Şundan bundan
En son tatile çıkalı bir süre geçtiğinden, yine nereye gitsem ne yapsam diye düşünmeye başladım. Tatiller arasında bazı klişeler var. Mesela, balayına Maldiv’lere gidilmeli; süper romantik, cennet beldesi…Gittik, gördük.. Etrafımda köpekbalıklarının yüzdüğü bir denizde bir köpekbalığı yavrusu peşime takıldığında bağırtımdan sahildeki herkesin ilgisini çekebilmek veya ada boyunca kafamın üstünde sallanan hindistan cevizlerinden birinin kafama düşüp beni oracıkta öldürmemesi için zıplar adımlarla ağaçların altından kaçmaya çalışmak son derece romantikti. Yüzmeye korktuğum, yürümeye tereddüt ettiğim Maldiv’lerin cennet adası, albümümde şahane imajıyla kalmaya devam edecek…
Çok stresliysen, fiziksel olarak da yorgunsan, “spa’ya gitmelisin;insan yeniden doğmuş gibi oluyor”… Ama nerede bende yeniden doğacak o şans? Sıkıntıdan ruhumu teslim etmediğime şükredip pılımı pırtımı toplayarak kendimi arabamızın içine attığımdaki mutluluksa eğer yeniden doğmak dedikleri, belki yeniden doğmuşumdur; doğrudur! Üstelik, tatilimin en güzel kısmı olan masajdan sonra başlayan baş ağrımı da hesaba katarsak, artık beni Spa’ya götürecek hiçbir sebep kalmadığını düşünüyorum. Gerçi okuduğum “Flow” adlı kitap çok şükür benim kaçık olmadığıma dair bazı paragraflar yazmış ki sırf bu yüzden bile yazarı Bay Csikszentmihalyi’nin ismini bir çırpıda kitabın kapağına bakmadan yazmaya çalışmak için yeterli motivasyon veriyor. Yazar diyor ki; mutluluk sanıldığı gibi rahatladığımız, pasif olduğumuz zamanlar değil; aksine insanın vücudunu ya da zihnini isteyerek bazı şeyler başarmak için limitlerine kadar esnetebildiği zamanlarda oluşuyor. Aslında keyif, birşeyler yapmaya çalıştığımızda aldığımız bir tat. Armut piş, ağzıma düş durumu değil. O yüzdendir ki artık Spa dönüşü eşime, 2 gün boyunca o saunadan bu saunaya koşmak yerine gidip dağın tepesinden kaymaya çalışsaydık, çok daha rahatlayıp eğlenmiş olacağımızı söylediğim için artık pişmanlık duymuyorum. Demek ki bende değilmiş anormallik, hissettiklerim normalmiş…
Bu akşam bir dostumdan gelen mail yazdırıyor tüm bunları. Öyle güzel bir haftasonu teklifi geldi ki kendisinden, hemen gitmemek için zor tutuyorum kendimi. Bir haftasonu için Londra’ya gidip “School of Life” adı altında gruplanan, birbirinden renkli konular hakkındaki seminerlere katılmak …İşte benim kafa dinlemeken anladığım bu! Hem farklı bir yere gidip, hem kafamı çalıştırabileceğim, hem de sevdiğim ve iyi anlaştığımı bildiğim biriyle zaman geçirmek…
February 2, 2010
Pazartesi günü devam etmekte olduğum ”Inspiro-yaratıcı girişimler” programının son günüydü. Hepimiz kendimizce bir projeyi prezente ettik. En son proje bir arkadaşımızın şarkısı oldu. Şok oldum. Şarkı söylemek hiç aklıma gelmemişti. Ve şarkının sözlerini duyunca… Ve Elif bu şarkıyı sanki Süper Baba dizisi için değil de, 3 aydır her Pazartesi biraraya gelen grubumuza yazılmış gibi gözlerimizin içine baka baka söyleyince hepimizin gözleri doldu. Bambaşka geçmişlerden, bambaşka kültürlerden, hatta bambaşka nesillerden gelen 10 tane kadın… “Kadınlar anlaşamaz”ın aksine, bir o kadar anlaştık, birbirimizi hep bir o kadar iyi anladık. Farklılığın biraraya gelmesinden ortaya çıkan böylesine bir uyum…
Bize bu kadar kendimizi birbirimize açabildiğimiz için “Bravo!”; Zeynep, sana da bizi biraraya getirdiğin ve birçok zaman dağılacak duruma geldiğimizde bizi toparlayıp yeniden motive ettiğin için teşekkürler! İşte çalışmalarımızın son gününün finalini yapan şarkının sözleri:
Özgürlük,
uçsuz bucaksız bir ülke.
sevgin ışık tutmazsa,
yolumu bulamam ki…
Mutluluk,
uzansam dokunacak kadar yakın.
dostlarım olmazsa, tadına varamam ki…
hiçbir olay gerçek olmaz,
dostlarıma anlatmadan.
hiçbir sevinç tamam olmaz,
sevenle paylaşmadan.
masallar masal değil,
sevgiyle anlatmadan…
January 20, 2010
Kızım doğumundan beri Avrupa Birliği vatandaşı. Çünkü babası Alman. Bense gitmeden önce, hemen hemen her ülke için vize almak zorundayım. Vize almak zorunda olmadığım ülkelere de nedense ben şimdiye kadar hiç gitmek istemedim. Alman konsolosluğuna gidip de vize alma vakti geldi mi çanlar çalıyor beynimde. Bakalım bu sefer ne olacak diye karnıma ağrılar giriyor. İstisnasız her seferinde bir olay geliyor başıma.
Kayınvalidemin Mart sonundaki 70. yaşgünü onuruna verilecek partiye katılmam gerekiyor. Hiç gitmek istemiyorum. Çünkü yine Taksim’deki Alman bayraklı binaya girmek istemiyorum. Ezik miyim ne? Kendimi o dört duvarın içine girdiğim anda 2. sınıf insan gibi hissediyor; kraldan kralcı memleketim insanının bana son derece aşağılayıcı şekilde emirler vermesi karşısında kafamdaki tüm saçlarım kirpinin dikenleri gibi dikleşiyor. Bunların sonucunda, kendimi güçlü hissedebilmek için her gittiğimde haklı ya da haksız sebeple (çoğu zaman haksız!) bir olay çıkarıyorum. Eşim en son defasında bana 5 günlüğüne vize vermeleri üzerine konsolosluğu arayıp hesap sormayı denedi. Telefondakilerin benim ismimi duyduklarının saniyesinde beni hatırladıklarını söyledi. Bu sefer konsoloslukta bir olay çıkarmamam konusunda beni uyarıyor.
Gözünü sevdiğimin Amerika’sı. Bir vize verirler, izleyen 10 sene içinde Amerikan konsolsoluğunun yerini bile unutursun. Amerikalı biriyle evli olmak ise bir ayrıcalıktır. 11 Eylül 2001’den beri prosedürler zorlaşmasına rağmen yine de Amerikalının eşi olduğun için sana Green Card çıkarırlar. Ama gelin görün, benim Alman biriyle evli olmaktan dolayı normal bir T.C. vatandaşından hiçbir farkım yok. Neden farkım olsun ki? Onlara göre damarımda akan kan Türk, Alman değil; Almanla hayatımı birleştirmişim, ondan çocuk yapmışım birşey fark etmiyor. Irkçılığın bu kadarı! Bu Avrupalılar adam olmaz. Ama ne yazık ki ben bu vizeyi almaya ve bir dahaki ay Taksim’deki o malum yere girmeye mecburum. Her Alman konsolosluğundan çıktığımda ağzıma almaya alışık olmadığım laflar savuruyorum, her seferinde de orada sıra bekleyen insanlardan alkış alıyorum.
Bu sefer ağzımı açmayacağım. Sadece bana sorulana cevap vereceğim, gerisinde hiç tepki vermeyeceğim. Bakalım bu sefer uzun süreli vize almayı becerebilecek miyim? Gerçi bana kalsa, kayınvalidem İstanbul’a gelse de ona burada parti yapsak çok daha makbule geçecek ama…
January 18, 2010
Sex and the City dizisinin her bölümünü 2-3 kez izlemekten dolayı ezberlemiş biriyim. Kızım doğmadan önce cep telefonum dizinin fon müziğiyle çalardı. Sonra anne olunca, yakıştıramadım kendime, sildim gitti! Doğumdan 8 ay sonra, ayağı yanmış gibi ilk gösterime girdiği gün Sex and the City filmini seyretmeye gitmiş, eşimi de beraberimde sürüklemiştim.
Hala dizideki sarışın bomba Samantha’nın, erkekleri büyük bir ruhsuzlukla yatağa atıp sonra da arkadan dedikodularını yapmasına tezahürat yapıp bol bol güler, eğlenirim. Hatta hep söylediğim bir şey vardır: “Hayatta Samantha gibi bir arkadaşım olsa, hiç sıkılmam!” Bu dizinin destekçisi olarak yalnız olmadığımı da biliyorum. Ama bazen biz kadınların erkeklerin orda burda gönül eğlendirmesine söylenip sonra da bu diziyi seyrederken büyük bir keyif almamızın sebebi ne diye düşünmeden de yapamıyorum.
Acaba dizideki oyuncuların biraz erkek gibi davranması cezbediyor olabilir mi? Peki, kadınlar bazı erkekler gibi bir gecelik maceralar yaşayıp sonra bir şey olmamış gibi hayatlarına devam edebilirler mi? Cosmopolitan dergisinde sorarsanız, “kesinlikle”, “pek tabii ki!”. Ama benim tanıdığım kadınların hepsi bunun karşısında semptomlar gösteriyor. Cosmopolitan’ın sayfaları ise erkeklerle bir gecelik ilişkiler yaşayan kadınların hikayeleriyle dolu. Peki kadınlara erkek gibi olmaları mı öneriliyor bu tür medya araçları ile? Erkekler tek gecelik ilişki yaşayabildikleri için bile cazip hale mi getiriliyor? Ve biz kadınlar da bunu alıyor muyuz? Özgür ve güçlü kadın olmak demek erkekler gibi mi olmak demek? Acaba içimizde erkek gibi olmayı arzulayan bir tarafımız var mı? Varsa, toplamımızın yüzde kaçını oluşturuyor?
Bildiğim tek şey, kadının his dünyasının erkeklerinkine nazaran çok daha karmaşık olduğu. Bir o kadar da saydam. Kadın belki bir erkek gibi davranmayı eğlenceli bulsa da sonunda evine döndüğünde olanları düşünür. Kendini sorgular. Kendine kızar. Sonuçta vücuduna iki beden büyük gelen deneyimlerle çelişen duygularını Carrie Bradshaw gibi başlar yazmaya… Aslında ben dizinin en çok da o kısımlarını sevdiğimi şimdi şimdi fark ediyorum. İçimizde olmak istediğimiz tarafımız olduğumuz tarafa hükmetmeye kalkınca ortaya çıkan açıklar, içimizde fısıldamaya başlayan gremlinlerimizle savaştığımız anlar… Gözyaşı dökmeden sevgilisinden ayrılan, hiç düşünmeden aynı anda kendini birden fazla adamın kollarına atanlardan çok aslında kadını kadın yapanlar da bunlar bana göre.
January 7, 2010
Bu akşam sevgili dostumla 7 Kocalı Hürmüz filmini seyretmeye gittik. Aslında başka filmi görmeye gitmiştik ama beceremedik. Hiç değilse Gülse Birsel’i seyreder biraz güleriz dedik.
Filmden çıkışta aramızdaki konuşma:
-Valla, ben de 7 koca istiyorum; hepsine yeterim vesselam!
-Tamamen katılıyorum, yalnız zaman kısıtlaması koymalı.
-Nasıl?
-Her üç senede bir bu yedilinin hepsi gitmeli, yerine yeni yedili gelmeli!
-Bravo!
İşte günümüzün tüketim toplumu ruhunun özel hayatlarımıza şahane bir yansıması! Gerçi biz boşanmayan bir neslin çocukları olduğumuzdan böyle atıp tutmamızın haricinde bir şey yapabildiğimiz yok. Havlayan köpek ısırmaz misali…Ama yapanlar o kadar çok var ki! Bazen insanların anlattıklarını dinliyorum da… Neler duyuyorum…Evli erkeklerin eşlerini aldatmak için tercihleri yine evli kadınlar oluyormuş mesela! Özellikle de 22-26 yaşlarında henüz hayatın tam tadını çıkaramadan evlenmiş, çoluk çocuğa karışmış evli bayanlar revaçtaymış! Bir kere, evli ve çocuklu bayan evliliğinin bitmesi riskini göze alamayacağından, adamı çok fazla zorlamıyor. Minimum telefon, ayrılışta minimum rahatsızlık verme…Üstelik göz dağı verme, şantaj yapma riski neredeyse hiç yok! Oyunun kuralları çok ince ayarlarla belirlenmiş durumda.
Ben erkek arkadaşlarımın yalancısıyım, elçiye zeval olmazJ
Kadınlar ise aldatırken süper başarılı. Karda yürüyüp iz bırakmıyor. Öğrendiğim kadarıyla evli kadınların tercihi ise genç erkekler. Şirkete yeni başlamış çocuklardan tutun da spor eğitmenlerine kadar durum ilerliyor. Buradaki amaç; bütün akşam TV karşısında göbeğini kaşıyıp tek kelime konuşmayan kocalarının aç bıraktığı heyecanları doyurmak.
7 kocalı hürmüz haftanın her gününe 1 koca sığdırıyor. Kimimiz ise daha bir taneyi bulamamaktan yakınıyor. İnsanoğlu…Tatmin etmek ne mümkün!
December 4, 2009