Araştırmalar

Ispanaklı balık köfteleri

 

Ntv Bilim dergisinin Temmuz ayı sayısında çok eğlenceli bir araştırma okudum. Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesi Genetik Bölümü doktora öğrencisi Aysu Uygur’un kaleminden çıkan araştırmaya göre, değil sadece erkeğin kalbine giden yol; beynimize giden yol da mutfaktan geçiyormuş! Ateş bulunup da yemek pişirme alışkanlığının insanoğlunun kültürüne girişinin beyin fonksiyonlarına pozitif etkisi artık bilim tarafından kabul görüyor.  Bazı sebzelerin köklerindeki besleyici maddelerin sadece pişmesi durumunda faydasının ortaya çıkması, bunun sebeplerinden sadece birisi. İlk insanların yemeklerini pişirmeye başlaması, günlük diyetlerinde iki temel değişime neden oldu. Birincisi, yediklerinden aldıkları enerji ve besini çok daha etkili kullanabilmeleri. İkincisi, bu yeni sindirim açılımıyla yiyecek yelpazesinin genişlemesi, daha fazla çeşit bitki ve hayvanın enerji kaynağı olarak kullanılabilmesi.

 Beslenmenin daha kaliteli olmasından dolayı beynin gelişimi hala devam eden evrim sürecimizde  rol oynarken, yemeğin pişirilmesini takip eden beraber yemek yeme ritüelinin ortaya çkışı da sosyal hayatı şekillendirmiş.

 Söz yemek pişirmeden açılınca, bugünün “yeşil köfte”lerine değinmeden geçemeyeceğim. Daha önce vermiş olduğum somon köftesine ikame olarak yapabileceğiniz ıspanaklı balık köftesinin tarifi şöyle:

 Malzemeler:

  • 1 kg ıspanak
  • 2 adet levrek
  • 1 avuç maydanoz
  • 1 avuç fesleğen
  • 1 küçük soğan
  • 1 yumurta sarısı
  • 1 tutam mısır unu

 Yapılışı:

  • Ispanak bir tencerede zeytinyağında kavrulur.
  • Balık kılçıklardan temizlenerek rondodan geçirilir.
  • Ispanağın içine rondodan geçirilmiş balık, rendelenmiş soğan, fesleğen, maydanoz, yumurta sarısı ve bir tutam mısır unu eklenir.
  • Tüm karışımı köfte haline getirirken bir avuç mısır ununu tezgaha serpip, köfteleri bu una bulayarak yuvarlayabilirsiniz.

 Hem besleyici, hem rengi dolayısıyla eğlenceli, hem de tadı dolayısıyla son derece lezzetli yeşil köfteler kızımın bakıcısı Ayşe’nin buluşudur, tavsiye ederim!

Yorum yazın August 24, 2010

Canım oyuncakları (Lovey)

 

Çocuklara disiplin uygulamaya çalışırken yapacağımız en büyük hatalardan birini öğrendim.

 Cezalandırmak uğruna çocukların huzur bulmak için uyurken veya herhangi bir stres anında sarıldıkları “canım” oyuncaklarının (bu bir battaniye parçası da olabilir, yumuşak bir oyuncak da) onlardan alınması uygulamamamız gereken bir ceza. Sonuçta anne memesinden ayrıldıktan sonra sarılarak huzur buldukları sevgili yumuşakçaları -kokuları dahil- çocuklara annelerini hatırlatıyor ve onlara güven veriyor.

 İngilizce’de “lovey” veya “comforter” terimleriyle geçen, benim Türk bebek-çocuk sitelerinde görmediğim için kendi kendime “canım oyuncakları” veya “yumuşakça” adını verdiğim bu geçiş dönemi nesneleri, onların bebeklik dönemiyle başlayıp çocukluk döneminin bir bölümünde de devam eden güven unsurları. Onlar annenin uzantıları. Bazılarımızın asla onsuz uyuyamadığımız oyuncaklarımızı, bazılarımızın ise sarılmadan gözümüzü kırpmadığınız battaniyeleri olmuştur küçükken. Onların bir ismi vardır ve hep hatırlarız. Benim Sarman kedim vardı ‘80’lerde bir akşam Moda’da çocuk bahçesinde unuttuğum ve arkasında eve gidene kadar uğrunda gözyaşı döktüğüm. Babam o günlerde belli bir saatten sonra sokakta dolaşmanın tehlikeli olduğu sebebiyle geri dönemedi ve benim canım oyuncağımla ayrılışım böyle vukuu buldu.

 Kafası Winnie the Pooh olan, vücudu peluş mendil gibi olan bir oyuncağı 3 aylıktan beri kızıma uyku arkadaşı oldu. Ne zaman kendisini güvensiz hissetse, arabada yolculuk etse elinde Pooh’u vardır ve yüzüne, ellerine, ayaklarına sürüp durur. Sonunda da yüzünü Pooh ile kapatıp kokusunu içine çeke çeke uyur. Benim bebeklerin böyle bir oyuncağa ihtiyaçları olduklarıdan haberim yoktu. Bizim kızın olmazsa olmazı olan peluş Pooh’u kayınvalidem aldı Melis ile ilk tanışmaya geldiğinde. Sonra sonra, çocuklarla ilgili Amerikan websitelerini okuduğumda anladım ki annenin olmadığı durumda onun kokusunu hatırlatan bu yumuşakçaları yıkamak bile doğru değil. Berbat koktuğu halde Pooh’u yıkayamıyorum, Melis çok tepki gösteriyor. Tek anlamadığım, bu rezalet kokunun nasıl anne kokusuyla eşdeğerde olduğu :)

2 Yorum August 12, 2010

Geri gitme (Regression)

 

Bazen mehter takımında yer alıyor gibi hissediyorum evdeki halimi.

 Tam diyorum ki uykusuz gecelerim bitti, birden sabahın 3’ünde Melis’i yatağımda buluyorum. Üstelik sağ tarafta hiç yer kalmamış gibi sürekli üstümde uyuyor ve bana  nemli havanın da etkisiyle fal taşı gibi açık gözlerle tavanı seyretmek kalıyor.

 Tam diyorum ki bu çocuk tuvalete çiş yapma işini kıvırdı, sadece 2 saat içerisinde üstüste küçük büyük ne varsa yapıp duruyor ve nihayetinde ben çareyi bez takmakta buluyorum. Üstelik duşta onu temizlerken, benimle dalga geçip “Onlar kaka değil, helva” diye dalga geçiyor! Bu, bakıcımız Ayşe’nin lafı; kendi kendine akıl etmesi mümkün değil ama insanı güldürüyor böylesi bir kriz anında…

 Tam diyorum ki Melis benim her sabah işe gitmeme alıştı, başlıyor benimle hergün işe gitmemem konusunda müzakereye. “İş bitince tatil olur, senin niye hiç bitmiyor anne?” şeklinde bana hesap soruyor ya da “para kazanmana gerek yok, annnaanemin parası var, ben gördüm”, diye bana çözüm bulmaya çalışıyor.

 Sonra bir sitede “geri çekilme” (regression) diye bir durumun tam da bu yaş dönemine has olduğunu okuyorum. Sanki dualarıma cevap almış gibi seviniyorum. Çok şükür ki bu her insan gibi çocuklar için de eski davranışların daha sürdürülebilir, daha tanıdık ve kolay olmasından kaynaklanıyor ve geçici bir durum.  Çocuğun o sırada başka birşey öğreniyor olması da diğer yeni öğrenilenin önüne geçebiliyor ve eski noktaya geri dönülüyor. Ama sadece bir süreliğine…Çünkü hiçbir çocuk bebekliğe geri dönmek istemiyor, hepsi bir an önce büyümeye çaba sarf ediyor. Dolayısıyla 1 adım ileri-3 adım geri değil de daha çok 3 adım ileri-1 adım geri şeklinde ilerliyor olduğumuzu görüyor ve bunun da normal olduğunu öğrenerek derin bir “oh” çekiyorum.

Yorum yazın August 12, 2010

Barbie’ye savaş

 Benim “geç” çocukluğuma yetişen Barbie bebekler büyük bir başarıyı senelerdir sürdürüyorlar. Yaratıcı şirket Mattel bugün 5,4 milyar dolarlık bir şirket. Tamamen bir pazarlama harikası. Kız çocuklarını trend olan her türlü kıyafet ve aktiviteyle kalplerinden vuruyor ve karlarına kar katmayı sürdürüyorlar.

 2006 yılında başka bir oyuncak şirketi Liv bebeklerini piyasaya çıkarıyor. Projeyi yürüten iki bayan günümüzün bebek pazarındaki rekabeti sadece Barbie gibi bebeklere karşı değil, video oyunları, televizyon, cep telefonlarına karşı da görüyor ve pazara bunun bilinciyle giriyorlar.

Ve işte başarı! Kız çocukları mütevazi dört kız arkadaş ile ilk önce www.livworld.com aracılığı ile tanışıyorlar. Bu websitesine baktığımda video oyunları, dört arkadaşın elektronik olarak çevirebildiğiniz son derece renkli ve heyecanlı günlükleri görüyorum. Liv bebekleri sadece kız çocuklarının estetik zevkine hitap etmiyor, ayrıca bu websitesinin sayesinde daha gerçek ve daha ulaşılabilir hale geliyorlar. Çocuklarda hayranlık uyandırıyorlar ama astranot Barbie veya polis memuru Barbie’nin tersine, bir o kadar da gerçekler.

Bebekler piyasa çıktığı senenin noelinde yok satıyorlar. Bunun üzerine, Barbie’nin yaratıcısı Mattel de sanal dünyada varım diyecek aksiyonlar alıyor. Ancak sonuç iyi olmuyor. Liv bebeklerinin yaratıcıları olan Spin Master’s ise kız çocuklarını oyuncak bebeği günümüzün yeni oyun mecrası olan internet ile iyi bir Harman yaparak başarısını arttırmaya devam ediyor. Benim bunlardan anladığım günün değerlerini yakalayabilmenin her sektörde olduğu gibi oyuncak sektöründe de ne kadar önemli olduğu. Kısaca: “Oyuncak önemli ama içerik daha da önemli!”

NOT: Zaten Barbie bebeklerini oldum olası sevmedim, hiç de oynamadım. İnanmazsınız, ben 3 yaşından itibaren hep kitap okudum:) Kızkardeşimin hatırı için anneme iki tane Sindy bebek aldırıp alışılagelmiş bebek oyunu konseptinin dışına çıkarak elektrikli süpürge yaparken birdenbire uçmaya başlayan Sindy, evinde tırtıl besleyen Sindy vs. şeklinde maceralarım oldu. Barbie’nin incecik bacaklarının yanında Sindy’nin tombul yüzünü hep daha fazla sevdim.

Yorum yazın June 1, 2010

Son Araştırmalar…

Hamilelikte egzersiz yapan annelerin bebeklerinin doğum kilosu düşük!

Hamilelikte yapılan düzenli ve orta yoğunluktaki egzersizler bebeğin doğum kilosunu aşağıya çekiyor ki bu da ileride çocukların obezite riskini düşüren bir faktör olarak gösteriliyor.

84 tane hamile kadının incelendiği yeni bir çalışmada, rastgele seçilen hamilelere haftalık maksimum 5 kere 40 dakikayı geçmeyen egzersiz yaptırılmış. Kontrol grubundaki hamileler ise egzersiz yapmamışlar. Egzersiz grubundaki bayanların bebeklerinin control grubundakilere oranla doğum kilolarının  ortalama 143 gram  daha az kilolu doğduğu ölçülmüştür.

Aslında Melis’in benim gibi 3 kg doğacak bir bebekken, 2,75 kg doğmasının sebebi demek ki 6 ay boyunca haftanın 7 günü yürüyüş bandının üzerinde yarım saat geçiren annesiymiş! Amerika’da buna iyi birşey olarak bakılırken, benim aileme göre bu tam bir felaketti. 2,75 gr doğan bir bebek anneme uzunca bir sure üzüntü kaynağı oldu.

 İğnesiz aşının piyasaya düşmesi an meselesi!

Bilim adamları, iğne kullanmadan aşı yapmanın yolunu bulduklarını açıkladılar.

Alman dergisi Angewandte Chemie Nisan 1 sayısında çıkan habere göre, yapıştırılacak bir bant ile özel bir molekül aracılığı sayesinde aşıyı vücuda vermek mümkün olacak.  Bu tür aşılar özellikle bebeklere uygulanabilirse çok güzel olur. Bebeğine aşı yapılırken ağlamamak için kendini zor tutan anneler için çok iyi bir haber bence.

1 Comment April 11, 2010

Ne kadar güvendeyiz?

toysGeçtiğimiz hafta internette benim yazdığım konularda kimler neler yazıyor diye bakındım. Çok içten yazılmış bloglar var. Lüzumsuz derecede bebişimde de bebişim diyen yapışkan bloglar var. Öte tarafta, anneyiz.biz, hamileyiz.biz, cicicee.com gibi web siteleri var. Birçok konu çoğu zaman birden fazla yerde, farklı yönlerden ele alınıyor. İnternete ulaşımı olan Türk anne adaylarının ve annelerin bilgi bulabilmek için artık sadece Amerikan websitelerine veya diğer annelerin deneyimlerini paylaşabilmek için Amerikan anne bloglarını okumak zorunda kalmıyorlar. Ne güzel ! Bu konuda yazılar, makaleler, araştırmalar arttıkça birçok konudaki farkındalığımız da artıyor. Annelik artık gelişigüzel sürdürebileceğimiz bir sıfat olmaktan çıkıyor. Bizim annelerimiz kulaktan duyma bilgilerle bizi büyütürken, biz artık çocuklarının gelişimiyle ilgili istatistikleri okuyan yorumlayan anneleriz.

 Ancak bunca bilgi bombardımanına rağmen, önümüze sunulan bilgilerde hala önemli bir boşluk olduğunu görüyorum. Yurtdışındaki websitelerinde bebeklere ve çocuklara yönelik olan ürünlerden sağlıklı veya güvenli olmadığı için geri çağrılanlarına dair çok detaylı bilgiler veriliyor. Halbuki bu konuda bizde en ufak bir bilgiye rastlayamadım. Sebebi piyasadaki ürünlerin ülkemizde üretilmiyor olması deseniz, Amerika’da satılan ürünlerin yüzde kaçı Çin’de üretilmiyor diye sorarım.

 Bizim neyimiz eksik de bizimle bu bilgiler paylaşılmıyor diye kızdım, kızgınlığımın kime olduğunu bilmeyerek…Niçin bizimle de paralel zamanda paylaşılmıyor piyasadan toplanan ürünlerin bilgisi ? Dahası, bu ürünler niçin bizim piyasadan da toplanmıyor ? 

 İşte size bazı örnekler :

  • 11 Aralık 2009-Little Miss Matched adlı şirket Amerika ve Kanada’da satılmış olan 7,288 adet kız çocuğu pijamasını geri çağırdı. Pijamaların alev alma standartlarının aşağısında olduğu tespit edilip çocuklar için risk taşıdığı tespit edildi.
  •  22 Aralık 2009-  Ikea 600 adet Leopar modeli yüksek çocuk sandalyelerini geri çağırdı. Sandalye üzerindeki kilitin çalışmadığı ve bu yüzden çocukların düşme tehlikesi geçirdiği haberi üzerine bu karar alındı.

Diğer örnekler için aşağıdaki link’e gidebilirsiniz. Amerikan pazarıyla paralel bizim piyasada da satılan bir mal ise almamak için arada bir neler geri çağırılmış diye bu sayfayı okuyorum. Tavsiye ederim.(http://www.babycenter.com/100_product-recalls_10325888.bc?intcmp=Nav_Global_newsandblog_safetyrecalls)

 Almanya’da çocuk oyuncakları üzerine yaplan araştırmalar ise büyük markalar haricindeki oyuncakların son derece toksik olduğunu ortaya koyuyor. Bu oyuncakların ihtiva ettiği toksik maddeler araba lastiklerinde bulunan orandan bile daha fazla. Bu konuda Almanların traji-komik bir yorumu var: Çocuklarımıza oynamak için oyuncak yerine araba tekerleği verelim, daha sağlıklı olur!

 Bu güne kadar öğrendim ki halk istemezse, düzenlemeler yapılmıyor. Hani derler ya, herşeyi devletten bekleme diye. Katılıyorum ! Daha düne kadar internette nerede doğumgünü partileri yapılır, 23 Nisan’da nerede ne aktivitelere gidilir bilgilerini bulabilmemiz sadece hayaldi ! Bebek, çocuk ve anne konusunda yazıp çizip ekmeğini bu işten çıkaran web sitelerinin ve dergilerin sorumluğunu bilip bu konuda bir girişim başlatmaları gerektiğine inanıyorum. Açıkçası bu konuyla ilgili de kontak kurabildiğim her yere yazmayı düşünüyorum.

Yorum yazın December 25, 2009

Folik asit savaşları

Tıp dünyası bu aralar folik asite karşı saldırıya geçmiş okuduğum son haberlere göre! 2 tane ayrı sağlık haberi okudum, ikisi de farklı ülkelerde yapılmış çalışmalara dayanmakta. Gerçi kanıtlamış birşey yok ama yine de bunları okumak beni çok şaşırttı!

İlk haber Norveç’li doktorlardan… Bergen’deki Haukeland University Hastanesi-Kalp hastalıkları departmanından Dr. Marta Ebbing’e göre folik asit takviyesi sanıldığı kadar güvenli değil; dahası kanser riskini arttırıyor!

Bu makaleyi okuyunca bir durdum tabii! Hamileliğimin ilk üç ayında midem yanarken, midem bulanırken zorla boğazımdan ittirdiğim folik asit tabletleri geldi aklıma. Üç ay sonra folik asit tabletlleri bitti, demir haplarında da folik asit takviyeli olanlarını tercih edip içtim jinekoloğumun tavsiyesi olmadığı halde.

Araştırma detaylı… Folik asitin takviye olarak hiçbir besinde yer almadığı Norveç ile herşey gibi folik asit takviyesinin de suyunu çıkarıp una, yumurtaya bile folik asit ekleyen Amerika’daki denekler karşılatırılmış. Sonuç: Folik asit alan deneklerin kansere yakalanma riski %21 daha yüksek!

Bu haber yetmedi,bir de Avusturalya’lı araştırmacılar hamileliğin son dönemlerinde alınan folik asitin çocuğun astım olması riskini arttırdığını iddia ediyorlar. İçeriğinde folik asit olan yeşil yapraklı sebze, belirli meyve ve yemişte olan doğal haldeki folik asitin ise bir zararını saptayamamışlar. Ayrıca hamileliğin ilk aylarında alınan folik asite karşı bu şekilde bir saptama yok. Yani hamileliğin ilk üç ayında günde 400 mikrogram alınması tavsiye edilen folik asit tabletlerine devam edilmesi gerek bu yazıya göre. Neyse ki onu doğru yapmışım…

Sanırım folik asitin yan tesirlerini tam olarak anlamamız için daha bayağı bir yıl geçmesi ve etkilerin gözlenmesi gerekiyor.

1 Comment December 9, 2009

Doğurganlık oranı inişe geçti…

leylek şokuThe Economist dergisinin bu haftaki ekinde doğurganlık oranının dünya üzerinde düştüğü kapak sayfası…Tabii bunu görünce derhal alıp okumak için can attım. Size tüm makalenin özetini yapmam gerekirse;

 Gerçek:  90’lı yıllarda gelişmekte olan ülkelerdeki hamileliklerinin çeyreği istenmeyen hamilelik.

 Gerçek: Eğitimli kadınlar çalışmak istiyor, doğum kontrolü talep ediyor ve büyük aile istemiyorlar.

 Gerçek:  Zenginlik ve doğurganlık arasındaki negatif korelasyonlu bağ oluşuyor.

 Bense giriş, gelişme sonuç olarak bakıyorum bu 3 bulguya…

 Demek ki ne olmuş? Kadınlar dünyanın akışını değiştirmişler. Ayşe kadın bakmış ki bu sonsuz doğurganlık ona dertten başka bir şey getirmiyor, kendini okutmayanlara inat gidip kızlarını okutmuş. Okuyan Ayşe kızı Zeynep ne yapmış? Annesi gibi olmamaya, kendi ayakları üstünde durmaya yemin etmiş. Zeynep’e aşık Ali ne yapmış? Konuşmayı bilen, çalışmayı isteyen Zeynep’le hayatını birleştirmiş. Bir elin nesi var, iki elin sesi var diyerek Zeynep’in iş hayatının sekteye uğramaması için doğum kontrolüne başlamışlar. Para parayı çeker ya, paralar biriktikçe hiç çocuk yapmamak Ali ile Zeynep’e daha da çekici gelmiş…

 Aslında Çin’de ‘70’lerin başında başlayan tek çocuklu aile politikasının ucu buna da dokunuyor. İnsanoğlunun hayat standartı arttıkça doğurganlığı düşüyor. Daha düşük doğurganlık ise hayat standartlarını daha da yükseltiyor. Bu da adeta bize, “en az 3 çocuk gerek” felsefesini hatırlatıyor, değil mi?

 Düşünsenize 2 çocuklu bir ailenin şu anda Türkiye’de çocuklarını okutmak için verdikleri özel okul, kurs, aktivite masraflarını…Hiç çocuğu olmayan bir karı-koca senede en az 40,000 TL daha fazla biriktirir 2 çocuklu bir aileye kıyasla. Bu da 10 senede sıfır faizle bile 400,000 TL eder ki hiç fena değil…Üstelik tatil masraflarınızın yarısının düşeceğinin, oturacağınız evin 4 kişilik olabilmesi için katlanacağınız ek giderlerin hesabına hiç girmiyorum bile…Ülke ekonomisi bakımında düşünecek olursak, o da şahane..Yatırım arttıkça, ülke de kalkınır..

 Kıssadan hisse, kadınlar yine dünya ekonomisine yapacaklarına yapıyorlar. Eski çağlarda tanrıçalara tapıyor olmaları hiç de rastlantı değil. Sadece doğurganlığımızı kontrol ederek bile ekonomiyi oynatacak gücümüz varsa, kimbilir şirketlerin, hatta ülkelerin yönetimlerinde sesimiz çıksa neler olur…Cem Yılmaz’ın dediği gibi: İşin özü eğitim!

Yorum yazın November 3, 2009

İkizlerin cinsiyeti hamileliği etkiler mi?

ikizlerBu ay paylaşılan bir araştırma, ikiz hamileliklerindeki bebeklerin cinsiyetinin hamileliğin nasıl neticeleneğine dair işaret olabileceğini gösteriyor.  21 Ekim 2009 tarihinde HealthDay News’da yer alan bu araştırma beni çok şaşırttı. 

 Tel Aviv Üniversitesi Tıp Fakültesi bünyesindeki Helen Schneider’ın yaptığı araştırmaya göre, rahmi paylaştığınız ikiz kardeşiniz eğer kızsa,size olan etkisi daha pozitif! Bunun anlamı ise kilo ve doğum tarihi bakımından daha avantajlı durumda olmanız demek oluyor. Yine aynı üniversiteden Dr. Marek Glezerman’a göre, erkek fetus ikizini negatif etkiliyor, bunun da sebebi büyük ihtimalle ikizler arasında gerçekleşen bazı transferler, özellikle de hormonlar…

 A.B.D.’de araştırmayı gözden geçirmiş olan bir uzmana göre ise, bu araştırma hamileliğin izlenme sürecinin ikizlerin cinsiyetlerinden bağımsız olarak devam etmesine engel değil. “American Society for Reproductive Medicine”’ın eski başkanı ve fertilite uzmanı olan Dr. Steven Ory bu konunun klinik bir boyutu olmadığını savunuyor.

 Araştırmada 2,704 tane ikiz hamileliği çalışılmış ve erken doğumun en sık görüldüğü ikizler erkek-erkek ikizleri olarak ortaya çıkmış. Araştırmanın dikkatimi çeken bir başka  yanı ise erkek-kız ikizlerindeki erkek bebeklerin, erkek-erkek ikizlerindeki erkeklerden daha kilolu olması. Benim olmayan tıp bilgimle araştırmadan anladığım erkeklerin anneden gelen yemek için daha güçlü savaş verdiği ve kız bebeklerin biraz avuçlarını yaladıkları!

 Araştırma sonuçları veriyor ama sebeplere gelince biraz kısır kalıyor. Louann Brizendine’in bu senenin sonuna kadar çıkaracağı “Male Brain” adlı kitabını dört gözle bekliyorum.  Bu araştırmada havada kalan sebepler tabii ki bu kitapta yer almayacaktır ama hamilelik esnasında erkek fetusun neler yapıyor olduğuna dair bilgi edinebileceğimizi umuyorum. Her zaman dediğim gibi: Erkek kadın eşit değil, diyenlere inanmayın!!

Yorum yazın October 31, 2009


Kategoriler

Etiketler

aile anne sütü anti-aging antioksidan diyet Doğuma hazırlık doğum sonrası depresyonu doğum öncesi eğitim egzersiz egzseriz Emzirme endişe fitflop hamilelik lekesi kafein kahve kısırlık melazma mide yanması mineral normal doğum omega 3 pilates power plate reebok easytone sezeryan tarif tracking varis vitamin wii-fit yedirme problemi yoga yürüyüş çay çikolata
Dugun Dogum Foto Playtime

Bakmaya Değer

Diğer anneler ne der?

En son yorumlar

Arşiv

Haberler