Mutlu olan kaleye mum diksin!
Bugün yazacaklarımdan dolayı mutsuz, umutsuz olduğum zannedilmesin. Tam tersi, öğlen yarım saatliğine yüzüp boyun ağrımı bertaraf edebildiğim için son derece pozitifim. Ama bir süredir kafamı taktığım konuyu yazmak için de bugünden daha iyi bir gün olamaz. Sebebine gelince… Yazacaklarım iç açıcı değil. Aslında yazıp yazmamakta bir süredir tereddüt ettiğim bir konu. Sadece şu anda, günün nihayetlenmekte olduğu akşamüzerinde, sevgili dostumu akşam yemeği için beklerken yazmaya başlayabileceğim türden birşeyler…
Aile nedir? Aileyi kurmak için ilk adımlar ne düşünülerek ve hissedilerek atılır? Evlilik aşk ile başlaması gereken bir kurum mu? Yoksa evlilik ileride iyi bir ortaklığı kurabileceğiniz birini bulmakla başlaması gereken bir başlangıç mı? Ortaklık diyorum çünkü biz çalışan, eğitimli kadınlar erkeklerin masaya ekmek koyan aile ferdi olma onurlarını onların ellerinden aldık. Sonra çocuk yaptık ve dedik ki: “Eti senin kemiği benim. Ebeveynlik ortaklığımızın bir parçası, çocuk bakımı ortak olacak. “ Ama ne oldu? Hangimiz babaya bıraktığımız işin yapılışını beğendik? Burun kıvırmaktan başka ne yaptık? Teşekkür kaç kere ettik? Çalışan annenin boynu niye kalın, her işi kendi yapar da öyle diye yeni bir tarzla herşeyi aynı anda kendi başımıza yapmaya çalıştık. Sonra dönüp baktık, girdiğimiz ortaklığın ana kuruluş sözleşmesinde böyle yazmıyordu diye mutsuz olduk.
Anne olunca çalışmamayı seçenlerimizin evinde ne oldu? Bu sefer kocalar ailesine güvenli bir gelecek vermek çabasıyla, uzun saatler çalışmaya başladılar. Başta anlaştıkları bu değildi. Hani bir elin nesi iki elin sesi vardı? Karısı, çocuğu mutlu ve güvende olursa tüm bunlara değer diye düşündü belki de bu sorumluluğun altına girerken ve ses çıkarmadı. Peki karısı mutlu oldu mu? Olmadı. Tek kişilik gelir bazen ona yetmedi. Bazen yettiyse de üniversite sıralarında hayalini kurduğu hayat bu değildi. Kocasının tatminsizlik veya hayal kırıklıklarıyla uğraşamayacak kadar tatminsiz ve hayal kırıklığı içerisindeydi.
Kağıtlar dağıtıldığında, bakıyorum da artık kimsenin iyi bir eli yok. Hem kadın hem erkeğin çalıştığı evlerde kimsenin birbirine itina gösterecek zamanı yok. Sadece erkeğin çalıştığı evlerde ise kimse tatmin değil. Etrafımda gördüğüm çocuğu olan çiflerin sürekli bir savaş içerisinde oldukları. Herşey pazarlık konusu. Kronik ve yoğunluğu düşük olan bir çatışma bu. Kim Pazar sabahı gazetenin tümünü okuyabildi? Spora gitti? Banyoya yalnız girebildi? Kim daha fazla şeyden vazgeçti? Kim daha iyi bir anlaşmaya gidecek? Bugün? Bu hafta? Gelecek ay?
Bazen “tipik” anne görüntülü kadınları düşünüyorum. Niye çekici olmaktan korkar anneler? Niye kendilerini, kadın gibi hisetmeyi bir tarafa bırakırlar? İçlerinde hala bir tarafta olması ihitmali bulunan “şeytani” hisleri uyandırmaya karşı giyinilmiş bir zırh mı yoksa üzerlerindeki keyifsiz, köhne kıyafetler? Bu hislerin dile gelip eski zamanları, daha geniş ufukları, daha büyük hayalleri-ve daha mutlu evlilikleri hatırlatacağından mı korkarlar?
Çıkardığım kıssadan hisse, cinselliğimizi unutunca, tüm ihtiyaçlarımızın, arzularımızın düğmesini de kapalı konumuna çeviriyoruz. Kendimizi daha büyük hayal kırıklıklarından böyle koruyoruz. “Tipik” anne gibi gösterişsiz görünerek daha huzurlu ve güvenli hayatımızı sürdürebiliyoruz. Pandora’nın kutusunu açmak istemeyiz. Zaten bunun ne anlamı olur ki? Orada bulacağımızla uğraşacak ne vaktimiz ne de enerjimiz var.
Yapılacaklar listemiz o kadar uzun ki…


Şenizcim çok güzel bir yazı olmuş. Konuyu dağıtmamak adına ben de senin sorularına kendimce cevaplar verdim.
Aile nedir?
Birlikteyken kendini mutlu hissettiğin insanlar…Bence budur..
Aileyi kurmak için ilk adımlar ne düşünülerek ve hissedilerek atılır?
Paylaşımlarla dolu, mutlu bir yaşam. Pembe panjurlu ev…
Evlilik aşk ile başlaması gereken bir kurum mu?
Tek başına yetersiz..Evet aşk kalıcı birşey değil, sevgidir kalıcı olan ama cinsellik olmadan da sırf “iyi arkadaşız” modlarında da evlilikler yürümüyor..Sonunda baba-kız, anne-oğul ya da kardeş gibi oluyorsunuz ve yollar ayrılabiliyor…
Yoksa evlilik ileride iyi bir ortaklığı kurabileceğiniz birini bulmakla başlaması gereken bir başlangıç mı?
Hmm… aşk-sevgi-arkadaşlık-dostluk hepsi olmalı. Zaten bu yüzden evlilikleri yürütmek zor ya. Karşınızdaki kişi yeri geldiğinde ateşli bir aşık, yeri geldiğinde başınızı yaslayıp ağlayacağınız bir adam, yeri geldiğinde sizin en yakın yardımcınız olmalı…
Ortaklık diyorum çünkü biz çalışan, eğitimli kadınlar erkeklerin masaya ekmek koyan aile ferdi olma onurlarını onların ellerinden aldık. Sonra çocuk yaptık ve dedik ki: “Eti senin kemiği benim. Ebeveynlik ortaklığımızın bir parçası, çocuk bakımı ortak olacak. “ Ama ne oldu? Hangimiz babaya bıraktığımız işin yapılışını beğendik? Burun kıvırmaktan başka ne yaptık? Teşekkür kaç kere ettik?
Yanlış yaptık işte orda.. Tamam “erkek” gibi kadınız, her işi beceririz ama erkeğin yerine de geçmememiz lazım. Bir kadın ne kadar güçlü olursa olsun her zaman erkeğinin yardımına ihtiyacı var pozisyonunda durmalı. Kadın-erkek eşit değildir, inanmıyorum böyle şeylere. Kıyas dahi kabul etmeyecek farklılıklara sahip iki varlığı nasıl olur da karşılaştırır ve eşitlik-büyüklük-küçüklükten bahsederiz? Kadın-erkek, ying ve yang, birbirini tamamlayacak zıtlıktadırlar. Bu denge bozulursa işte olanlar olur… Erkekler ellerinden geldiğince kadınlara yardımcı olmalıdırlar. Evet belki bizim kadar iyi/titiz olmasalar da iyi niyetle tüm yaptıklarını takdir etmek lazım. Klasik Türk aile yapısından gelen adamlar özellikle ev işlerinde yardımcı olmak istemezler ama zaten sorumluluk sahibi bir erkekseler onlara durumu izah edip, elbette ki yardımcı olmalarını sağlayabilirsiniz. İşte böyle bir durumda bir de adamları olumsuz eleştirirseniz hepten kaçarlar. Kadınlar güçlüdür, yeter ki kullanmasını bilelim. Kavga dövüşle değil tatlı dille herşeyin üstesinden gelmemiz mümkün. “Herşeyi biz tek başına yaparız, erkeğe muhtaç değiliz,” düşüncelerimizi de kendimize saklayalım, onlara hissettirmeyelim, gün gelir lazım olursa o zaman kullanalım.
Anne olunca çalışmamayı seçenlerimizin evinde ne oldu? Bu sefer kocalar ailesine güvenli bir gelecek vermek çabasıyla, uzun saatler çalışmaya başladılar. Başta anlaştıkları bu değildi. Hani bir elin nesi iki elin sesi vardı?
Valla belki de daha mutlu oldu, kimbilir? Bu tamamen kadının kendisine, eşine, aralarındaki ilişkinin kalitesine ve maddi şartlara bağlı. Kocasının gelir düzeyi iyiyse, kadın da ailesini birinci plana koyup kariyeri ikinci planda düşünmeyi seçtiyse neden olmasın? Böylece kadın en başta iş-ev-çocuk üçgeninde koşturmaktan kurtuldu. Kendine daha çok vakit ayırdı, bakınız çocuğuna demiyorum, çünkü kadınlar çalışsalar dahi çocuklarına vakit ayırıyorlar ama kendilerine ayırmıyorlar, en büyük hata burada! Ayrıca çocuklarla ilgili olarak geçirilen zamanın uzunluğu değil kalitesi önemli. O yüzden çalışmak çok da engel değil. Kadın böyle bir ortamda belki yine çalıştı ama tam zamanlı değil, part time/freelance, proje bazlı vs. keyfi yani. Kadınlar iş hayatının tüm stresini eve getirmeye başladığından beri belki de tüm bu sorunlar ortaya çıktı. Kadınlar çalışsın, çalışmasın demiyorum ama elinize vicdanınıza koyun, bizim annelik gibi ağır bir sorumluluğumuz varken, hem işe hem anneliğe aynı özenle konsantre olmamız kolay mı? Bazıları için kolay belki. Ama ben zorlanıyorum şahsen. Bazen trafikte, yollarda vs. ağlıyorum. Ne işim var buralarda, zamanı boşa harcıyorum buralarda, şu anda evde çocuğumla olsam vs. diye. Çalışma şartları çok ağır Türkiye’de. O yüzden part time çalışma alanları genişletilmeli, çalışma saatleri yeniden değerlendirilmeli ama malesef ülkemizde kadın çalışmasın evinde otursun mantığı ile şartlar giderek zorlaştırılıyor. Kadın-erkek eşitsizliği ise had safhada. Kadınlar daha çabuk yıpranıyor. Ayrıca ev hanımlarının da üretken olabileceğine inanıyorum. Ben birgün böyle bir karar alırsam boş durmam asla. Özel ders vermek, çeviri yapmak, kitap resimlemeleri yapmak, kitap yazmak gibi uğraşlarla zamanımı geçirebilirim elbette. Böylece aldığım eğitimi de boşa atmam. Ayrıca bunları yapmasam bile bir kaybım yok. Çünkü eğitimli bir kadının çocuk yetiştirmesi ile eğitimsiz bir kadının çocuk yetiştirmesi çok farklı olur.
Kazandığım deneyimler özellikle yetişmekte olan bir çocuk, genç için yaşam koçluğu yapabilmemi sağlayacak. Belki bizler bir yerlere CEO olamayacağız ama bir CEO yetiştireceğiz, ya da bir CEO yetiştirecek anneyi yetiştireceğiz. Doğa ana kadını böyle yaratmış, doğamızı inkar etmek bize zaten en büyük mutsuzluğu getiriyor gibi beliyor bana. Bir Afrika atasözü şöyle diyor : Bir adam yetiştir, bir kişiyi yetiştirmiş olursun; bir kadın yetiştir, bir aile yetiştirmiş gibi olurdunuz. Dolayısıyla biz kadınlar elbette ki eğitim alacağız, çalışacağız ama zamanı geldiğinde bir tercih yapmamız gerekecek. Belki bunun için kariyerimizden vazgeçeceğiz, belki sadece ara vereceğiz, belki de hiç durmadan devam edeceğiz. Bu tamamen bizim tercihimiz, nasıl mutlu olacaksak öyle olacağız. Tek bir kalıba girmeye çalışırsak çok yanlış olur. Dolayısıyla bizi mutluluğa götüren yol ne ise onu seçmeliyiz, başkalarının hayatlarına bakıp karar vermemeliyiz.
Bazen “tipik” anne görüntülü kadınları düşünüyorum. Niye çekici olmaktan korkar anneler? Niye kendilerini, kadın gibi hisetmeyi bir tarafa bırakırlar?
Toplum baskısı bence.. Kendimden biliyorum. Koskoca kadınsın, çocuğun var ne bu böyle dar kotlar, örgülü saçlar vs. sözleriyle karşılaşabiliyorsunuz bazen. Tek çare umursamamak… Diyeceksiniz ki hadi elalemi geçtik, bu lafları kocan diyorsa… E zaten öyle bir adamla da ömür geçmez, boşayın gitsin. Bakınız şekil 2A
Eğitimli kadının bebek sonrası evde oturması, yeter bu kadar sene çalıştığım demesi fikri..Evet düşününce harika geliyor. Peki ya uygulamada ? Birkaç arkadaşımın başına geldiğinden biliyorum, tekrar 1-2 sene sonra işe döndüler, kimisi maddi çıtanın düşmesinden, daha iyi yerlerde tatil yapabilmek yurtdışında gezebilmek, fazla düşünmeden para harcayabilmek için.. Kimisi de kendini kapana sıkışmış gibi hissetti, çünkü yeterince üretken olamadığını düşündü. Kimisine de açıkçası çocuğun sorumluluğu ağır geldi, depresyona girip kendini işyerine attı. Kimisi de kişisel hedeflerini bir kenara bırakamadı, onlar olmadan sadece anne olmak yetmedi.. Birçok sebep var, kişiye göre de değişiyor..Sanırım yetiştirilme tarzı ile de alakası var. Anadolu ‘da yetişmiş ama son derece eğitimli olan bir kadın yeri geldiğinde tüm kişisel iş hedeflerini kenara pat diye atabiliyor..Aslında en doğrusu şartlara uyum sağlayabilmek bence, o an ne gerekiyorsa onu uygulayabilmek…
Tam da bir süredir hissetiklerime tercüman olmuşsun. 17 aylık kızım için doğumdan önce işi bıraktım ve hala full time annelik yapıyorum. İşi bırakmış olmaktan dolayı hiç bir zaman pişman olmadım. Kızımın bakımını minicik bebekken başka birine (babaanne anneanne bile olsa) bırakamazdım. Bütün ilklerini yaşamış olmaktan ve aramızdaki müthiş bağdan çok mutluyum ve her anın tadını çıkarmaya devam ediyorum. Fakat çalışmaya ve üretmeye alışmış, bunun için 4 yıl üniversite okumuş bir kadın olarak sosyal hayatımdan, üretkenliğin verdiği tatminden, çalışırken giyinip makyaj yapıp bakımlı olarak gezmenin kendine güveninden, eve para getirerek eşime destek oluyor olmanın huzurundan çok fazla fedakarlık yaptım. Tahmin ettiğiniz üzere başta derin bir “ooohhhhh” çektim, ama artık bunun yerine derin “oofffff”laldı. Eşimden, evlilik kararımdan ve bebek yapma kararımızdan hiç pişmanlık duymadım, şüphe bile etmedim yanlış anlaşılmasın. Ama bu iş iki ucu b.lu değnek maalesef. Hem karnım doysun hem pastam dursun olmuyor, olamıyor. şimdi ikisinin arasında bir düzen kurmak niyetindeyim eğer başarabilirsem. Ya bir part time iş, ya da evden yürütebileceğim kendi kuracağım bir iş. Projelerim var, ama bu sefer tembelliğe alıştığımdan mı, nasıl yapacağımı unuttuğumdan mı, bir türlü kolları sıvıyamıyorum. Eee dile kolay, 2 sene iş hayatından ayrı kalınca bir de böyle bir sorun oluyor. Sanki bildiğim herşeyi unutmuşum gibi hissediyorum. Kendime güvenimi geri kazanmam zaman alacak.
Bir de işi bırakıp full time annelik yapmanın bende şöyle bir etkisi oldu. Kızımla ilgili en ufak bir sorun yaşadığımda (örneğin uyku düzeni bozulduğunda) “ben işi gücü bıraktım bir tek iyi bir anne olmak için bütün enerjimi harcıyorum ama onu bile beceremiyorum” duygusu beni bitiriyor.
Pek karanlık bir tablo çizmiş olabilirim ama aslında dediğim gibi, bir yandan da hiçbir şeyden pişman değilim. Çünkü herşeye rağmen onun bir gülücüğü, bir sarılması herrr şeyi unutturuyor. Kimi severse sevsin, neyle kandırılırsa kandırılsın her zaman en çok sevdiği ve sonunda döndüğü kucağın benim kucağım olduğunu bilmek dünyadaki en değerli en mutluluk verici şey! Pazar sabahı gazeteyi asla okuyamamak, sakin sakin oturup bir kahve içememek veya geceleri hala uyanıyor olmak ise bunun yanında lafı bile edilmeyecek tatlı fedakarlıklar. Yeter ki her anne üretkenliğin sosyalliğin verdiği tatmin duygusunu bir şekilde gene hayatında tutabilsin ve cinselliğini, kadınlığını bir tarafa bırakmasın.