki:
“Artık buna da ihtiyacım yok!”
June 22, 2010
Biricik aşkınızı birgün hiç beklenmedik bir saatte eve gittiğinizde yatakta bir başkasıyla kıkırdarken bastığınızda ne hissedersiniz? Hele hele bu bir başkası uzunca bir süredir hayatınızın aşkı için kendinize rakip olarak gördüğünüz biriyse? Yaşayanlar bilirler; anlattığım anne-çocuk-bakıcı üçgeninde yaşananlardan bir sahne! Bir baskın sırasında bir baktım, sevgili kızım Melis, bana karşı olan ve Orta Avrupa’dan gelen genlerinin dondurucu etkisiyle olduğunu zannettiğim “Vallahi öptürmem, ölürsün aşkımdan” tutumunu bırakmış; bakıcısı Ayşe’nin yatağında bir güzel onunla oynaşıyor! Delirdim! Sonrasını hiç anlatmıyım. Ayşe hemen “Ne desen haklısın!” diye suçunu kabul etti. “Ey sevgili, sen niye sırıtıyorsun, komik birşey mi var?” diye Melis’e döndüm. Gördüm ki mesafeli kızımın yerinde yeller esiyor, mıncıklanmaktan pelteye dönmüş. 1,5 sene önce yaşadığım bu olayı şimdi gülümseyerek hatırlıyorum, ne olgunluk!
Değişik bir ilişki anne-bakıcı ilişkisi… Hayattaki en büyük sevginizi sizinle hergün paylaşan biri var ve siz bir de üstüne para veriyorsunuz. Siz sevginizi paylaşmayı öğrenene kadar; siz çocuğunuzun bazen uykusundan bakıcısının ismini söylerek uyanmasına alışana kadar zorlayıcı bir ilişki. Sadece çocuğunuz alışmıyor üstelik, bir de bakıyorsunuz evin ferdi olmuş bakıcınız ve siz de alışıvermişsiniz onunla yaptığınız muhabbetlere, çocuğunuzun dertlerini başarılarını paylaşmaya ve hatta eve girdiğinizde aldığınız kokusuna. Ben bakıcılarla yaşamıma evimde 7/24 kalan Ayşe ile başladım, 18 aydan sonra Melis’i gündüz saatlerinde gelen Serda’ya devrettim. Şimdi yine 24 saatli birine ihtiyaç duyduğumu anlayıp Ayşe’ye geri döndüm. Bazı arkadaşlarım ise sürekli bakıcı değiştiriyorlar. Şanssızlık da olabilir ama içten içe çocukların annenin uzantısı olarak gördükleri bakıcılarının değiştirilmesindeki sebebin bazen kıskançlık olduğunu düşünmeden edemiyorum. 13 tane bakıcı değiştireni bile biliyorum!
Bakıcınızı işten çıkardıktan sonra arkadaşlarınızın sizi arayıp onun telefonunu istemesi durumunda ise, sanki bir gün önce ayrıldığınız erkek arkadaşınızın telefonu isteniyormuş gibi hissedeniniz oldu mu? Demek ki içten içe gözü varmış dediğiniz? Yasıma biraz saygı duyup hemen aramasaydınız diye hissedeniniz? Ama eski sevgilinizle ilişkiyi bitiren sizdiniz, vermelisiniz telefonunu artık yeni olasılıklara. Zaten iyiliğini de istersiniz. O zaman veriyorum ilanı: Kızımın gündüzlü bakıcısı Serda iş arıyor. Her türlü tavsiye ederim. Bir arkadaş olarak, çocuğunuza yol gösterici olarak, evin düzenini siz işteyken sağlayan kadın olarak…Benimle kontak kurmanız dileğiyle!
June 11, 2010
Bebeklikten çocukluğa her geçen gün bir başka sürprizleri oluyor ufaklıkların. Herşey daha zorlaşacak diyenleri onaylıyorum. Ama ben zoru sevdiğimden midir bilmem, her geçen günün daha da eğlenceli olduğuna inanıyorum. Özellikle de konuşmaya başladıktan sonra, işin keyfi bir başka oluyor. Benim hatırlayabildiğim sadece birkaç eğlenceli andan örnek vermek istersem:
- Yanlışlıkla parmağını gözüne soktuktan sonra gözleri sulanır. Hiç üzgün olmamasına rağmen gözyaşının akmasına şaşıran Melis sorar :
“Anne, ben neden ağlıyorum ?”
- Tencereyi kıran annesinin karşısına geçer : “Ben kırmıyorum, abla (bakıcısı) kırmıyor. Peki sen niye kırıyorsun ? ” diye hesap sorar.
Annesi cevap verir :
“Ne yapayım yani, kırdım diye oturup ağlıyım mı ?”
Melis annesine müşvik bir şekilde devam eder :
“Önemli değil anne, üzülme sen ! ”
- Bahçede yerde otururan annesinin yanına gelir, elini omuzuna koyar ve der ki :
“Bana bak ! Ben şimdi evden kovayı, küreği alıcam. Beni anladın mı ?”
- Annesi arabayla bir tümseğin üzerinden geçince der ki: “Pluf diye geçtik. Şimdi bize bir pompa lazım artık ! ”
- Anneannesine kafa tutar :
“Anane, sen Almanca bilmiyorsun, sen sadece Türkçe biliyorsun”.
Aneanne küçük torununun altında kalır mı:
“Ama ben de İngilizce biliyorum” der.
Melis sorar:
“Bil o zaman, top de”
Anneanne tüm İngilizce yeteneğini konuşturur:
“Ball” diye cevaplar.
Melis düşünür:
“Evet olabilir anane, almanca ball; o zaman İngilizce de ball olabilir!”
- Annesinin ve anneannesinin elini tuttuktan sonra der ki: “Sonunda başardık!”
- Sabah annesi işe giderken :
“Anne, işe gitme bugün ne olur. ”
“Gitmek zorundayım canım. ”
“Anne işe gitmek zorunda değilsin. Ama gidersen o zaman ben de gelicem”.
- “Anne, Mickey Mouse seyretmek istiyorum.”
“Hayır, bugün seyrettin, ikinci defa olmaz.”
Melis eline kumandayı alır, sesini yumuşatıp gülümseyerek sanki bambaşka bir teklifle geliyor mu gibi şansını tekrar dener:
“Anne, eğer istersen bu yeşil düğmeye basıp Mickey Mouse’u açabilirsin. Sonra da seyrederiz beraber.”
- Melis 2,5 yaşında biyolojiye ilgi sarar:
“Anne, ben yumurtadan mı çıktım, senin karnından mı?”
- “Anne, balonlar en çok neyi sever?”
“Bilmem, seni mi severler?”
“Hayııır, havayı!”
- “Anne, balık yemek istiyorum”
“Parmak balık (İglo-fish fingers) mı?”
“Hayır, kuyruklu balık!”
May 25, 2010
1- Kendimi korkusuz hissettiğim birçok şeyden artık korkar oldum. ( Melis’e hamile kaldığımdan beri denizde yalnız yüzemiyorum.)
2- Bir çocuk sahibi olunca yapacağımı düşündüğüm fedakarlıkların çoğunu artık fedakarlık olarak değil, hayatın bir parçası olarak görmeye başladım.
3- Sokakta gördüğüm tüm köpekleri içime sokasım gelirken, artık bana sadece “kopek” gibi göründüklerini fark ettim.
4- Anne olmadan önce Cuma akşamı saat 8’de yatsam dünyam durur gibi hissederim. Artık böyle bir Cuma akşamı aktivitesinin son derece normal olduğunu düşünüyorum.
5- En sonunda (!) vücuduma gayet saygı duymaya başladım.
6- Annemi daha farklı bir şekilde anlar ve sever oldum.
7- Birisini günde 560.875.564.586 defa düşünür oldum.
8- Her başlayan günün sürprizlerle geldiğini; çocuklarla beraber olunca hiçbirşeyin sürpriz olmaması gerektiğini anladım.
9- Doğu ve batının neresi olduğunu hiç bilmezken, evimizin salonunun güneşin doğduğu yöne baktığını fark ettim.
10- Bir insana olan sevginin tüm zorluklara rağmen sonsuz ve zamana karşı aşınmaz olabildiğini gördüm.
11- Hayatta ilk kez 50 kg’nin üstünü görmenin ne kadar çok şeye değdiğini fark ettim.
12- Bir kadının göğüslerinin ne kadar işlevsel olduğunu anlayıp erotik dergilerde çıplak göğüslere bakmanın ne kadar acıklı ve komik olduğunu fark ettim.
13- Sokakta hiç tahmin etmeyeceğin insanlardan ne yardımlar gelebileceğini ve asıl destek beklediklerinin nasıl köstek olabileceğini gördüm.
14- 10 dakikayı aşan banyo deneyiminin ne kadar lüks olduğunu anladım.
15- Anne olmadan önce bir çocuğun ağlama sesine ne kadar sinir oluyorduysam, anne olduktan sonra o kadar üzülmeye başladım.
16- Diş deyip geçmemek gerektiğini, çıkarken herbiri için uyanık kalan gecelerden anladım.
17- Kaka yapmanın ve gaz çıkarmanın ne kadar alkışlanası şeyler olduğunu gördüm.
(Çekinmeden ek yapınız:)
May 7, 2010
Bugün yazacaklarımdan dolayı mutsuz, umutsuz olduğum zannedilmesin. Tam tersi, öğlen yarım saatliğine yüzüp boyun ağrımı bertaraf edebildiğim için son derece pozitifim. Ama bir süredir kafamı taktığım konuyu yazmak için de bugünden daha iyi bir gün olamaz. Sebebine gelince… Yazacaklarım iç açıcı değil. Aslında yazıp yazmamakta bir süredir tereddüt ettiğim bir konu. Sadece şu anda, günün nihayetlenmekte olduğu akşamüzerinde, sevgili dostumu akşam yemeği için beklerken yazmaya başlayabileceğim türden birşeyler…
Aile nedir? Aileyi kurmak için ilk adımlar ne düşünülerek ve hissedilerek atılır? Evlilik aşk ile başlaması gereken bir kurum mu? Yoksa evlilik ileride iyi bir ortaklığı kurabileceğiniz birini bulmakla başlaması gereken bir başlangıç mı? Ortaklık diyorum çünkü biz çalışan, eğitimli kadınlar erkeklerin masaya ekmek koyan aile ferdi olma onurlarını onların ellerinden aldık. Sonra çocuk yaptık ve dedik ki: “Eti senin kemiği benim. Ebeveynlik ortaklığımızın bir parçası, çocuk bakımı ortak olacak. “ Ama ne oldu? Hangimiz babaya bıraktığımız işin yapılışını beğendik? Burun kıvırmaktan başka ne yaptık? Teşekkür kaç kere ettik? Çalışan annenin boynu niye kalın, her işi kendi yapar da öyle diye yeni bir tarzla herşeyi aynı anda kendi başımıza yapmaya çalıştık. Sonra dönüp baktık, girdiğimiz ortaklığın ana kuruluş sözleşmesinde böyle yazmıyordu diye mutsuz olduk.
Anne olunca çalışmamayı seçenlerimizin evinde ne oldu? Bu sefer kocalar ailesine güvenli bir gelecek vermek çabasıyla, uzun saatler çalışmaya başladılar. Başta anlaştıkları bu değildi. Hani bir elin nesi iki elin sesi vardı? Karısı, çocuğu mutlu ve güvende olursa tüm bunlara değer diye düşündü belki de bu sorumluluğun altına girerken ve ses çıkarmadı. Peki karısı mutlu oldu mu? Olmadı. Tek kişilik gelir bazen ona yetmedi. Bazen yettiyse de üniversite sıralarında hayalini kurduğu hayat bu değildi. Kocasının tatminsizlik veya hayal kırıklıklarıyla uğraşamayacak kadar tatminsiz ve hayal kırıklığı içerisindeydi.
Kağıtlar dağıtıldığında, bakıyorum da artık kimsenin iyi bir eli yok. Hem kadın hem erkeğin çalıştığı evlerde kimsenin birbirine itina gösterecek zamanı yok. Sadece erkeğin çalıştığı evlerde ise kimse tatmin değil. Etrafımda gördüğüm çocuğu olan çiflerin sürekli bir savaş içerisinde oldukları. Herşey pazarlık konusu. Kronik ve yoğunluğu düşük olan bir çatışma bu. Kim Pazar sabahı gazetenin tümünü okuyabildi? Spora gitti? Banyoya yalnız girebildi? Kim daha fazla şeyden vazgeçti? Kim daha iyi bir anlaşmaya gidecek? Bugün? Bu hafta? Gelecek ay?
Bazen “tipik” anne görüntülü kadınları düşünüyorum. Niye çekici olmaktan korkar anneler? Niye kendilerini, kadın gibi hisetmeyi bir tarafa bırakırlar? İçlerinde hala bir tarafta olması ihitmali bulunan “şeytani” hisleri uyandırmaya karşı giyinilmiş bir zırh mı yoksa üzerlerindeki keyifsiz, köhne kıyafetler? Bu hislerin dile gelip eski zamanları, daha geniş ufukları, daha büyük hayalleri-ve daha mutlu evlilikleri hatırlatacağından mı korkarlar?
Çıkardığım kıssadan hisse, cinselliğimizi unutunca, tüm ihtiyaçlarımızın, arzularımızın düğmesini de kapalı konumuna çeviriyoruz. Kendimizi daha büyük hayal kırıklıklarından böyle koruyoruz. “Tipik” anne gibi gösterişsiz görünerek daha huzurlu ve güvenli hayatımızı sürdürebiliyoruz. Pandora’nın kutusunu açmak istemeyiz. Zaten bunun ne anlamı olur ki? Orada bulacağımızla uğraşacak ne vaktimiz ne de enerjimiz var.
Yapılacaklar listemiz o kadar uzun ki…
April 21, 2010
Birçok şey yazılıp çiziliyor çalışan anne olmanın zorluklarına dair. Ofisten çıkıp eve gidince ikinci vardiyaya başlamak, haftasonu dinlenmek yerine tüm haftadan daha çok yorulmak küçük çaplı trajedyalar. Bana kalırsa, çalışan annenin asıl dramı çocuğu hasta olunca başlar.
Ateşin çıkmaya devam edip inmek bilmediği gecelerde bazen mısır patlatıp Mickey Mouse seyrederek geçirilen bir saat, üzerine çadırda oturup çay içilen yarım saat, üzerine su veya süt almak üzere yatak odasından mutfağa yapılan gece yürüyüşleri birleşip gözünüzün altına bir çentik atar her hastalık dönümünde. Sabahları çalmadan önce uyandığınız alarmın sesi bilmem kaç dakika yankılanır durur kulağınızda uzaklardan bir yerden.
“Anne, sana sarılmak istiyorum!” diye sizin göğsünüzden başını ayırmak istemeyen çocuğunuzu gözyaşları içerisinde bırakıp evden ofise yol alırken çekilen azap…Sadece sizin varlığınızda huzur bulduğunu bildiğiniz küçük hasta vücudun nasıl olduğunu merak ederek geçirdiğiniz en az 10 saat… Akşam eve döndüğünüzde, onu zor zamanında yalnız bırakmanıza rağmen, yüzünüzü tekrar gördüğünde parlayan iki gözün içinizi daha da burkması…
“Çalışma hayatıyla anneliğin dengesini bulmak lazım” diyoruz ya… Hastalıkta, sağlıkta dengeyi bulanınız var mı gerçekten? Ben bulamadım da…Bulduğumu zannettiğim zamanlar hep iyi günler. Bu gece benim dengenin yerinde yeller esiyor. Suçluluk, vicdan azabı kol kola girmiş üniversite diplomamın önünde volta atıp bordroma bakarak alay ediyorlar. Böyle uykusuz gecelerde iyice güçleniyor, içimdeki idealist çalışan kadın ruhunu küçük duruma düşürmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Bir kum torbası alsam assam diyorum çalışma odama. Gremlinlerimin içimde koşuşturduğu böyle zamanlarda biraz yumruk sallarsam yine dengeyi bulur muyum acaba?
Bir elimde derece,
Bir elimde Peditus
3 saatte 1 İbufen ile Calpol
39’un üzerindeyse Paranox fitil
Sakın bol su vermeyi unutma…
April 14, 2010
Kim derdi ki benim gibi “kurtlu” birisi yatağa girdiğinde kafası yastığa 5 kala uyuyacak? Eskiden yatağa giriş saatim ile uyuyuşum arasında yarım saat olurdu. Melis doğduğundan beri uykusuzluk sorunumu çok şükür yendim. Artık tam tersi, aldığım uyku yetmiyor. Geçen hafta 2 senedir uyuyamıyorum diye arkadaşıma yakınırken, gözlerimin dolduğu bile oldu.
Bebeğimiz varken, biz annelerin gecede 3-4 kez kalkmamıza normal gözle bakılıyor. Bebek 1 yaşına geldikten sonra bu durum değişmiyorsa, bir yerlerde hata var deniyor çocuk uykusuna dair yazılan yazılarda. Kendi tabirimce “Bırak, çatlayana kadar ağlasın” modeli uyku öğretme daha çok tercih ediliyor yurtdışında. “Bebeğin karnı toksa, altı temizse, hasta değilse, ağlamasında sakınca yoktur, bırakın yanına gitmeyin” diye de bu model destekleniyor. Benim kalbimin kaldıramadığı bir sistem bu. Bu işin doğrusunun, yanlışının olduğunu ise zaten düşünmüyorum. Bebek ağlarken arada bir yanına uğrayarak en sonunda pes edip uykuya düşmesini öğretmek, kabul etmeliyim ki çok daha çabuk öğreniliyor bebekler tarafından. Bunu deneyen tanıdıklarım şimdi koyuyorlar çocuklarını belli bir saatte yatağa, arkalarına bakmadan odadan çıkıp akşamlarını yaşamaya devam ediyorlar.
Pişman mıyım böyle yapmadığıma? Doğumundan beri kızımın uyuması için her akşam gayret sarfetmeme rağmen bu konuda pişman değilim. Ben ona her konuda sabır gösterdim, hala gösteriyorum. Hiç kolay olmuyor, kendimle çok mücadele ettiğim oluyor. Kendi yapmak istediklerimi geriye atıp, kızımın ihtiyaçlarını öncelik haline getirmek çoğu zaman zor oluyor. Ama tüm bunların karşılığını annesinin her sesi üzgün çıktığında veya annesinin her canı acıdığında, gelip “merak etme anneciğim” diyerek annesine öpücükler veren kızımdan fazlasıyla görebildiğime inanıyorum; henüz 2 yaşında olduğu göz önüne alınırsa.
Yaklaşık iki ay önce, ne zamandır benim yatağımda uyumaya alışmış olan kızımı kendi stilimde uyku konusunda eğitmeye karar verdim. İşe kendi yatağında uyumaya alıştırmakla başlamak istedim. Ancak emzik bıraktırma ile aynı döneme denk gelince, Melis’in buna karşı aşırı bir direnciyle karşılaştım ve erteleme kararı aldım. Artık emziği tamamen unuttuğuna inandığım son iki haftaya kadar benim yanımda yatmasına izin verdim. İki hafta önce, yatağına yönlendirme konusunda çalışmalarım yine başladı. Öncelikle yatağını bebek yatağından büyük yatağına çevirdim. Sonra, çok sevdiği çizgi film karakterleri olan yatak örtüsü alıp yatağını cazip hale getirdim. İki haftadır kızım yatağında yatmaya alıştı. Bu hafta ben yanında yatmadan, sadece odasındaki koltukta oturarak uyumasını sağlamaya çalışacağım. İki hafta sonra ise istikamet odasının dışına çıkmak olacak benim için.
Bu şekilde ona kendi odasına, kendi başına uyumayı öğretebilmeyi ümit ediyorum. Yalnız kendime bunu nasıl öğreteceğimi bilmiyorum. Geçen akşam odasına girip yatağında yalnız başına uyuyan küçük sincabı görünce girdim yanına uzandım. Sonra, kendime gelmek için telkinlerde bulunup yatağıma geçtim. Önümüzdeki ay umarım hem Melis hem de annesi ayrı uyumaya alışacaklar…
March 29, 2010
Günümüz medyası anneliği öyle pazarlamaya başladı ki sanki kadınlar sadece anne olmak için doğmuşlar. Anne olmayan kadınlar, (olamayan veya olmamayı seçen, hiç fark etmez) nereye baksalar, sanki çocuk sahibi olmak tüm galaksinin en keyifli, en tatmin edici deneyimiymiş gibi gülünç olan romantik resimler ve reklamlarla çevriliyorlar. Annelik furyası, toplumun baskısıyla da birleşince, sanırsınız yanında salyası akan veya elektrik prizine parmağını sokan bir yaratığı olmayan kadınlar, iflasın eşiğinde, bomboş bir hayata doğru ilerliyorlar!
Medyayı bu baskıları yaparken bir parça anlayabiliyorum. Öyle büyük para var ki anneliğin bu şekilde özendirilmesinin sonunda… Bebek ve çocuk pazarı her yıl daha önce akla ihtiyaç olduğu gelmeyen buluşlarla bir çığ gibi büyüyen bir tuzak haline geliyor. Peki ya toplum? Bir kadın anne olmamaya karar verirse, bencil mi oluyor? Anne-baba olmayı çok sencil nedenlerle mi istemiş peki anne-baba olanlar? İleride yalnız kalmak istemediği için veya yaşlandığında bir bakanı olsun diye çocuk yapmaya karar veren hiç olmamış mi?
Bir de magazin sayfalarında yer alan manken ve film yıldızlarının haberleri var insanı kışkırtan. Bir kere hem anne olup hem de hala kadınsılığını koruyabilmiş olmak, muhakkak haberin başlığı oluyor. Bu yazılar, “Hala eskisi gibi seksi olan X” veya “Anne olduktan daha da dişi olan Y” şeklinde başlamazsa olmaz ! Genellikle anneliklerinin 3. ila 6. ayında son derece iddialı kıyafetler giyip poz veren bu ünlülere bakınca kendimle ilgili sorular üşüşüyordu kafama Melis yeni doğmuşken. Gerçi halimden çok memnumdum. Anne olduğum için, üstelik bir kızım olduğu için son derece gururluydum. Ama yine de seksi hissetmek şöyle dursun, aynanın karşısından gözümü kapayıp geçmek istiyordum. Bir de o talihsiz demeçler yok mu verdikleri! “Oğlumun gece vakti sesini duyunca, yüzümde gülümseme beliriyor, hemen yanına gidiyorum”. “Hayatımı ona adamış olmak yaptığım en iyi iş” vs vs. Ben de mi bir acayiplik var, gecenin ortasında uykumun bölünmesinden nefret ederken veya hayatımın tamamını çocuğumun veya onun bakımıyla ilgili detayların kaplamasına izin vermezken? Sinir krizi hiç mi geçirmez bu ünlü anneler? Hiç mi bunlardan bahsedip, anneliği ütopik bir yere koymaktan vazgeçmek istemez medya kaynakları?
Yaratılan başka bir suni müzakere konusu ise çalışan anne olmak ya da olmamak…Hangi gruptan olunduğu fark etmiyor, hiçbir annenin hayatı kolay değil. Bence kesin olan tek şey, bu iki grubun hiçbir zaman tam olarak birbirini anlayamayacağı ve birbirlerinin doğrularına her zaman şüphe ile yaklaşacakları. Çünkü konuyla ilgili tüm açıklamlar ve yazılar bizim bunu sadece bir tercih olarak görmemizi engelemeye çalışıyor. İçten içe işlenen, kadının evde kalıp çocuklarına annelik yapması. Kolay olan bu olduğundan değil, mağara düzeninin hala korunmaya çalışılmasında birçok çıkar sahibinin olmasından…
Tüm bu medya bombardımanının, anneliği bir süredir olduğundan daha da zor hale getirdiğini görüyorum. Çocuklarımızın yemeğini hazırlayıp önlerine koymak artık yeterli olmuyor. Gazetelere ve dergilere bakılırsa, havuçlardan küçük heykecikler yapıp, tabak üzerine ekmek, zeytin, marmelattan ev dizayn etmemiz gerekiyor …Bu arada evimizi “Evim” türü dergilerdeki gibi dekore etmemiz, kendimizi “Women’s Health”gibi dergilerin kapaklarında yer alan bayanlar gibi fit tutmamız ve herşeye rağmen “Parents” türevi dergilerde yer alan ünlüler gibi yüzümüzde Monalisa gülümsememizi korumamız gerekiyor. İyi bir anne olmak yetmiyor; en iyi anne kim olacak yarışmasını da kazanmak gerekiyor.
Kafamıza sokulmaya çalışanlara karşı durabilmek, çocuk istememek veya çocuğu varsa da mükemmel anne olmaya çalışmayıp gün gelip eşini, gün gelip kendini çocuğunun önüne koyabilmek, naçizane düşünceme göre, kadının kendine olan güveninin ürünü. “The Bitch in the House” kitabının yazarı Kristin van Ogtrop’un yazdığı çok güzel bir cümle var: “Çocuklarımı çok seviyorum ama onlara olan sevgim hiçbir zaman mükemmel olmayacak!” Katılıyorum ve buna katıldığım için de geceleri uyanıp bebeğini emzirmeye bayılan ünlü bayandan daha kötü bir anne olmuyorum.
Bu yazı burada bitmez, daha devam edecek..
March 1, 2010
Bu aralar ya ben alim olucam ya eşim alkolik!
Sebebi?
Melis’e tek başına ve kendi yatağında uyumayı öğretmeyi çalışıyoruz.
Aslında Melis gayet güzel kendi yatağında uyuyan bir bebekti. Edebini bizzat bozdum! Eşimin 10 günlüğüne olmadığı bir dönemdi. Geceleri 2-3 kez uyandığı için yatak odasına gidip gelmekten üşendiğimden yatağıma aldım. 10 gün boyunca annesinin kokusunu alarak, ona sarılarak yatmanın keyfine varınca, tabii ki Melis Hanım yatağımdan çıkmaz oldu. Benim de kolayıma geldi açıkçası. Ben yanına yatıp uyurken, o da kendi kendine uyudu. Hiç uğraş vermedim Melis’i uyutmak için. Ama baktım ki itiş tepiş uyumak artık boyun sağlığımı tehdit ediyor ve ben sabahları dayak yemiş gibi uyanıyorum; bu işe bir son vermek gerektiğini anladım.
10 gündür Melis kendi yatağında, ben odasında olmadan uyuyor. Tabii tamamen yok olmuş değilim. Çoğu zaman ben, bazen babası, yatağında ayağa kalktığında bizi göreceği şekilde koridorda oturup bekliyoruz uyumasını. Bu süre bazen 1 saat, bazen 1,5 saati bulduğundan, zamanı efektif geçirmek için ben kitap okuyorum, eşimde elinde bira şişesiyle oturuyor. Bugün kitap keyfime kuruyemiş ve bir kadeh şarabı da ekledim. Gündüz kendimi “Melis uyurken, acaba bu akşam ne okusam?” diye düşünürken buldum. Kitap okumak mazereti ne olursa olsun çok güzel, bana da çok iyi geliyor. Yalnız yine de bazen tahammül sınırlarımı zorluyor Melis’in uyuma seansları.
Asıl sorunu yaratan, biz uyumayı sil baştan öğretirken, bakıcımızın da Melis’i emzikten soğutmak için harekete geçmesi oldu. Birgün Melis’in ısırıp deldiği emziklere tel şehriyeler koyup, emziklerinin kurtlandığını söyleyince, Melis dehşet içinde emzikleri çöpe atmış. O gün bugündür, Melis’i uyutmak daha da zor oldu. Bir kere, her gece sanki hiç duymamışım gibi bana emziklerinin başına gelenleri tekrar tekrar anlatıyor. Sonra da uyurken bunları sayıklamaya devam ediyor. Uyumakta bu kadar zorlanmasının en büyük sebebinin emziklerinden uzak kalmış olduğunu tahmin ediyorum. Bir de annesinden uzak uyumaya çalışmak tuz biber ekti Melis’in uyku sorununun üzerine.
Melis kendi kendine, yatağında ve emziksiz uyumayı öğrenecek elbet. Zor olacak ama bu dönem birgün geride kalacak ve ben dönüp bu yazdıklarımı okuduğumda belki bugünlerde nasıl çaresiz olduğumu bile hatırlamayacağım. Ama geçen on günün bana öğrettiği dersi hiç unutmayacağım: Bir daha, çocuğumun hayatında radikal bir değişiklik yaparken, etraftaki diğer değişkenlerle oynamayacağıma ve oynatmayacağıma söz veriyorum.
February 8, 2010
Haftasonu, Katherine Ellison’un “The Mommy Brain: How Motherhood Makes Us Smarter” kitabından bazı alıntılar okudum. Sonuna kadar katılıyorum, annelik insanı daha zeki kılıyor. Yalnız benim burada zekadan anladığım IQ artışından ziyade; daha çok verimlilik, sezgilerde ve duygusal zekada artış, daha esnek olabilmek demek.
Sezgiler derken aklıma ilk gelen hamileliğimin 2. ayında katıldığım bir yemek daveti geliyor. Eski şirketimin genel müdürü elemanları için özel makarna çeşitlerinden pişirmişti. Herkes afiyetle yedi;ben hariç. “Bu makarna çok acı, siz fark etmiyor musunuz?” diye sızlandım. İki çatal yedim ve bıraktım. Sonradan ortaya çıktı ki makarna sosu yapımında bol bol şarap kullanılmış. Hamileliğim tat alma sezgimi öyle güzel arttırmıştı ki vücuduma alkol almamı engelledi.
Yapılan araştırmalara göre, anneler motivasyon, korkusuzluk, birden fazla işi aynı anda yapabilme ve stresle başa çıkabilme konusunda bir artış yaşayabiliyorlar. Bana çok heyecan veren yeni bir araştırmaya göre ise kadınların doğum ve emzirme sırasında salgıladıkları oxytocin hormonu annelerin öğrenme ve hafıza kapasitelerini arttırıyor.
Gerçi bana soracak olursanız,anneliğin faydalarından en açık seçik görüneni duygusal zekadaki artış. İlk defa anne olduktan sonra hayata bir başkasının gözüyle bakmaya başladım. Düşünün; hayatımız boyunca herhangi bir insanla herhangi bir sebepten anlaşamadığımızda kimbilir kaç defa arkamızı dönüp gitmişizdir. Açıkçası benim listemdeki isimleri say say bitmiyor. Ama çocuğunuzu terk edip gidemiyorsunuz; en azından iyi bir anne olmak istiyorsanız… Onun yerine, onun bakış açısını yakalayabilmek için zihninizi esnetmeniz gerekiyor. Ne mutlu ki ben bunu anne olmadan da becerebilen dostlara sahibim. Ama benim gibi anne olmadan önce duygusallığı ikinci sınıf bir özellik gören bir insandaki değişiklik son derece açık; üstelik kendi kendime bunu itiraf etmem yetmiyor, cümle alemle de paylaşıyorum tüm bu duyguları…Bir arkadaşım bana “Sana ne oldu, eskiden kartal gibiydin, şimdi serçeye döndün!” dedi bir kez. Tabii bu iyi birşey mi bilmem ama işte öyle oldum… En azından artık film seyrederken ağlayabiliyorum, boğazım düğüm düğüm oturmuyorum sinema salonunun ortasında.
Etrafımdaki bazı arkadaşlarım nasıl olup da birçok şeye aynı anda yetişebildiğimi merak ediyorlar. Bence anne olarak boşa harcayacağım zamanın olmadığını fark etmemden kaynaklanıyor bu kadar yere elimin yetişebiliyor olmam. Zamanımı eskisinden çok daha iyi yönetebilmeye başladım. Evim birdenbire kaotik bir hale girebildiği için artık kaosu ve zor insanları da daha kolay göğüsleyebildiğime inanıyorum.Eski Amerikan Dışişleri Bakanı Madeline Albright’a anne olmanın hangi yönünün ona iş hayatında faydalı olduğu sorulduğunda şöyle cevap vermiş: “İnsanların birbiriyle güzellikle oynamasını sağlamak”!
January 29, 2010
Bu sabah saat 6’da kalktım. 2 sene önce de öyle yapmıştım. Birkaç saat sonra doğacak olan kızımı en sonunda görebileceğimi düşününce daha fazla uyku tutmamıştı. Mutlu olmam gerekirdi, hiç de hoşlanmadığım 9 aylık yolculuk sonuna gelmişti. Ama ben düşünmezsem, endişe etmezsem yaşayamam ki…Karnımı kucaklayıp bir saat boyunca salonda oturdum. Narkoz almak riskliyse, ben iyi olacak mıyım; ben iyi olmazsam ona kim bakar, bebek iyi olacak mı gibi temel endişelerin üzerinden geçtikten sonra, başladım estetik kaygılara: Bebeğim kime benzeyecek, hiçbir iz olmayan vücudumda sezeryan izi ne kadar belli olacak… Ben hayatımda aynı gün içerisinde hiç bu kadar çok endişeyle karşı karşıya kalmamıştım.
Sonra sevgili, kaygısız eşim kalktı; sanki normal bir Pazar sabahı kahvaltıya gidiyormuşuz edasıyla aldı beni arabasına ve hastaneye gittik. Ailem orada bekliyordu. İlk defa bunca yakınım yanımda olmasına rağmen kendimi yapayalnız hissettim. Sonrasını yaşamış gibi değil de, seyretmiş olduğum bir film gibi hatırlıyorum. Saat 9 gibi gözümü kapattım ve tekrar açtığımda artık anne olmuştum. İş hayatında aldığım ve alacağım bütün terfilerden daha büyük bir terfiydi bu. Bu coşkuyla, doğum sonrası depresyonu denen şeyin yakınından bile geçmedim. Halbuki hazırlıklıydım. “Siyah Süt”ü okumuş, kendimi olacak her türlü ruh bozukluğuna hazırlamıştım. Ama olmadı. Uykusuzluk, can acısı… Zaten bunları da bekliyordum. Ben uykusuz kaldığından, emzirmekten dolayı çektikleri acılardan dolayı şok geçiren yeni anneleri bazen anlayamıyor, hamileyken hiç mi ev ödevlerini yapmadılar diye şaşırıyorum. Günde 4-5 saatten fazla uyumayacağımı da, emzirmekten dolayı kaçınılmaz olan can acısından da haberdar olarak başladım herşeye. Belki o yüzden doğuma güle oynaya giren annelerden olmadım, ellerim buz gibi kesti, kulaklarım uğuldadı narkoz verilene kadar. Belki de ben doğum sonrası değil de, doğum öncesi sendromu geçirmişimdir 25 Ocak 2008′den bir hafta önce. Doğumdan sonraya sadece, yüzünü seyretmekten, nefesini duymaya çalışmaktan, uyumam gereken 3-4 saatlik gece uykusundan bile kendimi mahrum ettiğim kızımın tadını çıkarmak kaldı.
Bugün Melis 2 yaşına basıyor. 2 sene öncenin 2,75 kg’lik bebeği, dün benimle gülüp eğleniyordu. Ona sarılıp dedim ki “2 sene önce bugün hala benim içimdeydin”. Hiçbirşey anlamadığı gibi kucağımdan kaçmaya çalıştı. Ama ben bunu her sene söylemeye devam edeceğim. Taa ki benim için bugünün ne kadar özel olduğunu kızım da anlayana kadar! Şimdi düşünüyorum da, çocuklarının doğumgünlerinde niye anneler kutlanmaz? Asıl kutlanması gereken onlar! Bencilce mi? Belki…Ama bugün deliler gibi kutlamayı ve kutlanmayı isteyen benim!
January 25, 2010
Şu anda bana “çelişki ne?” diye sorsalar, şöyle cevap veririm: Sizi seven birinin (bu kızım olabilir) sevgisinden bunalmışken, onun sevgisinin başkasına (bu da babası olabilir) yönlendiğini gördüğünüzde hem biraz rahatlayıp hem de kıskanmanız… veya çocuğunuzu anneannesine gönderip sizin rahat rahat evde keyif yapacağınızı hayal ettiğiniz bir akşam boş eve girmenizle başlayıp sizi gördüğünde sevinçten çılgına dönen öbür yarınızın olmamasının boşluğuyla devam eden yarım kalmışlık hissi…
İstiyorum ki ben ve kardeşim evden gittiğimizde, annemin yaşadığı duygusal yıkım birgün benim de başıma gelmesin! İstiyorum ki günü gelip Melis benim kanatlarım altında yaşamaya son verdiğinde hayatım onsuz da anlamını korusun! İstiyorum ki karı-koca olarak Melissiz de bir anlam ifade edelim!
Ama sonra boş eve gelip kızım terlikleriyle karşılaşıyorum, panikle yatak odasına giriyorum. Taze pişmiş vanilyalı kurabiye gibi kokan odasındaki boş yatağını görüyorum. Panik oluyorum. Annemi arıyorum: “Biz kesin anlaşmamıştık Melis’in bu gece sende kalmasına” diyorum biraz sitemle. Tek dileğim Melis’in benim ismimi sayıklayıp anneannesinde uyumamış olması. Ama sorun yok…Bana kalan boş evin keyfini sürmek. Aksi gibi eşim de bu gece evde yok. Neyse ki internet var, neyse ki blogum var ve bloguma yorum yazan okuyanlarım var!
Şimdi hatırlamaya çalışıyorum, neydi benim yapmaya vakit bulamıyorum diye dönüp durduğum şeyler diye, ama bulamıyorum. Film seyredeyim diyorum; elimdeki bütün filmlere burun kıvırıyorum. Her Cuma öğle yemeği saatinde koşa koşa Gloria Jeans Cafe’ye okumaya gittiğim kitaplarıma bakıyorum; onlar da cezbetmiyor beni bu akşam.
Sakın kimse “Geç kalmışsın, sen çoktan kızının bağımlısı olmuşsun” demesin! Henüz pes etmiyorum. Ne zamandır mutfak çekmecelerinin dağınıklığından rahatsız oluyordum. CD’lerimin de çoğunun kabıyla içi karışmış durumda. Hem sonra, Melis’in resimlerini fotograf.com’a ne zamandır yükleyememiştim…Daha yapacak bir sürü şey çıkar! Hiç olmadı, atlarım arabaya alır kızımı getiririm uyurken evine. Ne var yani, bana özel gecelerin sonu gelmedi ya; başka zaman eğlenirim yalnızlığımla
January 15, 2010
Klasiktir çocuklara büyüyünce ne olmak istediklerini sormak. Bana da sordular, kardeşime de. Kardeşim anne olacağını söylerdi, daha birşey göremedik gerçi! Kariyer insanı annem ise üstelerdi “Anladık anne olacaksın, ama başka ne olmak istiyorsun?” diye. Benim de ipe sapa gelir bir cevap verdiğimi hatırlamıyorum. Oduncu olup odun kıracağımı da söyledim, manken olmak istediğimi de…
Üniversite sınavı yolcusuyken, annem ve babam tarafından bana uygun eğitimin işletme olduğuna karar verildi günün trendine göre. Okudum, iş kadını oldum. Bir kız çocuğu için annesi rol modeli oluyor çoğu zaman. Annem bana ve kızkardeşime çalışan anne modeli oldu senelerce. Zamanında bu ağır sıfatın altında ezilmemek için kendinden çok şey vermiş olmasına rağmen, beni de bu yolda gitmem konusunda hep yüreklendirdi. Birgün, evde kalıp çalışmamayı asla bir alternatif olarak düşünmedim, hala da düşünemem. Kariyer yapmayı senelerce herşeyin üstünde tuttum. Master yaptığım okulun yüzüğünü parmağıma taktığımda onun evlilik yapan arkadaşlarımın taktığı yüzükten çok daha anlamlı olduğuna inandım. Çok şükür hayatımda hiç iş aradığımı da hatırlamıyorum; hep işler beni buldu bir şekilde.
Aslında herşey iyi de gidiyordu. Taa ki 3 sene önce hamile kalana kadar! O zaman aklım başıma geldi. İçinde olduğum kariyerin içeriği olsun, gelmiş olduğum yer olsun; benim anneliğimin tadını çıkarmama ihtimal vermediğini ancak idrak edebildim. Anneliği kariyer planımın içine hiç almamıştım ki! Haftanın her günü full-time çalışmaktan dolayı, koştura koştura eve dönerek kızımla maksimum zaman yaratmaya uğraşıp (bazen iş dönüşünde, garajdan eve asansörü bile beklememek için merdiveni yürüyerek çıkmamdan anlaşılabileceği gibi) birşeyler paylaşmaya çalışmak, iş yerimde benden bekleneni yerine getirmek, arada sırada kadın olduğumu hatırlayıp kuaföre gitmek, spor yapmaya zaman yaratamak vs. esnasında ruhen ve bedenen o kadar yoruluyorum ki… Biraz hiperaktif sayılabilecek bir insan olduğumdan, herşeyi aynı anda yapabilmeye çalışmak benim nasıl olduğumu tanımlayan insanlar için (dün akşamki Inspiro sınıfımda 10 kişinin hakkımdaki yorumlarına göre) büyük bir disiplini, gücü, kararlılığı gerektiriyor. Bence? Tüm bu özelliklerim benden keyfimi alıp götürüyor. Nereden mi anladım? Geçen ay sürekli kahkalarla konuşan bir arkadaşımla telefonda laflarken, ona eşlik etmekte ne kadar zorlandığımı fark ettim. Benim hayatımda kahkaha atmak artık lüks oluvermiş, şimdi fark ediyorum.
Bütün bunların sebebinin yapmış olduğum iş seçimi olduğunu görüyorum. En azından artık bana uymuyor. Bugünkü pişmanlığıma bakıp kızıma annesinden gelecek en iyi tavsiyenin iş seçimi konusunda olacağına inanıyorum. Ona iş hayatında erkek ve kadının eşit olduğu hikayesinin lüzumu olmayan feminist bir düşünce olduğunu anlatacağım. Anne olmak isteyen bir kadının meslek seçerken çalışma saatlerini esnetebileceği bir işi olmasının ne kadar önemli olduğunu söyleyeceğim. “Mimar ol, psikolog ol, öğretmen ol, anneannen gibi diş doktoru ol, istersen git sanat galerisi aç; ne istersen ol ama sonuçta kendi zamanının patronu ol” diye öğüt vereceğim.
January 12, 2010
Mutlu olmak için tutumumuz değişmeliymiş! Talihsiz olayları, bilinmezlikleri daha sakin, daha az sıkıntıyla karşılayabilmekmiş mutluluğa uzanan yolun başı. Geçen hafta şirketimizde liderlere yönelik bir seminer vardı. Show yapan psikolog özetle bunları söyledi. İlginç olan şu aralar okuduğum “Flow “ adlı kitapta yazanlarla çok paralel bir söylemdi. Sanırım içi son derece dolu cümlelerle dolu olan bu kitaptan alınma çok yer vardı 2 saatlik konuşmada.
Gelin görün ki okurken “İşte hayatın özü bu!” diye altını çizdiğim cümleler, kızım 31 Aralık akşamı 39 derece ateşle yanarken tamamen aklımdan çıkıyor. İki gün boyunca ateşini düşürememek, geceleri başında nöbet tutup neredeyse hiç uyuyamamak, uyurken bile kucağımdan inmek istemeyen kızımı taşırken belimin kırılacağı hissi… Uykusuzluk ve korku ile bezenmiş bir yetememezlik duygusu…Ben bunları olgunlukla karşılayamıyorum. Yeni yıl akşamı için ne kadar mütevazi olsa da, güzel planlarım vardı. Ertesi gün içinse kendimi şımartacak bir iki saat…Ama hepsi Melis’in inlemeleri, hiç durmayan öksürük nöbetleriyle o kadar anlamsızlaştı ki! Bir anneyseniz her zaman en beklenmeyeni beklemek gerekiyor. Tabii bunu ne kadar becerebildiğim ortada! Aslında hayatımızda kontrolümüz dışındaki faktörlerin bizi mutsuz etmemesi gerekiyor. Çok mantıklı! Ama… O kadar çok şey var ki şu üç nokta yerine koyabileceğim.
Anlaşılan daha olgunlaşmam gerekiyor. Şimdilik sadece bu kitabı okuyup altını çizmekle yetinebilirim.
January 5, 2010
Önceki yazılar