Diğer sitelerdeki yazılarım

(Temmuz ayında www.alternatifanne.com’da yayınlanmıştır.)
Okuduğum yeni bir kitap: “The Mommy Myth”, yani “Annelik Efsanesi.”
Bu kitapta önüme sıkça gelen terimler feminism, postfeminizm, yeni annelik (new momism). Feminizmi biliyorum da postfeminizm dönemine pek hakim olmadığımı fark ettim. Anladığım kadarıyla feminizmin alıp yürüdüğü zamanlarda kadınlar, erkeklerle eşit olabilmek için çok savaşıp ganimetleri topladıklarına inanıyorlar. Sanırsınız iki cinsiyet arasındaki haklar ve yaşam kalitesi eşitlenmiş, yola çıkıldığındaki tüm hedefler başarıyla yakalanmış. Feminizm bir anda “out” oluyor. Naçizane düşünceme göre; feminizmin kadını mutsuz, çocuksuz, eşsiz bırakıp üstüne üstlük sarkastik, bol tüylü ve son derece anti-dişi bir kadın yaptığına inanmaya başladığımız döneme postfeminizm deniyor.
Postfeminizm döneminin varsayımları şöyle devam ediyor: Annelerin babalara göre çocuk yetiştirmekte daha iyi oldukları kesin. Ve tabii ki bu çok özel bir görev. Annelerin işini ve hayallerini bu uğurda terk etmeleri de dolayısıyla babaların işlerinden ayrılmasına göre daha normal ve alışılagelmiş. Annelikte kimse başarısız olmayı kadınlığına yakıştıramaz. İyi bir çalışan, iyi bir evlat, iyi bir eş olamayabilirsin ama iyi anne olmak zorundasın.
Aslında hepimizin kendine özgü bir annelik anlayışı var. Hepimizin annelik deneyimine dair geçmişi farklı. Hepimizin bir anda tepesine üşüşen cinleri, hepimizin çocuklar uğruna yaptığımız fedakarlıklar farklı olduğu gibi hatalarımız ve hedeflerimiz de kendimize has. Dolayısıyla, anneliğin kollektif bir deneyim olduğunu unutmamız çok kolay oluyor. Sonuç ise toplumun anneliği kişiselleştirmesi ve şahsi bir başarı veya başarısızlık haline dönüştürmesi.
Kitap tüm bunları detaylı olarak tenkit ediyor. Yaptığı çok vurucu araştırmalar ve beraberinde de yorumlar var. Bazı yerler benim için çok feminizim çünkü ne yalan söyleyebilirim, ben bu işin doğrusunu yanlışını henüz bulamadım. Part-time iş şansının çok az olduğu bir ülkede yaşıyorum. Türk anneleri için tercihin ya hep ya hiç olduğunu görüyorum. O zaman işler daha da zorlaşıyor.
Kitaptan bir alıntı:
Your children are your challenge,
In them your dreams are sown.
You’ve given up your life
And live for them alone
Now look upon your daughter
Will she too be enslaved
To a man, a home, a family
Or can she still be saved?
This is your real challenge
Renounce your martyrdom!
Become a liberated mother
A woman, not a “mom”
May 27, 2010
(Aralık 2009′da Cicicee.com’da yayınlanmıştır)
Zorla güzellik olmaz denir. Doğru!
Çoğu akşam, işten eve gelirken kendimi kızımla neler oynayabileceğimi planlarken buluyorum. Eve geldiğimde büyük bir şevkle planladığım oyunun düzenini kurarken, bir de bakıyorum kızım Melis yaptığım hazırlıkların bir detayına takılmış kalmış! Onu ne kadar bir adım sonrasına ilerlemeye zorlasam da o, ilgilendiği noktada kalmaya kararlı…Artık anladım ki zorlamanın hiç faydası yok. İlgisini çeken şey bana ne kadar devede kulak gibi gelse de önceliği ona vermem gerekiyor. Hemen adapte olabilmek kolay olmuyor; hele biraz önce uydurduğum oyunla kendimi dünyanın en eğlenceli ve yaratıcı annesi olduğumu düşünürken!
Bazen diyorum; keşke çocukluğuma geri dönüp neler düşündüğümü görerek bugüne geri dönsem de kızımı daha iyi anlayabilsem! Ne de olsa, ondan hiç de aşağı kalır tarafım yokmuş annemin planladıklarını altüst etmekte…
Ben 2 yaşındayken, bir gün annem beni sirke götürmek istemiş. Babam da almış biletleri ve gitmişiz Medrano sirkini seyretmeye. Ancak annemin hevesi kursağında kalmış. Benim çok hoşuma gideceğini düşündüğü sirk ortamı hoşuma gitmiş gitmesine de, gösteri yapan hayvanlar yüzünden değil! Seyirci koltuklarının altındaki kumlar yüzünden…Sonuçta annem sirki seyrededursun, babam tüm gösteri boyunca çömelip benimle kum oynamış.
Şimdi fark ediyorum ki aslında babamın yaptığı en doğrusuymuş! Bazen çocuğumuzla paylaştığımız anları özel kılmaya çalışırken ne yaptığımız, çocuğumuzun o anın tadını çıkarmasından daha ön plana çıkabiliyor. Halbuki çocuklar için bizim planladıklarımız hiç de önemli veya ilgi çekici olmayabiliyor. Anne-babaların beklentilerinin yüksek olduğu günlerin iki taraf için de hüsranla bitmemesi için bizim yeterli esnekliği gösterebilmemiz gerekiyor. Bu bazen düğüne yanımızda götürdüğümüz çocuğumuzla bir lokma yiyemeden gece ayazında çelenklerden çiçek koparmak; bazen yelkenli yarışlarını göstermek için gittiğimiz sahilde onunla kayaların üstünden suya taş atmak olsa da…Zaten tam tersini beklemek imkansız. İyisi mi büyüklük bizde kalsın, sirke gidip kumdan kaleler yapalım?
December 1, 2009
(Ekim ayında Cicicee.com’da yayınlanmıştır)
Cicicee gibi Türkiye’nin çocuklara yönelik tek eğlence ve eğitim portalında yayınlacak olan ilk yazımda konu olarak çocuklarımızla bir şey yapmamamıza yönelik bir yazı yazıyor olmam biraz ironik görünüyor olsa da bu konu eğlence ve eğitim ile çok içiçe geçmiş durumda.
Anne-baba olarak genelde düştüğümüz tuzak, çocuklarımızın her saatini üretken aktivitelerle doldurmamız gerektiğine inanmamız. Ama size iyi bir haberim var: Bazen hiçbirşey yapmamak da çok önemli! Yapılan araştırmalara göre, çocuk eğitiminde “Daha çok, her zaman daha iyi” olmuyor. Dün Dr. Jill Stamm’in yazdığı bir kitabı okurken, çocukların hayatlarının ilk senelerinde karşılaştıkları hemen herşey yeni olduğundan, günlük hayatlarında bir mola alıp bunları beyinlerinde yerli yerine oturtmaları gerektiğini okudum. Bu çok mantıklı! Hayatımın 2 senesini geçirdiğim Amerika’ya ilk gittiğimde, faturaların nasıl ödeneceğinden tutun içeceğim suyun evime nasıl ulaşacağı gibi temel konular dahil etrafımdaki herşeyi yeniden öğrenmem gerekmişti. Oradaki hayatımın ilk 3 ayına dair hatırladığım tek şey sürekli birşeyler öğrenmenin ne kadar yorucu olduğuydu. Tıpkı yetişkinler gibi çocukların da bazen “durmayı” öğrenmesi gerekiyor. Bazen en yaratıcı fikirler, hiçbir şey yapmadığımız, hatta sıkıldığımız zamanlarda ortaya çıkmaz mı?
Benim Melis ile en çok hoşuma giden “hiçbirşey yapmama” anımız, yatakta yanyana yatıp en basit şeylere bile kıkırdamamız. O anlarda Melis ne yapıyorsa, ben ona uyum sağlıyorum. Örtünün altına girip karanlıkta beklemek mi istiyor, benimle beraber çığlık mı atmak istiyor, el ele benimle yatakta zıplamak mı istiyor hiç fark etmez. Önemli olan onun minimum düşünerek sadece deşarj olması…
Cicicee’nin büyük emeklerle derlenen eğlence ve eğitim programlarından faydalanırken, umarım bu kısa yazımı hatırlarsınız. Unutmayın, çocuklarınızın sıkıldığını düşündüğünüz alışveriş zamanlarında bile aslında çocuğunuz için iyilik yapıyorsunuz. Bazen hayatın sadece gözümüz önünde akıp gitmesi gerekiyor…
November 4, 2009
(Kasım ayında Cicicee.com’da yayınlanmıştır)
Şu aralar okumakta olduğum “Sanatçının Yolu” adlı kitapta Julia Cameron’un içimizdeki sanatçıyla ilgili yazdıkları çok encouraging. Aslında hepimizin içinde yaratıcı bir başka “ben” var diyor özetle. Ben buna neredeyse inandım gitti bile…İnanmayanlarınız için ise çocukluklarınıza dönmeyi öneririm. Hafızanızı zorlayın ve aklınıza gelen çocukluk anılarınız aslında sizin de bir zamanlar ne kadar yaratıcı olduğunu size hatırlatacaktır.
Peki niye paslanıyor yaratıcılığımız? Kim veya kimler üstünü örtmemize sebep oluyor? Bana göre yaratıcılığın en büyük düşmanı, yıllardır süregelmiş inanışlar… Anneler babalar, sırf iyi niyetlerinden dolayı, çocuklarının ileride “aç” kalmamaları için sanatla uğraşmalarını istemezler. Çocuklarına avukatlığı, doktorluğu yakıştırırlar ama bir türlü balerin olmayı, senaryo yazarı olmayı yakıştıramazlar. Boş bir uğraştır yazmak, çizmek; gerçek bir meslek değildir çoğu insana göre. Halbuki, bu ay katılmaya başladığım yaratıcı girişimler programında birşeyler yaratmanın insana müthiş keyif verdiğinden bahsediyoruz. Çocukça ve çok içten bir keyif… Kendi kendimize tarifini icat ettiğimiz bir pastayı yaparken bile aldığımız tat başka değil midir?
Çocuğum olduktan sonra, üniversite yıllarımda olduğu gibi makaleler yazmaya başladım. Bu sefer yeni aşkım üzerine yazıyorum: Kızım Melis! Her hafta yenisini eklediğim yazılarım için Fitanne adında bir blog sayfası açtım ve buraya katkıda bulunurken çok eğleniyorum. Büyük ihtimalle sanat yapıyor değilim ama yazma anlarımda sadece “o anı” yaşıyorum ve nasıl göründüğüm veya etraftaki sesler hiç umrumda olmuyor. Yaratma anı bu olmalı diye düşünüyorum! Niye mi? Çünkü kızımın yaratıcılığını kullandığı anları da ilgiyle izliyorum ve o sıradaki hali tam da anlattığım gibi oluyor. Kızım Melis ile geçirdiğim her gün, hatta her dakikada bile onun yaratıcılığını görüp ona hayran oluyorum. Çocuklarla zaman geçiren herkes neden bahsediyor olduğumu biliyordur. Gözümüzün önünde duran birbirinden ilişkisiz materyallerden çocuklar öyle kombinasyonlar yapmayı başarıyorlar ki şaşırıp kalıyoruz. Kurdukları cümleler bile bazen o kadar eşi bulunmaz ki…
Çocuklarımızın içindeki yaratıcılığı teşvik etmemiz de, unutturmamız da bizlerin elinde. Kafamızın içinde sadece toplumuzun bilinçaltımıza kazıdığı doneleri bulup ayırt edebilsek ve bunlara karşı durabilsek ne kadar iyi olurdu…Kendinizi birgün, ”Sadece homoseksüeller gerçek sanatçı olurlar” diyip erkek çocuğunuzu bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde bale yerine basketbola yönlendirirken veya “Sabahın kör vaktine kadar sahnelerde çalışacaksan, evde kalırsın” diyip kız çocuğunuzu tiyatrodan soğuturken bulursanız, farkına varın! Farkına varın ki bunlar bizim gerçek düşüncelerimiz değil aslında. Bunlar yıllardır bize öğretilenlerin dile gelip konuşan sesi.
Elbette herkes sanatçı olacak diye birşey yok. Ama sanata eğilimi olduğunu gördüğümüz çocuklarımızın önünü kesmek bizim neslimize yakışmıyor. Atatürk gençliği artık tüm dünyaya sanatıyla da kendini göstermeli. Bugün 29 Ekim 2009! Atatürk kurduğu Cumhuriyet ile bize bu hakkı 86 yıl önce verdi;biz çocuklarımıza vermek için geç kalmayalım.
November 3, 2009