Çok lisanlı ailede yaşamak
Globalleşmenin payını artık evlilikler de aldığındandır, iki lisanlı aileler ile ilgili literatür gün geçtikçe genişliyor. Hamileliğim esnasında “Growing-up with two languages” adlı bir kitap alıp okumuştuk eşimle beraber. Kitapta eşlerden hangisinin ülkesinde yaşanıyorsa, çocuğun ilk o ülkenin dilinde konuşmaya başlayacağı belirtiliyordu ve öyle de oldu.
İki lisanli bir ailenin çocuğu olarak biz onun 2,5-3 yaşından önce konuşmasını beklemiyorduk. Aslında kızıma ilk günden beri yarattığımız ortam sadece Almanca ve Türkçe olsaydı belki daha aşağıya çekerdik bu beklentimizi. Ama biz Melis’in beyninin sözel yetenekler için ayrılmış devrelerini biraz daha zorlayabilmek için elimizden geleni yaptık. Eşimle aramızdaki lisanın İngilizce olmasından tutun; Melis’e bakmak için ayarladığımız bakıcının Gürcü olmasına kadar evi lisan bakımıdan daha fazla çeşitlendiremeyeceğimizi düşünüyordum ki aklıma geldi: Bugünkü şartlarımızla, İspanya veya İtalya gibi ne eşimin ne benim lisanını bilmediğimiz bir yerde yaşayıp Melis’i orada anaokuluna gönderiyor olabilirdik; bakın onu atlamışız!
Melis’i bir tarafa bırakalım; Türkçeyi henüz sökememiş olan eşim ile Türkçesi eşimden çok daha iyi olmasına rağmen, yine de mastar ve iyelik ekleriyle sorunları olan bakıcımızın ilişkisi her akşam evimizde soap-opera tadında olayların yaşanmasına sebep oluyor.
Evde alışveriş listesini hazırlayan çocuk bakıcımız Ayşe’nin listesinde yer alan pirinç unu için eşimin çözümünün marketten bir paket pirinç, bir paket de un almak olduğunu söylesem? Veya Ayşe ile Holger’in yazılı olarak anlaşma lisanlarının Kiril alfabesi (ikisi de Rus esareti yaşamış ülkelerden geliyorlar!) olduğunu ama alışveriş listesindeki kelimelerin bu alfabede yazılmış Türkçe kelimeler olduğunu anlatsam? O nasıl oluyor derseniz: Birgün eşimle Carrefour’dayız, elimizde hiçbir şey anlamadığım sembol ve harflerle dolu liste ile sağa sola koşturuyoruz. Eşim bana sordu: “Fırasa” gibi duyulan ne var Türkçe’de?” İşin özeti, Ayşe pırasayı benim anlayamadığım lisan ile yazmış ama onu okuyan eşimin anlayamayacağı şekilde hecelemişti…Aslında bu karmaşadan, normalde karmaşayı hiç sevmeyen biri olmama rağmen, hoşlanıyorum. Hayatıma renk kattığı kesin. Bunca lisan ve kültür cümbüşünün ise Melis’in gelişimine etkisinin negatif değil pozitif olacağına inanmak istiyorum. Diliyorum ki farklı kültürleri olumlu karşılasın ve bu farklılıklara adaptasyon yeteneği güçlü olsun!
Kızımın konuşmasına gelecek olursak; 2 aydır hergün kendini biraz daha iyi ifade etmeye başladı. Ve Almanca konuşulduğunda anlamasına rağmen, şu ana kadar söylediği herşeyi Türkçe söylemeyi tercih etti. Bu durum zaten beklenen birşeydi yukarıda da belirttiğim gibi. Beklemediğim ise kızımın konuşmaya öncelik verdiği Türkçe lisanını babasıyla paylaşamamasından doğduğuna inandığım, babadan uzaklaşıp anneye daha da yakın hissetme durumu. Bununla ilgili şu anda alabildiğimiz tek aksiyon, babasının kuvvetli olduğu tarafları Melis’e göstermeye çalışmak. Annesinin hamurlarla oynarken kelebeğe benzettiği kaplumbağaya bakarken eminim Melis hamur oyununu babasıyla oynamayı tercih edecek. Gerçi bana sorarsanız, Tanrı bayan olsaydı benim yaptığım gibi kaplumbağanın üzerindeki desenler rengarenk olurdu

