Anne olarak yaşam

Mutlu anne ütopyası

Mutlu olmak için tutumumuz değişmeliymiş! Talihsiz olayları, bilinmezlikleri daha sakin, daha az sıkıntıyla karşılayabilmekmiş mutluluğa uzanan yolun başı. Geçen hafta şirketimizde liderlere yönelik bir seminer vardı. Show yapan psikolog özetle bunları söyledi. İlginç olan şu aralar okuduğum “Flow “ adlı kitapta yazanlarla çok paralel bir söylemdi. Sanırım içi son derece dolu cümlelerle dolu olan bu kitaptan alınma çok yer vardı 2 saatlik konuşmada.

 Gelin görün ki okurken “İşte hayatın özü bu!” diye altını çizdiğim cümleler, kızım 31 Aralık akşamı 39 derece ateşle yanarken tamamen aklımdan çıkıyor. İki gün boyunca ateşini düşürememek, geceleri  başında nöbet tutup neredeyse hiç uyuyamamak, uyurken bile kucağımdan inmek istemeyen kızımı taşırken belimin kırılacağı hissi… Uykusuzluk ve korku ile bezenmiş bir yetememezlik duygusu…Ben bunları olgunlukla karşılayamıyorum. Yeni yıl akşamı için ne kadar mütevazi olsa da, güzel planlarım vardı. Ertesi gün içinse kendimi şımartacak bir iki saat…Ama hepsi Melis’in inlemeleri, hiç durmayan öksürük nöbetleriyle o kadar anlamsızlaştı ki! Bir anneyseniz her zaman en beklenmeyeni beklemek gerekiyor. Tabii bunu ne kadar becerebildiğim ortada! Aslında hayatımızda kontrolümüz dışındaki faktörlerin bizi mutsuz etmemesi gerekiyor. Çok mantıklı! Ama… O kadar çok şey var ki şu üç nokta yerine koyabileceğim.

 Anlaşılan daha olgunlaşmam gerekiyor. Şimdilik sadece bu kitabı okuyup altını çizmekle yetinebilirim.

Yorum yazın January 5, 2010

Anormal rakamlar

elephant-mother-and-babyGeçen haftasonu şirketimin genel müdürünün evinde verdiği yılbaşı partisine katıldım. Bir iş arkadaşımın eşiyle çocuklar ve çocuklar olunca hayatımızda olan değişiklikler hakkında konuştuk. Sonra düşünüp akla zarar istatistiklere girdik. İşte aklımıza gelenler ve sonradan aklıma gelenler:

  • Selen 2 çocuk annesi ve hayatının toplam 27 ayını emzirerek geçirdi.
  • Ben 7 ay boyunca her 3 saatte 1, toplamda 1,680 kere süt sağma aletini kullandım. Bu da 840 saatimi buna harcadığım anlamına geliyor!
  • Kızım 2 yaşına geldi. Dolayısıyla tam 730 gündür hiç kesintisiz max.10 gün uyudum. Selen için buna 2 yıl daha ekleyin!
  • Yine 730 gündür her gün steril makinesi çalıştı. İlk 6 ay sadece biberondan süt içtiği için 360 defa, geri kalan 18 ayda 540 defa; yani toplamda min.900 kere çalıştı sevgili steril makinemiz! (Avent markasını tavsiye ederim.)
  • Şimdiye kadar Melis’in altı yaklaşık 3,100 kere açıldı. Bunun sanırım yarısı bana aittir.

Ya yapmadıklarım ?

  • 8 ay boyunca hiç sinemaya gitmedim. İkinci gittiğimde ise ilkinden 7 ay sonraydı !
  • İstiklal Caddesine 18 ay boyunca hiç çıkmadım. (Eskiden ayda bir çıkarken !)
  • Hamilelik ve sonrası dahil olmak üzere 30 ay boyunca hiç bar/disco türü yere gitmedim.

 Katlanılan bunca şeyi düşünürken paralelde aklıma çocuk bakmanın maliyeti de geldi. Kimbilir ne kadar maliyete katlanıyoruz ve katlanacağız diye düşündüm. Hemen sadete geleceğim. Buyrun, aşağıdaki gibi : 

 

Başlama yaşı

Bitiş yaşı

Yıllık maliyet

Bakıcı

0

3

          54.000 TL   
Anaokulu/orta öğretim

3

18

         300.000 TL   
Sağlık

0

18

          27.000 TL   
Üniversite

18

22

          40.000 TL     
Yemek

0

18

          21.600 TL    
Yol

3

18

          30.000 TL    
Giyecek

0

18

          18.000 TL   
Diğer

0

18

            1.800 TL   
Toplam              492.400 TL   

 Şimdi bu maliyetlere bakıp ikinci çocuğu yapanların “vay haline” diye düşünebilirsiniz. Ancak durun, hemen demotive olmayın! Okuduğum bir araştırmanın sonucuna göre, insanlar bir şekilde ayaklarını yorganına göre uzatmayı beceriyorlar. Benim tablomda yer alan anaokulu/ilkokul gideri yıllık ortalama 20,000 TL üzerinden. 2 çocuklu aile için bu 40,000 TL değil de 30,000 TL oluyor çoğunlukla. İki çocuklu aileler kişi başı masraflarını tek çocuk masrafı çarpı 2 şeklinde gerçekleştirmiyorlar. İdeallerindeki okul veya masraf yerlerinden ödün vererek ve daha ekonomik seçenekleri bularak aile bütçelerini dengeleyebiliyorlar.

 Karşılığını asla alamayacağımızı bile bile maddi-manevi katlandığımız tüm fedakarlıklar inanılır gibi değil. Herşey sadece onların sağlıklı ve mutlu olduklarını bilmek, yüzlerinde bir gülümse görebilmek için. Bunca çabaya, zorluğa karşı durabilmemiz için onların ise tek bir teşvik mekanizmaları var : Sevimlilikleri !

1 Comment December 30, 2009

Dubi Dubi…

Image00001 Devenin ismi: Dubi

Doğduğu yer: Dubai

 Kızımın ilk kez bir anne edasıyla yaklaştığı oyuncağını bu bayram gittiğim Dubai’den aldım. İflas eden Dubai ile paralel zamanda iflas etmeye yeltendiğim günlerden biriydi. Tüm gün yaptığım alışverişi kızıma Dubai’nin en şirin devesini alarak noktaladım.

 İstanbul’a dönüp Dubi ile Melis’i tanıştırdığımda bir ilke de imza atmış oldum. Melis’in içindeki anaçlık duyugularını ortaya çıkaran minik deve ile kızımdan canlı olarak kendi anneliğime ayna tutmuş oldum!

 Öpüşmekten hiç hoşlanmayan kızım, önce Dubi’ye  bir güzel sarılıp onu öptü. Sonra, “Dubicim bak” diye başlayarak ona tüm evi gezdirdi. Yetmedi, siteyi tanıttı. Kum havuzunu, fıskiyeyi, kargaları gösterdi. Sonra da kitap okumaya başladı Dubi’ye. Tabii ben genelde Dubi’nin arka fondan gelen sesi olarak sorular sordum Melis’e. Kitabı ikinci kez okumaya geçtiğinde, daha önce gösterdiği helikopteri “Bu ne?” diye tekrardan sordum. Melis cevap verdi: “Dubicim, biliyorsun” …Bu kadar! Dubi’nin suratına bakıp cevap bekledi. Böylece birinci sinyal geldi; demek ki ben böyle yapıyorum Melis’e. Daha önce ne olduğunu söylediğim bir şeyi yine sorunca, ukalalık yapıp hatırlamasını bekliyorum…

 Derken Dubi’nin yemek saati geldi. “Dubicim hadi, ye!” diye üsteleyip durdu. İkinci sinyal!

Neyse ki Dubi’nin uyku saati geldiğinde pek bir şefkat doluydu. “Üşüme Dubicim” diye koşa koşa içerden mendilini getirip üstüne örttü.

 Aslında gözlemlerimin sonucundan gayet memnunum dersem az bile olur. Son derece ilgili, sürekli etrafındakileri ona anlatan, çocuğu ile sevgi dolu konuşan bir anne modeli çizdi sevgili kızım. Çok şükür ki arada bir rengimin bordoya döndüğü zamanlardan eser görmedim! Ya böyle zamanlarda kendimi hatırladığımdan daha iyi kontrol ediyorum ya da bu anların oranı genelin içerisinde kaybolup gidiyor. Ama sinyal olarak aldıklarımı tekrar bir gözden geçirmem gerek.  

Şimdilerde Melis’in Dubi’ye olan ilgisi azaldı. Yani 1 ay sonra, portakal orda kal!

İşte bu noktada seninle ayrılıyoruz tatlım! Benimki 1 aylık veya 1 yıllık değil; 1 ömürlük sevgi, bağlılık. Dilerim sen de bunu isteyerek tadarsın günü gelince…

1 Comment December 14, 2009

Alman erkekleri pijamayla uyuyor!

pinkBravo! Bütün konular bitti de bu mu kaldı? Ama bir dakika..Dünkü araştırmamın bu kadar kısa sürede bir sonuç vermiş olması bence büyük olay!

Gece uyurken ne giyileceği veya giyilmeyeceğinin (!) kültürel bir seçim olduğunu öğrenmem neye yarar bilmiyorum ama en azından beni gülümsetiyor. Önce bir itiraf: Alman eşimle tanışmadan önce dünyada en çok hayranlık beslediğim millet Alman milleti idi. Kaymak gibi yollarından dolayı mı yoksa Audi, BMW, Mercedes’i biz dünyalılara armağan etmelerinden dolayı mı bilmiyorum. Hitler yüzünden olmadığı kesin!

Daha önce hayranlık duyduğum bu milletin orasını burasını kurcalayınca,onlara dair pek de üstün olmayan şeyler buluyorum ya, işte bundan içten içe büyük keyif alıyorum.

Eşi Alman olan 4 tane Türk bayan…Hepsinin kocası da gece pijamayla uyuyor. Pijamalı bir erkek ne kadar çekici olabilir? Benim gözümün önünde nedense pijama giymiş bir Pembe Panter beliriyor ister istemez. Şöyle bir soruşturunca ortaya çıktı ki hepsinde ortak olan bir başka özellikle de pijamanın içine ne giymedikleri!! Bu nasıl bir kültürel durum? Alman anneleri akşam yatmadan önce çocuklarını önce soyup sonra da üzerlerine kahverengi üzerine sarı çizgili pijamalar mı giydiriyorlar?

Ben evlenince ilk yaptığım eşimin dolaplarını düzeltmek oldu. Nuh nebi’den kalmış tüm pijamalarını attım. Tam evi pijamadan arınmış zannederken, annem eşime pijama aldı; üstelik de boyu kısa! Zaman içerisinde o pijamayı da kenara koydum. Ancak eşimin pijamalarıyla savaşmak ne mümkün! En son kayınvalidem bize geldiğinde bavulundan birbirinden şahane iki pijama çıkardı sevgili oğlu için.

Şimdi düşünüyorum da eğer gece yatağa nasıl bir kreasyonla girdiğin babadan oğla geçiyorsa, muhtemelen anneden de kıza geçiyordur. O zaman iyi ediyor Melis benim ona çorap giydirmeme karşı çıkıp giymeyince! İleride benim gibi gece çorapları olmayacak demektir gökkuşağının her renginden…Ayrıca, kibar eşimin herhalde kırmamak için bana söylemediği ama annemin bana sürekli olarak alıyor olduğu geyikli, kedili gecelikler belki de bende onun pijamalarının yaptığı alerjiyi yapıyordur, kimbilir…

Yalnız ben hala birşeyi anlayamıyorum. Niye milleti ne olursa olsun anneler kızlarına ve oğullarına evlendikten sonra da pijama ve gecelik almaya devam ediyor? Freud bile bir açıklama yapamayabilir bu duruma…

1 Comment December 11, 2009

Hot Mama!

Bir arkadaşımın ablası Cuma akşamı bana tavsiye verdi. Çocuğu yatakta aramızdan biran önce çıkarmam gerekiyor onun deneyimlerine göre! Zor olacak. Melis adına konuşamam ama benim için zor olacak. Kaç tane çocuklu arkadaşımla konuşuyorsam hepsinin tercihi aynı aslında. Çocuklarına sarılıp uyumayı tercih ediyorlar sevgili eşlerine sarılıp uyumaktansa. Hatta bildiğim kadarıyla kocalarını salona atanlar da var.

 Ne değişiyor içimizde anne olunca? Eşlerimiz gözlerimizin içine bakarken nasıl bir kadın görüyor artık? Peki onların nasıl bir kadın görüyor olduğunu umursayanımız var mı? Hamilelikten once evde eşofman bile giymezdim. Şimdi saat 10’da mavi kedili eşofmanımın altına mavi çoraplarımı çekip  TV seyretmekten hiç çekinmiyorum. Annemin aldığı geyikli gecelik ile  üzerinde penguenler olan pazen pijamam ise eşimin en fantastik bulduğu   yatak kıyafetlerim arasında! Beni “Hot Mama” olarak anan sevgili arkadaşıma buradan selamlar; gördüğün gibi sıfatıma layık olmaya çalışıyorum ;)

 Filmlerde oluyor galiba aşık anne-baba portresi…Ya da rol modeli olarak aldığımız anne-babalarımız, o filmlerdeki anne-babalardan değil. Bir taraftan çocuğu olmayan karı-kocayı aile olarak kabul edemezken, diğer taraftan aile olduktan sonra nasıl karı-koca olarak kalınabilineceğini henüz çözemiyorum. Neyse…Asıl ilginç olan tüm bunların bu aralar okuyor olduğum kitabı hatırlatması!

 Richard Dawkins, “The Selfish Gene” adlı kitabının bir bölümünde, hayvanlarda cinsiyetler arasındaki ilişkiyi anlatıyor. Doğada erkek cinsi genellikle kendini dişiye beğendirmek için canlı renklerde ve süslü olarak bulunuyor. Sebebi çok basit: Dişinin yumurtası sayılı, erkeğin spermi ise çok! Sonuç; dişi kıymete biniyor ve kendini beğendirmeye çalışan cinsiyet erkek, seçim yapan ise dişi oluyor. İnsanlara gelince durum değişiyor. Yumurta ve sperm sayısına bakıldığında durum paralelliğini korurken, bu sefer kendini beğendirmeye çalışan taraf kadın olarak ortaya çıkıyor. Erkeğin talep edilen ve seks yapacağı kişiyi belirleyen taraf olmasının sebebi ise biyolojik verilerle açıklanamıyor. Kitapta o bölüm soru işaretleriyle bitiyor…

 Bana sorarsanız, erkekler hayvan hemcinslerinden çok daha zeki… Dişilere parlak ve çekici görünmeye çalışırken kendilerini yırtıcı bir hayvanın midesinde bulan erkeklerden farklı onlar. İnsanoğlu da tıpkı hayvanlar gibi sahip olduğu genetik mirasını mümkün olduğunca çok sayıda yavruya geçirme içgüdüsünü taşısa bile, daha planlı ve programlı hareket ediyor onlara nazaran. Kısacası, aklını kullanıyor. Bir kere, en büyük tehditi ortadan kaldırıyor. Adına ister cadı avı deyin, ister din deyin… Türlü türlü yollarla yüzyıllar önce kadınların elindeki çiftleşeceği erkeği seçme gücünü alıyor. Sonra da kurduğu ataerkil imparatorlukta ister monogami tercihi ile, ister haremi ile bugüne kadar geliyor. Ancak önüne geçemediği ve gerekli savunma mekanizmasını geliştiremediği bir kavram ortaya çıkıyor insan hakları ve feminizm rüzgarlarıyla: Çalışan kadın!

 Eski düzen çalışan kadınla yürümüyor. Günümüz erkeklerinin henüz kavrayamadıkları, çalışan bir annenin istedikleri gibi bir eş olabilmesi için onların da ortaya daha fazla çaba koyması gerektiği…Hem bütün gün işte para kazanmaya çalışıp hem de evdeki çocuğunun ihtiyaçlarını karşılamayı işten arda kalan kısacık zaman dilimine sıkıştırmaya çalışan annenin kocasıyla yalnız kaldığında  mükemmel sevgiliyi oynaması nasıl bir fantezinin ürünü? Üzerine bir de form tutmak için yapılan spor saatlerini, güzel görünebilmek için yapılan kuaför yatırımlarını ekleyelim. Bir kadının kocasıyla ilgilenmek için zaman ayırmaya çalışması bu şartlar içerisinde bana insanüstü bir çaba gibi geliyor.

 Açık olmak gerekirse, ben erkek olsam ya evlendikten sonra çocuk yapmaya kalkmazdım ya da çalışmaya hiç niyeti olmayıp çocuk bakma sevdalısı bir kadınla evlenirdim. Gerçi öyle bir kadınla evlenirken aynı zamanda ona aşık olabilir miydim? Orası şu anki kafamla biraz zor geliyor. Ama zaten erkek olsaydım, çocuğumun annesi olan kadının yanında bir de aşık olduğum bir sevgili bulur, evliliğimde eksik kalan parçayı tamamlardım. Ne de olsa denge, çalışan kadınlarla biraz bozulmuş olsa da seçim şansı hala erkeği elinde…

Yorum yazın November 23, 2009

Sabrın sonu bioritmik bozukluk!

Kızımın konuşmaya başlamasını çok istiyordum geçen sene bu zamanlarda. Şimdi yemek zamanı, Melis “yemiyor” dediğinde o zamanları hatırlayıp acaba gerçekten de söz gümüşse, sükut altın mıdır diyorum! Bazen “giymiyor” diye yaklaşık 1 saat boyunca çıplak bir şekilde evde dolaşıyor, bazen “istemiyor” diyerek babasının yüzüne kapıyı kapatıyor. Ama bazen de arkadan sarılıp “canım benim” diyor ya, o dünyalara bedel!

 2 yaş krizinin tam en şahane noktasına geldiğimizi hissediyorum bu aralar. Kral o! Ne isterse olmak zorunda! Karşı gelirseniz, tepiniyor. Aslında ara sıra kendime benzetiyorum. En korkutucu olan da bu ya, ben sanırım 2 yaş krizinden hiç çıkamamışım…İşte öyle zamanlarda, onun yanından ayrılıp yan odaya giderek sakinleşmesini bekliyorum. Melis birazdan siniri geçip elinde bir oyuncakla kapıda beliyor, hiçbirşey olmamış gibi oynamaya devam ediyoruz.

 Bu dönemde en yapılmayacak şeyin çocuğun üstüne gitmek olduğunu görüyorum. Soğuk bir günde evde çıplak gezen çocuğumu görüp ne kadar sabredebilirim diye kendimi deniyorum bazen. (Altında bez olmamasının doğuracağı tehlikelerden hiç bahsetmiyorum!) Ya da gece saat 11’de yatakta yanımda hala uyumamaya çalışıp Ali Baba’nın çifliğini söylerken dişlerimi çatlatmadan ne kadar sıkabileceğimi deniyorum. İşin doğrusu, aslında  bu sene çok sevdiğim biri için kendi limitlerimin ne kadar esneyebileceğini görüyorum. Benim gibi hem–hemen olsun- hem de –mükemmel olsun- diyen biri için bayağı bir ilerleme var doğrusu! 

 Üstüne üstlük bu aralar bioritmim de duygusal olarak çökmüş durumda! Bu ne demek mi? Ben de bugün öğrendim bioritmin ne olduğunu. Doğum bilgilerine göre günlük olarak duygusal, fiziksel, zihinsel gücümüzü gösteren grafik. Tabii inanana ! Bir de baktim ki bu aralar hem duygusal hem fiziksel olarak yerlerde, asfalt yalamakla meşgulüm. Allah’a bin şükür zekam çok yerinde ama gelin görün ki ihtiyacım olan biraz uyku, biraz huzur. Kafamda türevin integralini almışım ne fayda ! Üstelik ay boyunca durumuma bakıldığında sonuçlar vahim…Ya zekam yerlerde sürünüyor, duygusal olarak coşmuşum, ya şimdiki gibi bunun tam tersi. Umarım Aralık ayında iki  yakam bir araya gelir !

 Belki merak edenler olur diye bu linki gönderiyorum :
http://biorhythms.perbang.dk/

Yorum yazın November 20, 2009

Şu an…

Image00001Bakıcımız olmadan geçirdiğim ilk haftasonu olaysız geçti.  Pazar sabahı, Melis’i yaklaşık 1 saatte dışarıya kum havuzunda oynamaya ikna edip hazırladım. Sonra kum havuzuna gidene kadar yolda önümüze çıkan her böcek, çiçek ve hatta yola dökülmüş boya damlasının önünde on dakikalık saygı duruşları yaptık. Baktım akşama kadar kum havuzuna ulaşmamız mümkün değil, bari havanın tadını çıkarayım dedim ve bahçedeki banklardan birine oturdum.

 O sırada aklıma okuduğum birşey geldi: Çocuklar için yolun sonunda varacakları yer kadar, gidilen yol da bir o kadar heyecean vericidir! Birden anladım bu çocuk milletinin nasıl bu kadar yaratıcı olabildiğini!  Yaratıcılık yaşadığın anın içinde olmayı gerektiriyor ve onlar hep “o anın” içindeler…Biz şehir insanları ise “hadi, hadi”lerle hayatımızı nasıl da sıkıcı ve basit bir hale getiriyoruz aslında. Hep bir adım sonrası için heyecanlanıyoruz. Bir adım sonrasına geldiğimizde ise bunun için mi beklemişim diye bir hayal kırıklığı yaşıyoruz. Yaşamak için beklediğimiz anları kessek kartona yapıştırsak…Bir kere yaşadığımıza oranla hayli az olduğunu görürürüz. Bazen de onu beklerken veya ulaşmaya çalışırken yaşadıklarımızın çok daha heyecanlı ve tatmin edici olduğunun farkına varırız. Keşke şu anın keyfini çıkarabilsek! O zaman kimbilir şu andan neler çıkar!

 Geçenlerde “yarın”ın ne olduğunu anlatmaya çalışıyordum Melis’e. “Uyuyup uyanınca yarın olacak” dedim. Bana ertesi sabah uyandığında “Anne, uyudum uyandım. Peki şimdi yarında mıyız?” diye sorabilecek bir yaşta olsaydı ne cevap verirdim diye düşündüm. “Yok, yine uyuyup uyanman gerek” mi diyecektim yarına ulaşabilmek için? Yoksa “Yarına ulaşamayız ki güzelim!” mi diyecektim?

 Yarını bir türlü elimizde tutamazken, her zaman elimizin altında olan şimdinin ise hiç kıymetini bilmeden yaşamaya çalışıyoruz ama olmuyor, hep birşeyler eksik kalıyor. “Gün doğmadan neler doğar” demiş ya atalarımız; bu adamlar boşa konuşmaz!

Bugünün tadını çıkarmanın şerefine…

Yorum yazın November 18, 2009

Biz nereye…

Melis’ten önce, eşim uçağa binerken ve inerken nasıl da tedirgin olurdum…Ona bir şey olursa, ne yaparım bu hayatta diye paranoyak bir ruh haline girerdim. Şimdi o bana tedirgin olmayayım diye Sms atmaya devam ediyor: “biniyorum”, “indim” diye. Ama ben artık o gün eşimin uçtuğunu bile hatırlamıyorum cep telefonumdaki mesajı görene kadar. Sonra bir suçluluk duygusu… Ama yapacak bir şey de yok…

 Geçen ay çok fırtınalı bir gecede eşim Gaziantep’ten İstanbul’a uçuyordu. Geceyarısı olup da hala eve gelmeyince başladım telaşlanmaya. Kısa kesmek gerekirse, yaklaşık yarım saat boyunca uçuşla ilgili bilgi alamadım. Uçağı takip etme işini zavallı annemle babama havale ettim. Bense bu sırada uyuyan kızıma bakıp babasına bir şey olsa ona durumu nasıl anlatacağımı düşündüm. 3 yaşındayken en büyük aşkım olan dedemin vefatından dolayı günlerce evde “insan çocuğunu bırakıp nasıl gider” diye ağladığımı hatırladım. Melis’in babasına nasıl bağlı olduğunu ve kalbinin nasıl kırılacağını düşündükçe gözlerim doldu. Gecenin sonunda eşim eve geldi ama ben bitmiştim.

 Sabah erkenden kalktım, elime bir çay alıp doğan günü seyrettim bahçede. Hem şükrettim ailemin birarada olduğuna, hem de şaşırdım içimdeki korkunun nasıl da şekil değiştirdiğine: Bir zamanlar kendim için korkardım sevgilimi kaybetmekten, şimdi Melis için korkuyorum çocuğumun babasını kaybetmekten…

 Eşim ne zaman sevgilim olmaktan çıkıp çocuğumun babası oldu bilmiyorum…Hamilelikte ben yediklerimi çıkarırken, onun arkamda durup önüme gelen saçlarımı topladığı sırada mı? Hormonlarımın ters-düz olduğu 25 Ocak 2008’de mi? Hastaneden eve geldikten sonra beni tuvalete taşırken mi? Yoksa bir elimde süt pompası salonun ortasında otururken onun perdeleri kapadığı zaman mı?

 Tüm bunları hatırlarken ona minnet duyuyorum. Çoğu arkadaşımın arayıp da bulamadığı bir eş o! Ama tüm bunları yaşamak bizi anne-baba yaptı. Sevgili olan Holger ve Şeniz ise, sanki bir yerlerede trafiğe sıkışıp kalmış da bir türlü eve dönemiyor gibi…

 Düğündeki görüntülerimizi seyrediyorum bazen televizyonda. O günleri geri getirmeye çalışıyorum. Sonra Melis uyanıp “anne” diye bağırıyor. O zaman anlıyorum; henüz çok erken eşime konsantre olabilmek için. Ya da hayatımda ilk kez ben çok yavaşım! Fark etmez…İşte bu yüzden de kararım daha da kesinleşiyor: İkinci çocuk olmayacak hayatımızda… Kaldığımız yerden devam etmeyi becerebilirsek, evliliğimizden başka 3 yıl daha kaybetmeyi göze alamayacağımı fark ediyorum.

Yorum yazın November 15, 2009

Türkçe kazandı…

bayan simpson16 aylık Gürcü bakıcımız Ayşe bu haftasonu evden ayrılıyor. En ciddi sorun bir türlü Türkçe lisanına istediğim gibi vakıf olamaması. Bizimki gibi asgari 3 lisanın konuşulduğu bir evde, en azından Melis’le konuşan kişinin konuştuğu lisana hakim olması gerekiyor. İşte bundan yola çıktım ve kararımı verdim. Artık Melis’i Türkçe’yi İstanbul aksanıyla konuşan, eğitimli bir Türk’e bırakmak istiyorum.

 Gel-gitlerim oldu tabii. İlk başta değişim her zaman zor geliyor insanlara. Geceli kalan bir bakıcının faydaları aslında saymakla bitmez ama bir de baktım ki ben bu faydalardan minimum yararlanıyorum. Ne işten geldikten sonra ne de geceleri Melis’i ona bıraktım; hep bizzat ilgilendim. Sadece potansiyel çözüm olarak Ayşe’nin evimizin bir odasında yatıyor olduğunu bilerek rahat uyudum geceleri.

 Sonra birden düşündüm; Avrupa veya Amerika’da kaç kişi şimdi TR’de olduğu gibi 24 saat servis veren kadınlara evini açıyordur diye…Zannetmiyorum bu kadar yoğun olduğunu hiçbir yerde! Bir iş sabahı işe geç giderken fark ettim ki çocuk bahçesinde oyun oynayan çocukların yanındaki kadınların hepsi ya Gürcü, ya Türkmen, ya da Moldovyalı. Yani benim yaşadığım site ne ilginçtir ki hep gececi kadınlara çocuk bakımını yaptırıyor. Demeye dilim varmıyor ama bir anda ne kadar büyük bir “şımarıklık” içerisinde çocuklarımızı büyüttüğümüzü gördüm.  Ben de yaptım, yapmadım desem yalan olur. Yemeği yiyip kirli tabakları öylece masada bırakarak arkamı dönüp gittiğimi mi yazayım yoksa aylardır evimde çay ve kahvemi hiç kendim yapmadığımı mı yazayım…Kendi evimde bir misafir gibi yaşamanın doğama ters gelmesine rağmen, bu düzen 16 ay sürdü. Birden artık kendi evimin kadını olmaya yeniden başlamak istediğime karar verdim.

 Uzak da olsa hatırlıyorum; kendi yaptığım yemeği yemenin zevki, alşıverişten sonra alınanları kendi düzenime göre yerleştirip sonrasında bulabilmenin rahatlığı…Deneyip göreceğim. Zorlanacağım kesin ama insan zorlansa da kendi olan şeyi daha bir benimsiyor…

Ben buna karar verdim ya, tabii Türk bir bayan bulmak gerekti. İlk randevumu işime yakın olan Carrefour Ümraniye’deki Değirmen Pastanesinde öğle saatinde ayarladım. Bu arada yanımda ne eşim ne annem olduğundan, yakın bir iş arkadaşımdan da gelmesini rica ettim. Yan masada oturup kitap okur gibi yapıp bizi dinleyen arkadaşımla beraber oybirliğiyle Selda’yı çok beğendik. Vatana millete hayırlı olsun, pazartesiden itibaren Melis Selda’ya emanet!

Yorum yazın November 11, 2009

Bencillik, annelik ve mutluluk…

Bir arkadaşım kızımın bencilliğimi törpülediğini söyledi. Doğrudur. “Hayatım hayatına armağan olsun” demeyen anne ben zaten görmedim. En azından etrafımda görmedim. Annelik körü körüne vermek demek oluyor, karşılığını hiç beklemeden. Ne kısa vadede ne de uzun vadede birşey beklemiyorum kızımdan. Yaşlandığımda yanımda olmasını da beklemiyorum birçok annenin tersine. Tabii ki isterim ama nedense, kızımın coğrafik olarak benimle aynı kıtada olabileceğine bile inanmıyorum.

 Bazen babalara bakıyorum. Onlar nasıl oluyor da 10 günlüğüne gönül rahatlığı içinde çocuklarından uzakta tatil yapabiliyorlar diye düşünüyorum. Annemin söylediği şey: Anne varken, babanın bir gözü kör olurmuş; anne yokken iki gözü de görmezmiş…

 Ünlü annelerle yapılan sohbetleri okuyorum çocuk-anne dergilerinde…Hepsi bir mutasyondan geçmiş gibi. Önceki hayatlarında gezmişler tozmuşlar; hayatlarını son derece canlı yaşamışlar. Ne zaman hastanede bebek ellerine verilmiş; hayat bir daha hiç aynı olmamış. Geçen hafta Çağla Şıkel’in doğumdan sonraki ilk fotosunu gördüm bebeğiyle. Dedim ki “Bunu da kaybetmişiz!” Öyle bir bakış ki anne olanın ilk bebeğini kucağına aldıktan sonraki bakış, tam bir milat başlangıcı habercisi gibi…

 Ünlü bir anne demiş ki “Biliyorum ki artık hiçbir erkek beni yerlerde süründüremez”…Doğru! Eve döndüğümde kızımın beni bekliyor olduğu bir dünyada hiçbirşey yeterince çekici veya yıkıcı olamıyor. Daha da ilginci, hani insan aşık olduğu kişiyle sevdiği herşeyi paylaşmayı ister ya, işte ben şimdi kızımı dünya üzerinde sevdiğim her yere götüreceğimin planlarını yapıyorum. San Diego’da okyanusa nazır kumsalda oturup gün batışını izlemeyi, Paris’te Louvre Müzesine gidip annemin bana dediği gibi “Bak şu Monet’nin resimlerindeki insanların yüzlerindeki ışığa” demeyi, Stockholm’de Noel zamanı sokakta donarken sıcak şarap içmeyi hayal ediyorum Melis ile. Ve daha başka bir sürü şey…

 İnsanı mutlu eden en önemli iki şeyin Özgürlük ve Onaylanma olduğunu yazıyor “Logic of Life” adlı kitap. İnsanoğlu hep bir kısır döngü içerisinde demek ki…Ne kadar özgür olmaya çalışsa, toplumun kişinin yaptıklarını onaylaması azalacak. Çünkü toplum, standart dışı yaşamları ve insanları onaylamıyor. Dolayısıyla da, insanın gerçekten mutlu olma ihtimali yok gibi görünüyor…mu acaba?

 Şimdi ister istemez yine anneliğe döneceğim. Ben bir anneyim ve derin bir nefes almayı bile bazen unuttuğum 3 senelik hamilelik artı annelik dönemiminde mutlu olduğum zamanlar da oldu mutsuz olduğum da…Özgür olmak bir şekilde bencil olmayı getiriyor. Annelikte ise son zamanlara kadar bencil olunmaması gerektiği inancına saplanmıştım. Toplum tarafından onaylanan da budur sanırım. Ama baktım ki bu beni mutlu etmeye yetmiyor. Yani aslında özgürlük ve onaylanmanın bir dengesini bulmak gerek. İnsan içinde bulunduğu konumda ve yüklendiği sorumluluklar içinde kendi özgürlüğüne yer açarken, toplum tarafından da yapayalnız bırakılmayacağı bir düzen kurmak zorunda mutlu olabilmek için. Nedense bana zor gelmiyor artık bu. Üzerinde çalıştıkça hayatımı geri almaya ve mutlu olmaya başlıyorum.  Toplumun onayladığı bir yaşam tarzını sürdürmek ve kendimi şımartmaya adadığım zamanları yaratabilmek iki uç nokta değiller. Hem denemek bedava değil mi?

1 Comment November 10, 2009

Vermek ama nereye kadar?

Yaşadığımız sitede çok yakında çocuklar arasında eşimin adı “Gestapo”’ya çıkacak; belki çıkmıştır bile…Sitemizdeki çocukların şımarıklığına ben tahammül edemiyorken, disiplinin bağrından kopup gelmiş bir Alman ne yapsın? Artık çoluk çocuğa bağırmaya bile başladı…Hatta geçenlerde çimlerimizin önünde oturmakta olan çocukları kovaladı, “Ne diye burada oturup içeriye bakıyorsunuz?” diye!

 Benim en dayanamadığım, hemen her 3 yaşını dolduran çocuğun altında gördüğümüz pilli arabalar. Site içerisindeki anaokuluna pilli arabayla giden mi istersiniz, çocuk bahçesine giden mi…Bu arabaların sadece biz yetişkinler dahil, henüz yürümeye başlayalı 1 sene olmamış çocuklar için tehlike arz etmesi bize olan etkisi. İçerisinde en ufak bir enerji sarf etmeden oradan oraya vınlayan çocukların gün geçtikçe büyüyen göbekleri ise, onlara olan etkisi. Bu konuda anne babalara kızmadan edemiyorum. Çocuğumuzun diğer arkadaşlarından görüp de araba istemesi anlaşılır birşey. Ama bizim anne babalar olarak bisiklet yerine çocuklarımıza hiçbir faydası olmayan bu fantastik araçları almamızın anlaşılır bir tarafını bulamıyorum.

 Yan komşum kızına istemesine rağmen araba almadı. Kızı bisikletine biniyor pilli araba yerine ve oldukça da sağlıklı görünüyor. Tabii ki sadece araba yerine bisiklete bindiği için değil ama bu belirli bir mentalitenin ürünü. Sağlıklı yaşayan bir anne ve babanın çocuğu için yapacağı en büyük iyiliklerden biri, ona da sağlıklı yaşamanın adımlarını attırmak.

 Çocuklar her an herşeyi ister ama biz nereye kadar onların tüm istediklerini sağlamak istiyoruz? Canımızdan çok sevdiğimiz çocuklarımıza her istediklerini vererek gerçekten onlara iyilik mi yapıyoruz?  Her dileklerini lambanın cini gibi yerine getirdiğimizde, sonuçlarının ne olacağını yaşadığım sitede görünce onlara pek de iyilik yapmadığımızı gördüm.

 İstanbul trafiğinde kimsenin karşısındakine saygı göstermediğini, sadece kendinin önemli olduğunu hergün yaşıyoruz ki bana kalırsa bu şehri yaşanılmaz hale getiren en büyük sebep kalabalık olmasından çok, bencil yaşayanları… Ne yazık ki bu konudaki hislerim az once sözünü ettiğim çocuklara karşı hislerimle paralellik gösteriyor! Hayır nedir bilmiyorlar, istedikleri herşey onların olmalı ve işin kötüsü hiç zorlanmadan her istediklerini aldırabiliyorlar.  Buna karşılık, yapamadıkları şeyler de var; mesela karşılarındaki çocukların da birey olduklarını ve onlara saygı göstermeleri gerektiğini bilmiyorlar; markete girdiklerinde aldıkları topitop şekerin parasının ödenmesi gerektiğini öğrenmemişler. Geçen gün annem anlattı, bizim sitenin marketine girmiş kızımla ve Melis hemen bir topitop çekip almış kutudan. Ama şekeri açıp yememiş, ısrarla kasiyeri beklemiş. Biraz sonra yaşça biraz daha büyük bir erkek çocuğu da bakkala girip çekmiş şekeri, açıp yemeğe başlamış. Ne gören olmuş ne de o şekerin parasını ödeyen…O kadar alışmışlar ki etrafta istedikleri herşeyin o anda onların olmasına, o sırada o çocuğu durduran birşey olmamış.

 Tabii ki sorumlu çocuklar değil! Sorumlular onlara yeterince iyi örnek olamayan anne-babalarız. Dolayısıyla, aslında mercek altına alınması gereken de bizleriz. Biz arada kalmış bir nesiliz. 80 öncesi, siyah-beyaz TV’nin tek kanalını izleyen bizler, bir anda 30 kanal seçeneğine boğulup ne olduğumuzu şaşırmış bir nesiliz. Acaba sonradan görme denebilir mi bizim için? Çocuklarımızı eğitme tarzımızı görünce, galiba bu konuda çok da acımasızca yargılamadığıma inanmaya başlıyorum günümüzün anne babalarını.

 Limitlerin olmadığı bir dünyada yaşayan çocukların ne kadar tatminsiz olduklarını konuşuyor, okuyoruz dört bir taraftan. Peki biz ne yapıyoruz mutlu bir nesil yetiştirmek için? Aldıkça alıyoruz; cezaları erteliyoruz; bir kere hayır dediğimize bir başka sefer evet diyip tutarsızlık örneği olarak çocuklarımızın daha hırçın ve tatminsiz olmasına biraz daha hizmet ediyoruz.

 Bu şekilde davranarak neyin eksikliğini örtüyoruz diye soruyorum kendime? Çocukken sahip olamadığımız oyuncakların mı, gidemediğimiz tatillerin mi? Yoksa, çocuğumuza zaman ayırmak yerine kendi istediğimizi yaptığımızdan dolayı vicdan azabı çektiğimizden mi? “Çamur balçıkla sıvanmaz” denir ya, işte tam öyle bir durum…

 Tabii ki ne benim ne eşimin başkasının çocuğunu terbiye etmeye hakkımız var! Üstelik aslen anne-babalara kızıp  çocuklara yönlenmek büyük hata olur. Zaten çocuklar tahminimizden de zeki. Ne zaman negatif bir hissiyatımız olsa, onu anında algılayıp üstüne gitmekte çok başarılılar. O yüzden nötr hissetmeye programladım kendimi. Benim kızıma zararları olmadıkça hiçbir çocuğun anne-babasıyla konuşmaya da niyetim yok.

Yorum yazın November 3, 2009

24 saat özgürlük

Image00001Geçen akşam yola çıkıp kendimizi Ağva’ya attık eşimle beraber. Amaç sadece ertesi öğleden sonraya kadar kafa dinlemekti. Bazen sadece 24 saat içinde istediğin saatte uyumak, istediğin kadar hiçbirşey yapmadan oturmak bile lüks oluyor etrafta 1,5 yaşında bir ufaklık varken.

  Yola çıktığımızda hava çoktan kararmıştı. Ağva’ya giden yol şaşırtmacalarla dolu. Yolun ortasında çukurlar mı ararsınız, devamlı zig-zaglar şeklinde trafik işaretlerinin arasında slalom yapmak mı ararsınız…Bir de yarım saat sonra, havadan gözümüze ok atılıyormuşçasına başlayan yağmur kendimi bir korku filmi seyretmeye başlamışım gibi hissettirdi. Otele giderken saptığımız tabelalardaki yer isimleri bile o kadar fiktifti ki sanki biraz önce birisi uydurup tabelayı koymuş gibiydi: Kabakoz, Şuayipli, Hilmili…bilmem anlatabildim mi? Sonra karanlığın ortasında kaybolup yol soracak birini ararken aklıma geldi:

-Şimdi, yaşlı bir adama denk geleceğiz ve adama otelin ismini söyleyince, adamın suratı değişecek. Bize oraya gidenlerin bir daha dönmediğini söylecek, diyiverdim eşime. Eşim güldü geçti. Bense tam gerilmeye başlamıştım ki, otelin tabelasını gördük.

 İçeri girer girmez sevdim orayı. Hele sabah herkesten önce uyanıp da derenin önünde geçirdiğim 1 saat öyle huzur doluydu ki o anda orada olduğuma şükrettim. Okudum, cicicee.com için aylık köşe yazımı yazdım ve dahası öylesine boş boş oturduğum 15 dakika geçirdim. Bu benim için herhalde bir ilk. Ya yaşlanıyorum ya da artık yavaşlıyorum :)

 Bir dahaki sefere Ağva’ya Melis ile gitmeyi çok isterim. Orada bir sürü şey bana kızımı hatırlattı. Keşke olsaydı dediğim zamanlar oldu ama yine de o günü Melis’siz geçirdiğime pişman değilim. İnsanın bazen hayattan bir “dur zamanı” alması gerekiyor ve bu da ne yazık ki sevgi yumaklarımızla pek olmuyor. İnsanın çocuğuyla her anını birarada geçirmesinin çocuğun kendine güveniyle ilgili sorunlar getirdiğini söylüyor pedagoglar. Nedenini bilmiyorum ama çalışan annelerin çocukları için de aynısı söylendiği için çok fazla sorgulamıyorum. Geçirdiğim Melis’siz zamanların tadını çıkarmaya çalışıyorum ama eve dönmek için her zaman sabırsızlanarak…Bu bana birgün Melis’in yaşamayacağı bir eve dönmenin ne kadar keyifsiz olacağını hatırlatıyor bir an, sonra düşünmemeye çalışıp kendimi o günlerin çok uzakta olduğuna inandırıyorum…

Yorum yazın October 30, 2009

Birazcık Fenerbahçeli olamaz mıyız?

mutlu heidiÇocukların mantığına bayılıyorum! Onlar için herşeyin olabilitesi var. Neredeyse imkansız hiçbir şey yok. Korkuyu biz öğretmezsek tanımıyorlar.  Sosyal baskılarla henüz tanışmıyorlar. Bütün bunların sonucu olarak da son derece yaratıcılar. Sadece yepyeni oyunlar bulmakta değil, konuşurken de çok yaratıcılar. Dün bir iş arkadaşımın 5 yaşındaki oğlu, Bağdat Caddesi’nde Fenerbahçe-Galatasaray maçına gitmekte olan Fenerbahçelilere bakıp Beşiktaşlı annesine “Annecim, biz de birazcık Fenerbahçeli olamaz mıyız?” diye sormuş! O anda, Fenerbahçenin coşkusunu görüp bunu paylaşabilmek için biraz Fenerbahçeli olunabilse, hayat daha zevkli olmaz mıydı?

 Geçen hafta yeni başladığım kişisel gelişim programında bize bir ödev verildi: Yaratıcı günlük tutmak…Ben zaten günlük tutma kısmını hamileliğimden beri yapıyorum. Yaratıcı kısmında ise biraz takıldım. Gerçi dün akşam yaratıcılığımı alevlendirmek için süper bir defter aldım ama henüz sayfalarla başbaşa kalamadım.

 Bu hafta ise verilen ödev “kendimle bir randevu ayarlamak”. Ne yaptığım çok önemli değil ama kendime 2-3 saat ayırıp içimdeki sesi dinlemem gerek. Biraz da bilinmezlikle baş edebilmeyi öğrenebilmek var yaratıcılığın özünde. Baş edebilmek bir yana, bilinmezliği sevmek de gerekiyor. Sanki herşeyi yeni keşfeden bir çocuk gibi, her sabah o gün ne olacağını bilmeden ama tüm bu bilinmezlik için heyecan duyarak güne başlamak…Aklımda hep Heidi çizgi filminden bir sahne var: Heidi büyükbabasının kulübesinin çatı katında bulunan saman yatağında kuş cıvıltıları içinde uyanır ve sevinç içerisinde büyükbabasının yanına iner. Kimbilir o gün Heidi’yi ne maceralar bekliyordur…

 ”Sanatçının Yolu” adlı kitapta Picasso’nun çok güzel sözüne rastladım: “Her çocuk sanatçıdır. Sorun, büyüdükten sonra da sanatçı olarak kalabilmektedir.” Picasso’nun dediğine göre, eğer her çocuk sanatçıysa, “sanatçılar da aslında çocukluklarını koruyabilen insanlardır” demek olabilir mi?

 Yazar Julia Cameron, her insanın içinde bir yaratıcılığın olduğuna inanıyor. Bu yaratıcılık denen şey zaman içinde bileyleniyor olsa gerek. Aksi takdirde, yaptığım makarnanın sosundan, yaptığım prezantasyonun şekline kadar herşeyi alışılagelmişin dışında yapmam gerekmez mi?

Peki, yaratıcılığımızın paslandığı gün ne zaman başlıyor? İlkokul öğretmenimizin ağacın yapraklarını mora, gökyüzünü yeşile boyadığımızda bizi uyarmasıyla mı? Anne-babamızın bizi şiir yazarken bulduğunda, “saçma sapan” şeylerle zamanımızı öldürmek yerine derslerimize çalışmamız gerektiğini öğütlediğinde mi?

 Önemli olan yaratıcılığımızı yeniden canlandırmaksa, bir bilet alıp çocukluğumuza dönebilmeliyiz Şebnem Ferah’ın dediği gibi…Belki de etrafımızda herkesin saçma bulacağını bile bile, çocukça, yani gönlümüzden geldiği gibi davranmalıyız zaman zaman…Söylediklerimizi, giydiklerimizi, yaptıklarımızı kalıplara sokmadan yaşayabilsek ruhumuz aslında ne kadar özgür olurdu! Ruhumuz özgür kaldığında ise hayatımızın kimbilir hangi renkleriyle tanışabiliriz…İşin aslı, etrafımda lacivert, kahverengi ve siyah görmekten bıktım artık; turkuaz ve fuşyayı da görmek istiyorum :)

Yorum yazın October 27, 2009

Bayanlar nereye koşuyor?

princessesBu sene renkli bir kış geçirmek istiyorum. Yeni şeyler öğrenmek, yeni insanlar tanımak, yeni yerler görmek istiyorum. İşe her Pazartesi akşamüstü gideceğim bir kişisel eğitim programına kaydolarak başladım. Oniki hafta sürecek olan bu programda hayatımı daha zevkli hale getirecek birşeylerin bana ilham vereceğini ümit ediyorum.

 Inspiro, katılımcıların sayısının max. 10 olması gereken bir program ve tahmin edin 10 kişinin yüzde kaçı erkekti? Sıfır! Kadınlar adına gurur verici, erkekler adına ne demem gerektiğini bilmediğim bir şey. İki gündür aklıma geliyor ara sıra nedendir bu diye. Bu programa hiç erkek katılımcının olmaması programın konusunun biraz soyut olması mıydı? Yoksa sebep erkeklerin sosyal baskının etksiyle bir kişisel gelişim programına yazılmayı kendilerine yedirememeleri kadar yalın mı?

 Üniversite sınavlarına hazırlanırken, psikoloji okumayı çok istemiştim. Annemler karşı çıktılar. Günün birinde sapığın teki danışanım olur da bana musallat olur diye! Şimdilerde bunun ancak Amerikan filmlerinde olabileceğine inanamaya başladım. Ben psikoloğa gitme konusunda kendisiyle barışık olabilen erkeklerin Türkiye’de azınlık olduğuna inanıyorum. Yani ben boşu boşuna psikolog olmamışım. Psikolog olsaydım, kapımı çalacak erkeklerin tek tük olacağına inancım gün geçtikçe güçleniyor. O tek tük erkeğin geliş sebebi ise muhtemelen eşleri olurdu.

 Pazartesi akşamı, sözünü ettiğim bu çalışmadan eve geldiğimde, ilk iş gittim, TV seyretmekte olan eşimin eline Malcom Gladwell’in bir kitabını verdim. Okumasını ve haftaya kitap üzerine konuşacağımızı söyledim. O da, nasıl olsa benim kadar çok okumadığı ve araştırmadığı için sürekli benim konuşacağımı, bu egzersizin bir faydasının olmayacağını söyleyip Alman kanalındaki Godzilla filmini seyretmeye devam etti!

 Peki, Türkiye’deki bayanlar nereye koşuyor? Sevgili kızım büyüdüğünde, yaş dengi erkeklerle arasında büyük bir uçurum mu olacak? Yoksa, kadınlar kendilerini geliştirmek için çabalarken, erkekleri de tutup yanlarına çekebilecekler mi? Aksi takdirde çok yakın gelecekte kadın sosyal zekasına bir de bilgi dağarcığını ekleyip erkeğe yüksekten bakmaya başlamaz mı?

Kızım için böyle bir gelecek istemiyorum. Kadın ve erkek birbirini dengelemeli. Ama bu dengeyi sağlamak için bayanlar son hız kendilerini geliştirmeye ve artık iş dünyasında “Biz de varız!” demeye hazırlanırken, erkeklerin yapacağı maksimum efor sadece spor salonuna gidip ter atmak mı olacak? Erkek annelerine bu konuda ciddi bir iş düştüğüne inanıyorum. Bu bir eğitim işi, öğretim değil. 3 yaşındaki bir erkek çocuğu anaokulunda yapacağı faaliyet grubunu seçerken, “Bale kız işi, ben bale yapmam!” diyorsa, öğretimden önce eğitim çoktan gerçekleşmiş demek değil midir?

Yorum yazın October 21, 2009

Çok lisanlı ailede yaşamak

Globalleşmenin payını artık evlilikler de aldığındandır, iki lisanlı aileler ile ilgili literatür gün geçtikçe genişliyor. Hamileliğim esnasında “Growing-up with two languages” adlı bir kitap alıp okumuştuk eşimle beraber. Kitapta eşlerden hangisinin ülkesinde yaşanıyorsa, çocuğun ilk o ülkenin dilinde konuşmaya başlayacağı belirtiliyordu ve öyle de oldu.

 İki lisanli bir ailenin çocuğu olarak biz onun 2,5-3 yaşından önce konuşmasını beklemiyorduk. Aslında kızıma ilk günden beri yarattığımız ortam sadece Almanca ve Türkçe olsaydı belki daha aşağıya çekerdik bu beklentimizi. Ama biz Melis’in beyninin sözel yetenekler için ayrılmış devrelerini biraz daha zorlayabilmek için elimizden geleni yaptık. Eşimle aramızdaki lisanın İngilizce olmasından tutun;  Melis’e bakmak için ayarladığımız bakıcının Gürcü olmasına kadar evi lisan bakımıdan daha fazla çeşitlendiremeyeceğimizi düşünüyordum ki aklıma geldi: Bugünkü şartlarımızla, İspanya veya İtalya gibi ne eşimin ne benim lisanını bilmediğimiz bir yerde yaşayıp Melis’i orada anaokuluna gönderiyor olabilirdik; bakın onu atlamışız!

 Melis’i bir tarafa bırakalım; Türkçeyi henüz sökememiş olan eşim ile Türkçesi eşimden çok daha iyi olmasına rağmen, yine de mastar ve iyelik ekleriyle sorunları olan bakıcımızın ilişkisi her akşam evimizde soap-opera tadında olayların yaşanmasına sebep oluyor.

 Evde alışveriş listesini hazırlayan çocuk bakıcımız Ayşe’nin listesinde yer alan pirinç unu için eşimin çözümünün marketten bir paket pirinç, bir paket de un almak olduğunu söylesem? Veya Ayşe ile Holger’in yazılı olarak anlaşma lisanlarının Kiril alfabesi (ikisi de Rus esareti yaşamış ülkelerden geliyorlar!) olduğunu ama alışveriş listesindeki kelimelerin bu alfabede yazılmış Türkçe kelimeler olduğunu anlatsam? O nasıl oluyor derseniz: Birgün eşimle Carrefour’dayız, elimizde hiçbir şey anlamadığım sembol ve harflerle dolu liste ile sağa sola koşturuyoruz. Eşim bana sordu: “Fırasa” gibi duyulan ne var Türkçe’de?” İşin özeti,  Ayşe pırasayı benim anlayamadığım lisan ile yazmış ama onu okuyan eşimin anlayamayacağı şekilde hecelemişti…Aslında bu karmaşadan, normalde karmaşayı hiç sevmeyen biri olmama rağmen, hoşlanıyorum. Hayatıma renk kattığı kesin. Bunca lisan ve kültür cümbüşünün ise Melis’in gelişimine etkisinin negatif değil pozitif olacağına inanmak istiyorum. Diliyorum ki farklı kültürleri olumlu karşılasın ve bu farklılıklara adaptasyon yeteneği güçlü olsun!

 Kızımın konuşmasına gelecek olursak; 2 aydır hergün kendini biraz daha iyi ifade etmeye başladı. Ve Almanca konuşulduğunda anlamasına rağmen, şu ana kadar söylediği herşeyi Türkçe söylemeyi tercih etti. Bu durum zaten beklenen birşeydi yukarıda da belirttiğim gibi. Beklemediğim ise kızımın konuşmaya öncelik verdiği Türkçe lisanını babasıyla paylaşamamasından doğduğuna inandığım, babadan uzaklaşıp anneye daha da yakın hissetme durumu. Bununla ilgili şu anda alabildiğimiz tek aksiyon, babasının kuvvetli olduğu tarafları Melis’e göstermeye çalışmak. Annesinin hamurlarla oynarken kelebeğe benzettiği kaplumbağaya bakarken eminim Melis hamur oyununu babasıyla oynamayı tercih edecek. Gerçi bana sorarsanız, Tanrı bayan olsaydı benim yaptığım gibi kaplumbağanın üzerindeki desenler rengarenk olurdu :)

Yorum yazın October 19, 2009

Die Oma, der Opa

mutluluk94175buyukgl9Ümraniye’nin jet sosyetesinden Schmiede Ailesi geldi geçti bu ay! Büyük umutlarla Oma ile Opa’yı beklemiştim. Eşimin annesi-babası gelsinler de Melis’in -eğer varsa- disiplin eksikliklerini gidermemde yardımcı olsunlar istemiştim. Melis mi garip, onların çocuklara yaklaşımı mı garip bilmiyorum ama kızın yıldızı 2 hafta boyunca barışmadı onlarla. Oma-Opa  diye onları şahsen çağırdı ve kendince onlara şirinlikler yaptı. Ancak yine de son güne kadar hala Opa’sının olduğu yerden geçmemek için yolunu değiştirdi ve mümkünse sorularına kayıtsız kaldı. Oma ile arası biraz daha iyiydi ama ona da son akşam öyle bir protesto yaptı ki ayıp olmasın diye gülmemek için arkamı dönüp odadan çıktım.

 İlk başlarda, kayınvalidem şaşkın bakışlarıyla işten eve geldiğimde, Melis ile nasıl bir saat boyunca “azdığımızı” seyretti. Yemek saati geldiğinde, Melis’e yemek yedirmek için akla karayı seçerken, Melis’in bir patron edasıyla onu bunu istemesi karşısında gözleri büyüdü. Daha sonra ise akşam 10’a kadar uyumayan bir çocuk gördüğü için yeni bir şok yaşadı. Muhtemelen Almanya’da böyle birşey ancak Türk evlerinde oluyordur! Ne de olsa “Saat on, yatağa kon!” lafı bizim kültürün ürünü…

 Son zamanlarda Melis sakin sakin oynarken birden kafasında şimşek çakmış gibi “banyo” diye bağırıyor ve acilen kendini soymaya başlıyor. Salonun ortasında çırılçıplak kalana kadar soyunuyor, sonra da “Anne gel, banyo” diyerek önümden banyoya koşturmaya başlıyor. Geçen akşam kayınvalidem de bu ana denk geldi. Genelde olduğu gibi yüzünde beliren “Bu çocuk nasıl oldu da Schmiede oldu” manasındaki bakışı görmeyi beklerken, bambaşka bir Oma ile karşılaştım. Onlar Melis’i değiştirememişlerdi ama Melis galiba onlarda birşeyleri değiştirmeyi becermişti… Bir baktım Oma ortalıkta şımarık şımarık “banyo” diye bağırarak altındaki bezi fırlatıp bir tarafa atmakta olan kızımı elinde fotoğraf makinesi ile kovalamaya başladı!

 Melis önde, Oma arkada koşarken anladım ki bu Akdeniz kanı denen şey çok baskın, çok bulaşıcı! %50’si Alman olan çocuğumda kafatası şekli hariç henüz Almanlıktan eser görmüyorum. Aman ne mutlu bana!

1 Comment October 10, 2009

Kadın-Erkek

kadınerkekKadınların 20,000 kelime erkeklerin ise 7,000 kelime ile konuştuğunu yazıyor Louann Brizendine “Female Brain” adlı kitabında. Eşime bunu söylediğimde, “Wow, bu kadar sayıda kelime kullanıyor muymuşuz?” diye cevap verdi!

 Kim diyorsa eşitiz diye, inanmayın! Bilimsel gerçekler bunun tersini savunuyor. Daha ana karnındayken, dişi ve erkek beyni farklı bir şekilde gelişmeye başlıyor. Doğumdan sonra bebeklerin neye daha fazla ilgi gösterdikleri ise yine cinsiyetlerine göre değişiyor.

 İlginç bir deney okudum: Önce anaokulu öğrencilerine farklı renklerde objeler gösteriliyor. Erkekler siyah, gri, beyaz gibi renklere takılırken; kızlar turuncu, kırmızı, mavi gibi parlak renklere yöneliyorlar. Sonra yine aynı çocuklara bir takım oyuncaklar gösterildiğinde, kız çocukları bunların ne olduğunu anlamaya çalışırken; erkek çocukları oyuncağın ne yaptığıyla ilgileniyorlar.

 Bu deneyden ne çıkarabiliriz? Kadınlar cümlenin öznesine odaklanırken, erkekler yüklemine ilgi gösteriyorlar. Bir cümle özne ve yüklemle beraber anlam taşıyacağına göre; erkek ve kadın eşit değil ama birbirlerini tamamlayan ve hayatı daha anlamlı hale getiren bir çift!

 İş hayatında ise, ne yazık ki, bu basit çıkarımın işlemediğini görüyorum. Şirketlerin yönetim kurullarına bakıldığında, kadınların sayısı hayal kırıklığı yaratacak derecede az. Halbuki, erkeklerin ve kadınların  yönetime kattığı değerin başka boyutlarda olduğu açık. Kadın sesinin güçlü duyulamadığı bir şirkette sağduyu ne kadar gelişebilir? Kadınların yönetimde olmadığı gazetelerin arka sayfalarında boy boy kadın vücudunun sergilenmesi bir rastlantı mı? Sizce Lehman Brothers’ın yönetim kurulu kadınlardan oluşsaydı, bedeli bu kadar yüksek riskler alınır mıydı?

 Bizim neslimizde, iş hayatında kadınların önünün anne oldukları veya sırf kadın oldukları için kapandığını görünüyorum. Tek dileğim hem cinslerim ve empatik karşı cinslerimin çocuklarımızın önünü açacak tedbirler alması ve büyük adımlar atmaya başlaması… 

 Belki kız annesi olduğumdandır, kadınların toplumdaki yerinin ön plana çıkması beni daha da ilgilendirir oldu. Kadınların birbiriyle geçinememesi, kadın yöneticilerle çalışılamaması, kadının kadınlar için süslenmesi klişeleri söylenir durur. Bazen bunları ortaya atanların kadınları birbirine düşürmeye çalışan erkekler olduğunu düşünürüm. Ben kadın olduğu için biriyle çalışamadığım hiç olmadı, tam tersi genellikle kadınlarla daha kolay çalıştım. Süslenme konusuna gelince, bir erkek arkadaşımla buluşurken ne kadar süsleniyorsam bir kız arkadaşımla buluşurken de o kadar süsleniyorum. Artı ben etrafımda bakımlı ve güzel insanlar görmekten memnun olan biriyim, kim için süslenirse süslensin insanlar ne fark eder? Ofise geldiğimde kendimi Beverly Hills 90210 dizi çekimlerindeymiş gibi hissedebiliyorsam, daha ne isterim!

1 Comment October 7, 2009

Vizontele

newbackVizontele filminde, belediye reisi hayatında ilk kez gördüğü televizyonu, evinin salonunda çok değerli bir misafir gibi ağırlarken karısına,

“Hanım, bu alet dünyayı bizim evimize getirecek” der.

Karısı sorar:

 “Sebep?”

 Düşündüm de gerçekten hayatımıza TV’nin bu kadar işlemiş olmasının sebebi ne? Dünyada olup biteni anı anına öğrenebilmemiz çok güzel ama TV’nin esiri olmamız niye?

  • Sinema veya tiyatroya gitmekten daha kolay olduğundan mı?
  • Ailemizle zamanımızı daha faydalı değerlendirmek için fikir üretmeye üşendiğimizden mi?
  • Çocuklarımızla yeni bir oyun bulmaya yetecek kadar yaratıcılığımızın, hayal gücümüzün tükenmiş olmasından mı?

 Üç yaş altı çocukların, TV’den ne kadar ve nasıl etkilendikleri hala bilinmezliğini koruyor. Genel inanış, çocukların TV’den çok şey öğrenebileceği. Halbuki bunun doğruluğuna dair henüz bir çalışma bulunmuyor. Zaten bebeklerle çocukları aynı keseye koyarsak, büyük yanlışlık yapmış olmaz mıyız? Peki o zaman niye Baby TV var? Niçin Teletubbies ya da Gece Bahçesi programları var? Tamamen ticari mi?

 Erken yaşta TV seyretmeye başlamanın çocuklara zararlarıyla ilgili direk bir ilişki kurulamamasına rağmen, konsantrasyon güçlüğü çeken okul çağındaki çocukların TV seyretme alışkanlıklarına bakıldığında, erken yaşta TV karşısında geçirilen vakit ile sonrasında konsantre olamama sorunu arasında oldukça yüksek bir korelasyona rastlanmış.

Ama yok, ben şimdi “TV’nin zararlarını say say, bitmez” dersi vermeye niyetli değilim. Yine de kendi kendime Melis’in seyretmesine izin verdiğim programların kritiğini yaparken, buna sizi de ortak edeceğim.

 TRT çocuk’taki Gece Bahçesi: Tam bir felaket! Çocuklara olan faydasını anlayabilmem mümkün olamadı bugüne kadar. Trene “Ninki-Nong”, uçan daireye “Pinki-Pong”, ağaçta öten kuşlara “Ketifır” denen BBC yapımı bir program. 2 yaşından küçük bir çocuğun varsa da bildiği birkaç kelimeyi birbirine sokan bir kelime dağarcığıyla, benim listemde sonuncu sırada. Melis başlardaGece Bahçesi’ne bayılıyordu. Sonraları, kızım zekasını bana kanıtladı ve bu programdan sıkıldığını gösterdi. Çok şükür bu programı artık hiç açmıyoruz.

 Maisy-DVD: Favorim! Şekillerin genelde keskin çizgilerle çizildiği, canlı renklerle basit figürlerin yer aldığı bir çizgi film. Kahramınımız Maisy, arkadaş canlısı, hayatı dolu dolu yaşayan bir fare! Bazen yılbaşı ağacı süsleyip, zencefilli kurabiye yapan; başka gün arkadaşlarıyla kumsala giden Maisy, çocuk olmanın güzel heyecanlarını ve saflığını taşıyor.

 Babyfirst TV programları: “Fred ve Fiona” ile saklambaç heyecanı, “Ayıcık Bonnie” ile varlık ve canlıların seslerini tanıma oyunu ön plana çıkarken, bazı programlar ise bence 2 yaş için fazla bilgi ve hareket içeriyor. Mesela, “Tavşancık Henry” mütemadiyen kafayı çekmiş gibi konuşurken, “Sayı Çifliği” ve “Sayı Zamanı” gibi programlar küçüklerimizi zamanından önce sayılarla tanıştırıyor…

 BabyTV: Özellikle şarkı programlarını Melis ile çok seviyoruz. Bana kalırsa, çizgi film halindeki video klipler bebeklerin MTV’si tadında :)

 Elektronik medyanın hayatımızdaki yerini tabii ki yadsıyamayız. Zararlı etkilerinin tümünü çocuklarımızın hayatından çıkarmamız da mümkün değil. Ancak muhtemel etkilerini nasıl yönetebileceğimiz ve çocuklarımızın elektronik medyayı kullanırken izleyecekleri kuralları oluşturmak bizim elimizde.

3 Yorum October 5, 2009

TATİL TATİL…

Image00001Şimdi Bozburun’da  kaldığımız otelin terasından, süper bir deniz manzarasına bakarak yazıyorum. Eşimle Melis doğduğundan beri ilk kez yalnız tatile çıktık.

İlk gün vicdanım sızladı. Özellikle de evden çıkarken hüngür hüngür ağlayan kızımın sesi garaja kadar ulaşırken. Havaalanında ağzımı bıçak açmadı. Sadece eşime, “Sen gitsen de ben kalsam?” dediğimi hatırlıyorum.

 Tatilin ikinci günü şahane geçti. Hava güzeldi. Bol bol yüzdüm. Yanımda getirdiğim 4 kitabın 2 tanesini bitirdim. Zaten tek istediğim bu tatilde kitap okumaktan bıkacak kadar çok kitap okumaktı.

 Bir de uyku…Biraz uyku…Bütün isteğim buydu. Bozburun, Bozburun :)

 Ne ilginçtir ki sektirmeden 2 gecedir Melis’in süt saatinde ve ekstradan 2 kez daha uyanıyorum. Her uyanışımda 5 dakika uyuyamıyorum ve sabah aynen Melis’in beni “Anneee” diyen sesiyle uyandırdığı saat olan 7:30’da uyanıyorum. Bünye alışmış bir kere 19 aydır geceleri en az 2 kez uyanmaya, 2 günlük tatil yetmiyor ki sistemi detokslamaya…

 Ve bugün üçüncü ve son gün! Sabahleyin hem aylak aylak takılmayı özleyeceğimi düşünüp üzülüyor hem de kızıma kavuşacağım için seviniyordum. Taa ki annem cep telefonuma “bayram şekeri” adlı bir MMS gönderene kadar… Melis bayramlıklarını giymiş ve kameraya bakıyor. Annem resmini gönderdiğini sanıyor ama küçük bir video çekmiş. Önce başı önüne eğik, sonra annemin sesiyle kameraya bakıyor. Gözlerindeki bakış benim gözlerimi sulandırdı. Sanki annem nerdesin, bayramın ilk günü niye beni yalnız bıraktın der gibi bir bakıştı ve sonra yine önüne eğdi başını.. Birden içimi derhal eve dönmek arzusu kapladı. Size bu küçük videoyu kaç kez seyrettiğimi anlatamam. Duygularım nasıl kabarmış olacak ki gidip otelimizin kızıl sakallı barmenine “İşte kızım!” diye seyrettirdim!

 Küçük bayram şekerim bekle beni! Yarın öğlen seni yemeğe geliyorum :)

Yorum yazın September 21, 2009

Hangimiz gerçek anneyiz?

 Anneanneler ve babaanneler…Kimi bizzat torununa baktığından, kimi gençken çalıştığından torunlarını küçükken doyamadığı çocuğunun yerine koyduğundan, kimi ise kendi annesinden/kayınvalidesinden öyle gördüğünden, annelerin hayatını olduğundan daha da karmaşık hale getiriyorlar. Uzun uzun anneanne veya babaanne yazmayacağım, kısaca onlara “orkide” diyeceğim…

 Hayatımın 2 yılını geçirdiğim San Diego’ya vardığım 25 Ocak 2001 haftası okyanusla ilk tanışmamı hatırlıyorum. ( Kadere bakın ki bu tarihten tam 7 sene sonra Melis doğacak ve 25 Ocak ikinci kez hayatımda yeni bir sayfa açacaktı.) San Diego’da hava her daim güzeldir ama o gün üzerimde t-shirt, sweatshirt ve polarla olacak kadar güzeldi benim için…Bir de baktım sadece body ile dolaşan yeni yürümeye başladığı belli olan bir bebek kumsalda dolaşıyor, dolaştığı yetmiyor bir de okyanusun buz gibi sularında koşturuyor! O zaman dedim ki kendi kendime “Kendimi artık değiştiremem ama birgün anne olursam, ben de bebeğimi böyle yetiştireceğim”. Gelin görün ki annem egemenliğindeki evimizde durum böyle olamıyor. Kızımı işten eve geldiğimde soğan gibi kat kat kıyafetlere bürünmüş halde buluyorum. Annemin bizdeyken Melis’i hiç istemediğim kadar giydirmesi yetmiyormuş gibi bir de telefonda bana akşam yatırırken üzerine tulum giydirmem konusundaki kanun hükmünde kararnamesini bildiriyor. Nasıl yapıyor bilmiyorum, ertesi gün kıza tulum giydirmemiş olduğumu ortaya çıkarmış oluyor, bu da annemin yıllardır benle olmaktan gelen deneyimi diyebiliriz…

 Yemek konusu ise tam bir mesele…Bunu özellikle de tüm çalışan annelerden duyuyorum. Orkidelere ipin ucunu kaptırmış durumdayız! Onların kendilerine has bir tarzı var ve bu tarz genellikle TV karşısında veya türlü eğlenceler esnasında yemek yedirmeye çıkıyor. Sonuçta çocuklar yemek yemek için değil, yemek esnasında yapılan aktivitenin devamı uğruna ağızlarını açıyorlar.

 Melis’in artık TV karşısında Şükran Hindisi gibi doldurulmasini istemiyorum. Üstelik kendi kendine ve isteyerek yemesini istiyorum. Bunun anlamı, kızım yeni yemek yeme sistemine alışana kadar kilo alamayacak hatta kilo verecek demek olsa bile… Ben bu bedeli ödemeye artık razıyım çünkü benim gibi bir ömür boyu yemek yemekten sıkılmasını, tabağında illa yemek bırakmayı adet haline getirmesini istemiyorum.

 Bazen kendimi ister istemez Melis’in annesi değil de ablası gibi hissediyorum. Annem etraftayken bir de bakıyorum Melis’e adıyla değil, kızkardeşimin adıyla hitap etmeye başlamışım. Kim söyleyebilir bunun rastlantı olduğunu?

 Geçen gün Amerikalı bir arkadaşımla bu konuyu konuşuyorduk. Amerika’da da durumun aynı olduğunu söyledi. 65 yaşındaki annesinin hala 90 yaşındaki anneannesinden kritik aldığını anlatınca güldüm ve bunun ne olursam olayım değişmeyeceğine akıl erdirdim. Sorun benim finansçı, annemin doktor; benim normal bir insan, onun normal üzeri zekada bir insan; benim kızımın 2,75kg doğmuş, onun kızlarının 3kg ve üzeri doğmuş olmasından kaynaklanmıyor. Sorun evrensel. Sorun anne ve kız ilişkisi sürdüğü sürece baki. Peki sebepler?

 Hayvani içgüdülerimiz bazı şeylerin temel sebebi. Bir anne bebeği doğduğu andan itibaren onu kaybetme korkusunu içten içe yaşar. Taa ki torunu doğana kadar… Bir araştırmaya göre ki bu araştırma nasıl yapılmış bilmek istemiyorum, bir annenin çocuğunun ölümünde yıkılma derecesi torunu olup olmamasına göre değişiyor. Konu aslında annenin kendi öldükten sonra, bu hayatta bırakacağı genetik mirasıyla hala yaşamaya devam edeceğine inanmasından dolayı torununun kendini yaşatacağına dair rahatlamasından ibaret. Bunun orkidelerin torunlarını korumaya almasında büyük rolu olduğunu düşünmeye başladım.

 Diğer sebep ise bir önceki nesilden öğrenilenler. Bizim orkidelerimizin bize baktığı dönemlerde, annelerimiz kayıtsız şartsız teslim olmuşlar onlara. Şimdi de normalin bu olduğuna inanıyorlar. Onların yaşamışlışlıklarına güvenmemiz ve sorgulamamamız gerek. Ama göremedikleri bir şey var, o da artık bilgi ve deneyimlerin paylaşımının evrensel olarak ne kadar kolay hale geldiği.. Ben bugün, Türkçe ve İngilizce birçok annenin kendi deneyimini okuyabiliyor; çocuk konusunda birçok ünlü ve başarılı doktorun, pedagogun yazılarını  takip edebiliyorum. Artık sadece orkidelerin deneyimleri yok kayıtsız şartsız doğru olarak kabul edeceğimiz. Bence bilginin paylaşımının bu kadar kolaylaşmasını anlamakta güçlük çekiyorlar ve bazen doğru noktalara dokunduğumuzu görmeyi istemiyorlar.

 Şimdilik burada nokta koyuyorum ama bu konuya geri döneceğim. O yüzden en iyisi üç nokta koyayım…

Yorum yazın September 20, 2009

Sonraki yazılar Önceki yazılar


Kategoriler

Etiketler

aile anne sütü anti-aging antioksidan diyet Doğuma hazırlık doğum sonrası depresyonu doğum öncesi eğitim egzersiz egzseriz Emzirme endişe fitflop hamilelik lekesi kafein kahve kısırlık melazma mide yanması mineral normal doğum omega 3 pilates power plate reebok easytone sezeryan sigorta tarif tracking varis vitamin wii-fit yedirme problemi yoga yürüyüş çay çikolata
Dugun Dogum Foto Playtime

Bakmaya Değer

Diğer anneler ne der?

En son yorumlar

Arşiv

Haberler