Bu akşam sevgili dostumla 7 Kocalı Hürmüz filmini seyretmeye gittik. Aslında başka filmi görmeye gitmiştik ama beceremedik. Hiç değilse Gülse Birsel’i seyreder biraz güleriz dedik.
Filmden çıkışta aramızdaki konuşma:
-Valla, ben de 7 koca istiyorum; hepsine yeterim vesselam!
-Tamamen katılıyorum, yalnız zaman kısıtlaması koymalı.
-Nasıl?
-Her üç senede bir bu yedilinin hepsi gitmeli, yerine yeni yedili gelmeli!
-Bravo!
İşte günümüzün tüketim toplumu ruhunun özel hayatlarımıza şahane bir yansıması! Gerçi biz boşanmayan bir neslin çocukları olduğumuzdan böyle atıp tutmamızın haricinde bir şey yapabildiğimiz yok. Havlayan köpek ısırmaz misali…Ama yapanlar o kadar çok var ki! Bazen insanların anlattıklarını dinliyorum da… Neler duyuyorum…Evli erkeklerin eşlerini aldatmak için tercihleri yine evli kadınlar oluyormuş mesela! Özellikle de 22-26 yaşlarında henüz hayatın tam tadını çıkaramadan evlenmiş, çoluk çocuğa karışmış evli bayanlar revaçtaymış! Bir kere, evli ve çocuklu bayan evliliğinin bitmesi riskini göze alamayacağından, adamı çok fazla zorlamıyor. Minimum telefon, ayrılışta minimum rahatsızlık verme…Üstelik göz dağı verme, şantaj yapma riski neredeyse hiç yok! Oyunun kuralları çok ince ayarlarla belirlenmiş durumda.
Ben erkek arkadaşlarımın yalancısıyım, elçiye zeval olmazJ
Kadınlar ise aldatırken süper başarılı. Karda yürüyüp iz bırakmıyor. Öğrendiğim kadarıyla evli kadınların tercihi ise genç erkekler. Şirkete yeni başlamış çocuklardan tutun da spor eğitmenlerine kadar durum ilerliyor. Buradaki amaç; bütün akşam TV karşısında göbeğini kaşıyıp tek kelime konuşmayan kocalarının aç bıraktığı heyecanları doyurmak.
7 kocalı hürmüz haftanın her gününe 1 koca sığdırıyor. Kimimiz ise daha bir taneyi bulamamaktan yakınıyor. İnsanoğlu…Tatmin etmek ne mümkün!
Ne zamandır aklımdaydı. En sonunda Reebok Easy Tone ayakkabılarını kendime bayram hediyesi olarak aldım! Yürürken basenleri, kalçaları ve bacakları daha fazla çalıştıran sevgili ayakkabılarımı artık markete ekmek almaya giderken bile giyiyorum. Taş attımda da kolum mu yoruldu diyip her fırsatı değerlendiriyorum.
Ayakkabının altında 2 tane yuvarlak alan var. Bu ayakkabılarla yürüdüğünüzde sanki ayağınızın altında 2 tane tenis topu varmış gibi hissediyorsunuz. Dolayısıyla duruşunuz ; hatta yürüyüşünüzün şekli bile değişiyor.
Üstelik siyah renkli versiyounu da tam sonbahar-kış mevsimleri için! Artık yazın Fitflop terliklerimden, kışın da Reebok Easy Tone ayakkabılarımdan vazgeçmem…
Çoğu akşam, işten eve gelirken kendimi kızımla neler oynayabileceğimi planlarken buluyorum. Eve geldiğimde büyük bir şevkle planladığım oyunun düzenini kurarken, bir de bakıyorum kızım Melis yaptığım hazırlıkların bir detayına takılmış kalmış! Onu ne kadar bir adım sonrasına ilerlemeye zorlasam da o, ilgilendiği noktada kalmaya kararlı…Artık anladım ki zorlamanın hiç faydası yok. İlgisini çeken şey bana ne kadar devede kulak gibi gelse de önceliği ona vermem gerekiyor. Hemen adapte olabilmek kolay olmuyor; hele biraz önce uydurduğum oyunla kendimi dünyanın en eğlenceli ve yaratıcı annesi olduğumu düşünürken!
Bazen diyorum; keşke çocukluğuma geri dönüp neler düşündüğümü görerek bugüne geri dönsem de kızımı daha iyi anlayabilsem! Ne de olsa, ondan hiç de aşağı kalır tarafım yokmuş annemin planladıklarını altüst etmekte…
Ben 2 yaşındayken, bir gün annem beni sirke götürmek istemiş. Babam da almış biletleri ve gitmişiz Medrano sirkini seyretmeye. Ancak annemin hevesi kursağında kalmış. Benim çok hoşuma gideceğini düşündüğü sirk ortamı hoşuma gitmiş gitmesine de, gösteri yapan hayvanlar yüzünden değil! Seyirci koltuklarının altındaki kumlar yüzünden…Sonuçta annem sirki seyrededursun, babam tüm gösteri boyunca çömelip benimle kum oynamış.
Şimdi fark ediyorum ki aslında babamın yaptığı en doğrusuymuş! Bazen çocuğumuzla paylaştığımız anları özel kılmaya çalışırken ne yaptığımız, çocuğumuzun o anın tadını çıkarmasından daha ön plana çıkabiliyor. Halbuki çocuklar için bizim planladıklarımız hiç de önemli veya ilgi çekici olmayabiliyor. Anne-babaların beklentilerinin yüksek olduğu günlerin iki taraf için de hüsranla bitmemesi için bizim yeterli esnekliği gösterebilmemiz gerekiyor. Bu bazen düğüne yanımızda götürdüğümüz çocuğumuzla bir lokma yiyemeden gece ayazında çelenklerden çiçek koparmak; bazen yelkenli yarışlarını göstermek için gittiğimiz sahilde onunla kayaların üstünden suya taş atmak olsa da…Zaten tam tersini beklemek imkansız. İyisi mi büyüklük bizde kalsın, sirke gidip kumdan kaleler yapalım?
Doğanın içinde tüm canlılar dürtüleri ile çoğalırlarken insan oğlu kararlar ile çoğalmaya başladı. Günümüz ekonomik koşulları , bunların getirdiği zorluklar, endişeler , zorunlu yaşam düzenlemeleri anne-baba olmayı da düzenler oldu. Buraya kadar çok şaşılacak bi durum yok , her ebeveyn soyunu devam ettirecek bu güzelliğe teşekkürünü ona en iyi imkanları sunarak ifade etmek ister. Doğanın sunduğu çocuklar da bunu hak eder. Bu nedenle doğal süreçe müdahele anlaşılabilmektedir. Ancak bazı süreçler de söz konusu ki ; sisteme dahil olacak bebeğe yeni anlamlar ; ötesinde misyonlar yüklenmektedir.
Evliliğin Kurtarıcısı…
Bu durumun mucizevi yönü olduğu düşünülürken bir çok yaşantı da ıskalanmaktadır.Süreç dahilinde kişiler yeni ve ilave olacak rollere hazırlar mı ? Taraflardan biri ya da her ikisi kendi bireyselliğinde anne-baba olmak için, dürtüsel ya da döngüsel olarak hazır mı? Belki de “ yeni bir bebek evliliğimize iyi gelecek “ cümlesini kullanmadan önce bireysel hazır oluşa takılmak daha anlamlı olacaktır.
Bazı zamanlarda evliliklerin olumlu yönde değiştiği ifadeleri geçmektedir ; ancak burada göz ardı edilen katkı yeni bir sürecin, yeni anlamların etkisidir. Sisteme dahil olan bu yeni durum var olan sıkıntının ertelenmesini, yeni duyguların bir adım daha öne çıkarmasını sağlamaktadır, ancak çocuk sahibi olmanın doğallaştığı yeni familya düzenin yerleştiği yerde zorlantılar, ızdıraplar artarak tekrarlanacaktır.
Bir çok farklılaşmada olduğu gibi bebek sahibi olmak kişilerin bireysel ihtiyaçları ise ve bu ihtiyaç aynı zamanda gündemdeyse , özetle bireysel modlar denk ise ortak amaç olarak anne-baba olmak önce bireylere sırasında da ilişkiye iyi gelecektir. Ancak bu bahsedilen süreç de iyi bir evlilik , ilişki dahilindeki dönem geçişidir. Kişilerin dönem geçişlerindeki sıkıntılarını “ evlilik ve ilişki problemi “ olarak algıladıkları contextlerde “ evliliğimize bebek sahibi olmak iyi geldi “ ifadesi algı yanılgısıdır, o ilişki kendi içinde zaten iyidir ve bi şekilde döngü atlayacaktır ; ya da sıkıntı bireysel ihtiyaçlarda; çoğalmaktır ve doğal olarak düğüm kendiliğinden çözülmüştür.
Oysa “ kurtarma” kelimesinin geçtiği bir evlilik ve ilişki sisteme bebek geldiğinde karşılıklı zorlama ve oldurma çabalarının artması ile daha da sancılanmaktadır. Taraflarda endişeler artmakta ve yaşanılan maddi – manevi zorluklarda birbirlerine yüklenmeler artmaktadır. Eşler birbirlerine sınav notu gibi “ anne-baba derecelendirmeleri,notları” tayin etmektedir. Zorlanmanın bir başka tarafı da bebek büyüdükçe gündeme gelen bebekteki duygusal belirtiler olmaktadır. Çünkü bebek bir tarafı ile kendisine verilen rolü ve anlamı almış ,artık bu atfedilişin basıncında sıkışmıştır. Her şey yeniden sıralanıp düzenlendiğinde kişiler birbirleri ve kötü ilişkileri ile yüz yüze kalmanın kaçınılmazlığı ile karşılaşıcaklardır.
Kaçınılmaz bir reailete yetişkin olarak tarafımızca halledilemeyen açmazların dünyayı bizlerin referansları ile anlamaya çalışan küçücük insan canlılarının bu ağır misyonu hak etmediğidir…
Bir arkadaşımın ablası Cuma akşamı bana tavsiye verdi. Çocuğu yatakta aramızdan biran önce çıkarmam gerekiyor onun deneyimlerine göre! Zor olacak. Melis adına konuşamam ama benim için zor olacak. Kaç tane çocuklu arkadaşımla konuşuyorsam hepsinin tercihi aynı aslında. Çocuklarına sarılıp uyumayı tercih ediyorlar sevgili eşlerine sarılıp uyumaktansa. Hatta bildiğim kadarıyla kocalarını salona atanlar da var.
Ne değişiyor içimizde anne olunca? Eşlerimiz gözlerimizin içine bakarken nasıl bir kadın görüyor artık? Peki onların nasıl bir kadın görüyor olduğunu umursayanımız var mı? Hamilelikten once evde eşofman bile giymezdim. Şimdi saat 10’da mavi kedili eşofmanımın altına mavi çoraplarımı çekip TV seyretmekten hiç çekinmiyorum. Annemin aldığı geyikli gecelik ile üzerinde penguenler olan pazen pijamam ise eşimin en fantastik bulduğu yatak kıyafetlerim arasında! Beni “Hot Mama” olarak anan sevgili arkadaşıma buradan selamlar; gördüğün gibi sıfatıma layık olmaya çalışıyorum
Filmlerde oluyor galiba aşık anne-baba portresi…Ya da rol modeli olarak aldığımız anne-babalarımız, o filmlerdeki anne-babalardan değil. Bir taraftan çocuğu olmayan karı-kocayı aile olarak kabul edemezken, diğer taraftan aile olduktan sonra nasıl karı-koca olarak kalınabilineceğini henüz çözemiyorum. Neyse…Asıl ilginç olan tüm bunların bu aralar okuyor olduğum kitabı hatırlatması!
Richard Dawkins, “The Selfish Gene” adlı kitabının bir bölümünde, hayvanlarda cinsiyetler arasındaki ilişkiyi anlatıyor. Doğada erkek cinsi genellikle kendini dişiye beğendirmek için canlı renklerde ve süslü olarak bulunuyor. Sebebi çok basit: Dişinin yumurtası sayılı, erkeğin spermi ise çok! Sonuç; dişi kıymete biniyor ve kendini beğendirmeye çalışan cinsiyet erkek, seçim yapan ise dişi oluyor. İnsanlara gelince durum değişiyor. Yumurta ve sperm sayısına bakıldığında durum paralelliğini korurken, bu sefer kendini beğendirmeye çalışan taraf kadın olarak ortaya çıkıyor. Erkeğin talep edilen ve seks yapacağı kişiyi belirleyen taraf olmasının sebebi ise biyolojik verilerle açıklanamıyor. Kitapta o bölüm soru işaretleriyle bitiyor…
Bana sorarsanız, erkekler hayvan hemcinslerinden çok daha zeki… Dişilere parlak ve çekici görünmeye çalışırken kendilerini yırtıcı bir hayvanın midesinde bulan erkeklerden farklı onlar. İnsanoğlu da tıpkı hayvanlar gibi sahip olduğu genetik mirasını mümkün olduğunca çok sayıda yavruya geçirme içgüdüsünü taşısa bile, daha planlı ve programlı hareket ediyor onlara nazaran. Kısacası, aklını kullanıyor. Bir kere, en büyük tehditi ortadan kaldırıyor. Adına ister cadı avı deyin, ister din deyin… Türlü türlü yollarla yüzyıllar önce kadınların elindeki çiftleşeceği erkeği seçme gücünü alıyor. Sonra da kurduğu ataerkil imparatorlukta ister monogami tercihi ile, ister haremi ile bugüne kadar geliyor. Ancak önüne geçemediği ve gerekli savunma mekanizmasını geliştiremediği bir kavram ortaya çıkıyor insan hakları ve feminizm rüzgarlarıyla: Çalışan kadın!
Eski düzen çalışan kadınla yürümüyor. Günümüz erkeklerinin henüz kavrayamadıkları, çalışan bir annenin istedikleri gibi bir eş olabilmesi için onların da ortaya daha fazla çaba koyması gerektiği…Hem bütün gün işte para kazanmaya çalışıp hem de evdeki çocuğunun ihtiyaçlarını karşılamayı işten arda kalan kısacık zaman dilimine sıkıştırmaya çalışan annenin kocasıyla yalnız kaldığında mükemmel sevgiliyi oynaması nasıl bir fantezinin ürünü? Üzerine bir de form tutmak için yapılan spor saatlerini, güzel görünebilmek için yapılan kuaför yatırımlarını ekleyelim. Bir kadının kocasıyla ilgilenmek için zaman ayırmaya çalışması bu şartlar içerisinde bana insanüstü bir çaba gibi geliyor.
Açık olmak gerekirse, ben erkek olsam ya evlendikten sonra çocuk yapmaya kalkmazdım ya da çalışmaya hiç niyeti olmayıp çocuk bakma sevdalısı bir kadınla evlenirdim. Gerçi öyle bir kadınla evlenirken aynı zamanda ona aşık olabilir miydim? Orası şu anki kafamla biraz zor geliyor. Ama zaten erkek olsaydım, çocuğumun annesi olan kadının yanında bir de aşık olduğum bir sevgili bulur, evliliğimde eksik kalan parçayı tamamlardım. Ne de olsa denge, çalışan kadınlarla biraz bozulmuş olsa da seçim şansı hala erkeği elinde…
Kızımın konuşmaya başlamasını çok istiyordum geçen sene bu zamanlarda. Şimdi yemek zamanı, Melis “yemiyor” dediğinde o zamanları hatırlayıp acaba gerçekten de söz gümüşse, sükut altın mıdır diyorum! Bazen “giymiyor” diye yaklaşık 1 saat boyunca çıplak bir şekilde evde dolaşıyor, bazen “istemiyor” diyerek babasının yüzüne kapıyı kapatıyor. Ama bazen de arkadan sarılıp “canım benim” diyor ya, o dünyalara bedel!
2 yaş krizinin tam en şahane noktasına geldiğimizi hissediyorum bu aralar. Kral o! Ne isterse olmak zorunda! Karşı gelirseniz, tepiniyor. Aslında ara sıra kendime benzetiyorum. En korkutucu olan da bu ya, ben sanırım 2 yaş krizinden hiç çıkamamışım…İşte öyle zamanlarda, onun yanından ayrılıp yan odaya giderek sakinleşmesini bekliyorum. Melis birazdan siniri geçip elinde bir oyuncakla kapıda beliyor, hiçbirşey olmamış gibi oynamaya devam ediyoruz.
Bu dönemde en yapılmayacak şeyin çocuğun üstüne gitmek olduğunu görüyorum. Soğuk bir günde evde çıplak gezen çocuğumu görüp ne kadar sabredebilirim diye kendimi deniyorum bazen. (Altında bez olmamasının doğuracağı tehlikelerden hiç bahsetmiyorum!) Ya da gece saat 11’de yatakta yanımda hala uyumamaya çalışıp Ali Baba’nın çifliğini söylerken dişlerimi çatlatmadan ne kadar sıkabileceğimi deniyorum. İşin doğrusu, aslında bu sene çok sevdiğim biri için kendi limitlerimin ne kadar esneyebileceğini görüyorum. Benim gibi hem–hemen olsun- hem de –mükemmel olsun- diyen biri için bayağı bir ilerleme var doğrusu!
Üstüne üstlük bu aralar bioritmim de duygusal olarak çökmüş durumda! Bu ne demek mi? Ben de bugün öğrendim bioritmin ne olduğunu. Doğum bilgilerine göre günlük olarak duygusal, fiziksel, zihinsel gücümüzü gösteren grafik. Tabii inanana ! Bir de baktim ki bu aralar hem duygusal hem fiziksel olarak yerlerde, asfalt yalamakla meşgulüm. Allah’a bin şükür zekam çok yerinde ama gelin görün ki ihtiyacım olan biraz uyku, biraz huzur. Kafamda türevin integralini almışım ne fayda ! Üstelik ay boyunca durumuma bakıldığında sonuçlar vahim…Ya zekam yerlerde sürünüyor, duygusal olarak coşmuşum, ya şimdiki gibi bunun tam tersi. Umarım Aralık ayında iki yakam bir araya gelir !
Bakıcımız olmadan geçirdiğim ilk haftasonu olaysız geçti. Pazar sabahı, Melis’i yaklaşık 1 saatte dışarıya kum havuzunda oynamaya ikna edip hazırladım. Sonra kum havuzuna gidene kadar yolda önümüze çıkan her böcek, çiçek ve hatta yola dökülmüş boya damlasının önünde on dakikalık saygı duruşları yaptık. Baktım akşama kadar kum havuzuna ulaşmamız mümkün değil, bari havanın tadını çıkarayım dedim ve bahçedeki banklardan birine oturdum.
O sırada aklıma okuduğum birşey geldi: Çocuklar için yolun sonunda varacakları yer kadar, gidilen yol da bir o kadar heyecean vericidir! Birden anladım bu çocuk milletinin nasıl bu kadar yaratıcı olabildiğini! Yaratıcılık yaşadığın anın içinde olmayı gerektiriyor ve onlar hep “o anın” içindeler…Biz şehir insanları ise “hadi, hadi”lerle hayatımızı nasıl da sıkıcı ve basit bir hale getiriyoruz aslında. Hep bir adım sonrası için heyecanlanıyoruz. Bir adım sonrasına geldiğimizde ise bunun için mi beklemişim diye bir hayal kırıklığı yaşıyoruz. Yaşamak için beklediğimiz anları kessek kartona yapıştırsak…Bir kere yaşadığımıza oranla hayli az olduğunu görürürüz. Bazen de onu beklerken veya ulaşmaya çalışırken yaşadıklarımızın çok daha heyecanlı ve tatmin edici olduğunun farkına varırız. Keşke şu anın keyfini çıkarabilsek! O zaman kimbilir şu andan neler çıkar!
Geçenlerde “yarın”ın ne olduğunu anlatmaya çalışıyordum Melis’e. “Uyuyup uyanınca yarın olacak” dedim. Bana ertesi sabah uyandığında “Anne, uyudum uyandım. Peki şimdi yarında mıyız?” diye sorabilecek bir yaşta olsaydı ne cevap verirdim diye düşündüm. “Yok, yine uyuyup uyanman gerek” mi diyecektim yarına ulaşabilmek için? Yoksa “Yarına ulaşamayız ki güzelim!” mi diyecektim?
Yarını bir türlü elimizde tutamazken, her zaman elimizin altında olan şimdinin ise hiç kıymetini bilmeden yaşamaya çalışıyoruz ama olmuyor, hep birşeyler eksik kalıyor. “Gün doğmadan neler doğar” demiş ya atalarımız; bu adamlar boşa konuşmaz!
Bir fitness dergisine bir yıldır aboneyim. Her ay derginin yeni sayısının kapağına bakıp okuyacak ve yapacak çok şeyim var diye seviniyorum. Bazen de “Prevention” adındaki yine fitness konulu minik Amerikan dergisini satın alıyorum. Kapaklardaki yazılar neler vaad ediyor neler…Düz karına nasıl sahip olursunuz; metabolizmanızı nasıl hızlandırırsınız; kadınlara fit olabilmek için 65 ipucu,vs… Sanırsınız bu dergileri alınca dünyanız değişecek! Bunu kesinlikle dergileri çıkaranları eleştirmek amaçlı yazmıyorum, yanlış anlaşılmasın. Yaptığım daha çok öz eleştiri niteliğinde…Mesela, ben bu ay okuduğum dergide, onca tavsiyedense, gidip “bitter çikolata yemek çok sağlıklıdır” paragrafını nedense yanar-döner harflerle yazılmışçasına fark ettim ve ne yalan söyleyeyim, sadece bunu pratiğe geçirdim Gidip hemen bitter çikolata alıp yedim. Üstelik keyif için değil, sağlıklı olmak için çikolata yiyorum diye kendimi suçlu hissetmemek için süper bir mazeret buldum.
Biraz daha zorlasam bir bilgi daha çıkar galiba. Hemen paylaşayım. Muffin, kek yapıyoruz ya keyif alarak yemek için, bir de aynı zamanda çok fit, az kalorili endişesi taşıyoruz….Şimdi kısa bir tavsiye size aklımda kalan: 1 su bardağı yağ diyorsa, siz bunun yarısı kadar yağ koyun. Diğer yarısı yerine de başka bir sıvı koyun. Süt, yoğurt, meyve püresi…Ben yoğurtlu keklere bayılırım, herhalde tercihimi yoğurttan yana kullanacağım..
Diğer tavsiyeleri tutmaya çalışsam, zaten paranoyak olurum. Yok şişeden içme, dudak çevren büzüşür; yok yediğin somon çiflik somonu olmasın; aman patlamış mısırı mikrodalga fırında patlatma… Fit olmayı, torunumu görecek kadar sağlıklı ve uzun yaşamayı istemez miyim? Ama hayatı bu kadar da ciddiye almamak gerek; öyle değil mi?
Melis’ten önce, eşim uçağa binerken ve inerken nasıl da tedirgin olurdum…Ona bir şey olursa, ne yaparım bu hayatta diye paranoyak bir ruh haline girerdim. Şimdi o bana tedirgin olmayayım diye Sms atmaya devam ediyor: “biniyorum”, “indim” diye. Ama ben artık o gün eşimin uçtuğunu bile hatırlamıyorum cep telefonumdaki mesajı görene kadar. Sonra bir suçluluk duygusu… Ama yapacak bir şey de yok…
Geçen ay çok fırtınalı bir gecede eşim Gaziantep’ten İstanbul’a uçuyordu. Geceyarısı olup da hala eve gelmeyince başladım telaşlanmaya. Kısa kesmek gerekirse, yaklaşık yarım saat boyunca uçuşla ilgili bilgi alamadım. Uçağı takip etme işini zavallı annemle babama havale ettim. Bense bu sırada uyuyan kızıma bakıp babasına bir şey olsa ona durumu nasıl anlatacağımı düşündüm. 3 yaşındayken en büyük aşkım olan dedemin vefatından dolayı günlerce evde “insan çocuğunu bırakıp nasıl gider” diye ağladığımı hatırladım. Melis’in babasına nasıl bağlı olduğunu ve kalbinin nasıl kırılacağını düşündükçe gözlerim doldu. Gecenin sonunda eşim eve geldi ama ben bitmiştim.
Sabah erkenden kalktım, elime bir çay alıp doğan günü seyrettim bahçede. Hem şükrettim ailemin birarada olduğuna, hem de şaşırdım içimdeki korkunun nasıl da şekil değiştirdiğine: Bir zamanlar kendim için korkardım sevgilimi kaybetmekten, şimdi Melis için korkuyorum çocuğumun babasını kaybetmekten…
Eşim ne zaman sevgilim olmaktan çıkıp çocuğumun babası oldu bilmiyorum…Hamilelikte ben yediklerimi çıkarırken, onun arkamda durup önüme gelen saçlarımı topladığı sırada mı? Hormonlarımın ters-düz olduğu 25 Ocak 2008’de mi? Hastaneden eve geldikten sonra beni tuvalete taşırken mi? Yoksa bir elimde süt pompası salonun ortasında otururken onun perdeleri kapadığı zaman mı?
Tüm bunları hatırlarken ona minnet duyuyorum. Çoğu arkadaşımın arayıp da bulamadığı bir eş o! Ama tüm bunları yaşamak bizi anne-baba yaptı. Sevgili olan Holger ve Şeniz ise, sanki bir yerlerede trafiğe sıkışıp kalmış da bir türlü eve dönemiyor gibi…
Düğündeki görüntülerimizi seyrediyorum bazen televizyonda. O günleri geri getirmeye çalışıyorum. Sonra Melis uyanıp “anne” diye bağırıyor. O zaman anlıyorum; henüz çok erken eşime konsantre olabilmek için. Ya da hayatımda ilk kez ben çok yavaşım! Fark etmez…İşte bu yüzden de kararım daha da kesinleşiyor: İkinci çocuk olmayacak hayatımızda… Kaldığımız yerden devam etmeyi becerebilirsek, evliliğimizden başka 3 yıl daha kaybetmeyi göze alamayacağımı fark ediyorum.
16 aylık Gürcü bakıcımız Ayşe bu haftasonu evden ayrılıyor. En ciddi sorun bir türlü Türkçe lisanına istediğim gibi vakıf olamaması. Bizimki gibi asgari 3 lisanın konuşulduğu bir evde, en azından Melis’le konuşan kişinin konuştuğu lisana hakim olması gerekiyor. İşte bundan yola çıktım ve kararımı verdim. Artık Melis’i Türkçe’yi İstanbul aksanıyla konuşan, eğitimli bir Türk’e bırakmak istiyorum.
Gel-gitlerim oldu tabii. İlk başta değişim her zaman zor geliyor insanlara. Geceli kalan bir bakıcının faydaları aslında saymakla bitmez ama bir de baktım ki ben bu faydalardan minimum yararlanıyorum. Ne işten geldikten sonra ne de geceleri Melis’i ona bıraktım; hep bizzat ilgilendim. Sadece potansiyel çözüm olarak Ayşe’nin evimizin bir odasında yatıyor olduğunu bilerek rahat uyudum geceleri.
Sonra birden düşündüm; Avrupa veya Amerika’da kaç kişi şimdi TR’de olduğu gibi 24 saat servis veren kadınlara evini açıyordur diye…Zannetmiyorum bu kadar yoğun olduğunu hiçbir yerde! Bir iş sabahı işe geç giderken fark ettim ki çocuk bahçesinde oyun oynayan çocukların yanındaki kadınların hepsi ya Gürcü, ya Türkmen, ya da Moldovyalı. Yani benim yaşadığım site ne ilginçtir ki hep gececi kadınlara çocuk bakımını yaptırıyor. Demeye dilim varmıyor ama bir anda ne kadar büyük bir “şımarıklık” içerisinde çocuklarımızı büyüttüğümüzü gördüm. Ben de yaptım, yapmadım desem yalan olur. Yemeği yiyip kirli tabakları öylece masada bırakarak arkamı dönüp gittiğimi mi yazayım yoksa aylardır evimde çay ve kahvemi hiç kendim yapmadığımı mı yazayım…Kendi evimde bir misafir gibi yaşamanın doğama ters gelmesine rağmen, bu düzen 16 ay sürdü. Birden artık kendi evimin kadını olmaya yeniden başlamak istediğime karar verdim.
Uzak da olsa hatırlıyorum; kendi yaptığım yemeği yemenin zevki, alşıverişten sonra alınanları kendi düzenime göre yerleştirip sonrasında bulabilmenin rahatlığı…Deneyip göreceğim. Zorlanacağım kesin ama insan zorlansa da kendi olan şeyi daha bir benimsiyor…
Ben buna karar verdim ya, tabii Türk bir bayan bulmak gerekti. İlk randevumu işime yakın olan Carrefour Ümraniye’deki Değirmen Pastanesinde öğle saatinde ayarladım. Bu arada yanımda ne eşim ne annem olduğundan, yakın bir iş arkadaşımdan da gelmesini rica ettim. Yan masada oturup kitap okur gibi yapıp bizi dinleyen arkadaşımla beraber oybirliğiyle Selda’yı çok beğendik. Vatana millete hayırlı olsun, pazartesiden itibaren Melis Selda’ya emanet!
Bir arkadaşım kızımın bencilliğimi törpülediğini söyledi. Doğrudur. “Hayatım hayatına armağan olsun” demeyen anne ben zaten görmedim. En azından etrafımda görmedim. Annelik körü körüne vermek demek oluyor, karşılığını hiç beklemeden. Ne kısa vadede ne de uzun vadede birşey beklemiyorum kızımdan. Yaşlandığımda yanımda olmasını da beklemiyorum birçok annenin tersine. Tabii ki isterim ama nedense, kızımın coğrafik olarak benimle aynı kıtada olabileceğine bile inanmıyorum.
Bazen babalara bakıyorum. Onlar nasıl oluyor da 10 günlüğüne gönül rahatlığı içinde çocuklarından uzakta tatil yapabiliyorlar diye düşünüyorum. Annemin söylediği şey: Anne varken, babanın bir gözü kör olurmuş; anne yokken iki gözü de görmezmiş…
Ünlü annelerle yapılan sohbetleri okuyorum çocuk-anne dergilerinde…Hepsi bir mutasyondan geçmiş gibi. Önceki hayatlarında gezmişler tozmuşlar; hayatlarını son derece canlı yaşamışlar. Ne zaman hastanede bebek ellerine verilmiş; hayat bir daha hiç aynı olmamış. Geçen hafta Çağla Şıkel’in doğumdan sonraki ilk fotosunu gördüm bebeğiyle. Dedim ki “Bunu da kaybetmişiz!” Öyle bir bakış ki anne olanın ilk bebeğini kucağına aldıktan sonraki bakış, tam bir milat başlangıcı habercisi gibi…
Ünlü bir anne demiş ki “Biliyorum ki artık hiçbir erkek beni yerlerde süründüremez”…Doğru! Eve döndüğümde kızımın beni bekliyor olduğu bir dünyada hiçbirşey yeterince çekici veya yıkıcı olamıyor. Daha da ilginci, hani insan aşık olduğu kişiyle sevdiği herşeyi paylaşmayı ister ya, işte ben şimdi kızımı dünya üzerinde sevdiğim her yere götüreceğimin planlarını yapıyorum. San Diego’da okyanusa nazır kumsalda oturup gün batışını izlemeyi, Paris’te Louvre Müzesine gidip annemin bana dediği gibi “Bak şu Monet’nin resimlerindeki insanların yüzlerindeki ışığa” demeyi, Stockholm’de Noel zamanı sokakta donarken sıcak şarap içmeyi hayal ediyorum Melis ile. Ve daha başka bir sürü şey…
İnsanı mutlu eden en önemli iki şeyin Özgürlük ve Onaylanma olduğunu yazıyor “Logic of Life” adlı kitap. İnsanoğlu hep bir kısır döngü içerisinde demek ki…Ne kadar özgür olmaya çalışsa, toplumun kişinin yaptıklarını onaylaması azalacak. Çünkü toplum, standart dışı yaşamları ve insanları onaylamıyor. Dolayısıyla da, insanın gerçekten mutlu olma ihtimali yok gibi görünüyor…mu acaba?
Şimdi ister istemez yine anneliğe döneceğim. Ben bir anneyim ve derin bir nefes almayı bile bazen unuttuğum 3 senelik hamilelik artı annelik dönemiminde mutlu olduğum zamanlar da oldu mutsuz olduğum da…Özgür olmak bir şekilde bencil olmayı getiriyor. Annelikte ise son zamanlara kadar bencil olunmaması gerektiği inancına saplanmıştım. Toplum tarafından onaylanan da budur sanırım. Ama baktım ki bu beni mutlu etmeye yetmiyor. Yani aslında özgürlük ve onaylanmanın bir dengesini bulmak gerek. İnsan içinde bulunduğu konumda ve yüklendiği sorumluluklar içinde kendi özgürlüğüne yer açarken, toplum tarafından da yapayalnız bırakılmayacağı bir düzen kurmak zorunda mutlu olabilmek için. Nedense bana zor gelmiyor artık bu. Üzerinde çalıştıkça hayatımı geri almaya ve mutlu olmaya başlıyorum. Toplumun onayladığı bir yaşam tarzını sürdürmek ve kendimi şımartmaya adadığım zamanları yaratabilmek iki uç nokta değiller. Hem denemek bedava değil mi?
Bir anne olarak, özellikle de çalışan bir anne olarak sorumluluklarımızı yerine getirmek adına oradan oraya koştururken kendimizi çaresiz hissettiğimiz anlar oluyor elbette. Zaman ise karşımızdaki en büyük düşman. Sürekli bir yerlere yetişme, birşeyleri yetiştirme derdindeyiz. Modern çağın kadınlara bir armağanı olan bu durum elbetteki sadece bize özel değil. Etrafımıza baktığımızda pek çok çalışan annenin bu durumda olduğunu görmek yüreğinize bazen sular serpebiliyor, yalnız olmadığınızı hissetmek bize güç verebiliyor.
Arkadaşlar arası bilgi ve deneyimlerin paylaşılmasının önemli olduğunu hepimiz biliyoruz. Herşey gibi elbette arkadaşlarımızla çocuklarımız hakkında da birçok şey paylaşıyoruz. Ama söz konusu çocuklar olunca biraz daha dikkatli olmamızı gerektiren durumlar da olabiliyor. Ben böyle bir durumda olası risklerden ve düşebileceğimiz hatalardan bahsetmek istiyorum. Öncelikle şunu söylemek istiyorum : Sevgili anneler, çocuğunuzla ilgili konuları paylaşırken dikkat! Çocuk eğitimi konusunda aile ve arkadaşlarımızdan öğrendiklerimizi/duyduklarımızı birebir uygulamak bazen yanlış sonuçlar doğurabiliyor.
Bizler nasıl farklı karakterlere ve yeteneklere sahip isek bebeklikten yavaş yavaş bir birey haline gelmeye çalışan çocuklarımız da şüphesiz farklı fiziksel ve zihinsel yetenek, ilgi alanı ve karakterlere sahipler. Bu yüzden çocuk yetiştirmenin her aşamasında bu farklılıkların da farkında olmamız gerektiğini bilmek çok önemli. Ayrıca her çocuğun yetiştiği aile ortamı da farklı olabiliyor. Mutlu bir ailede yetişen bir çocuk ile ebeveynleri boşanmış bir çocuğa yaklaşımın farklı olması gerekir elbette. Biz yetişkinler bu gibi sarsıcı olaylarda büyük travmalar yaşarken küçük bir çocuğun da sürekli altını ıslatarak olaya kendince tepki vermesini anlayışla karşılamak gerek. Böyle bir durumda bu çocuğa yaşı gelse bile annenizin ya da bir başkasının ısrarı/tavsiyesi üzerine tuvalet eğitimi vermeye çalışmak boşa kürek çekmekten başka birşey değil. Ya da böyle bir çocuğun sebepsiz gördüğünüz huysuzluklarını cezalandırmak. Çünkü tabloda standart mutlu bir ailede yaşayan, bir dediği iki edilmeden yapılan bir şımarık çocuk portresi yok, büyük travmalar yaşayan bir çocuk var. Ortada istisnai bir durum söz konusu. İşte o noktada genelleme yapamıyorsunuz, karşınızdaki de sizinle aynı konumda olmadığından sizi anlayamıyor ve belki de sizin için verdiği iyi tavsiyelerin sonucu çok da iyi olmuyor. Siz her ne kadar kitaplarda “Çocuğunuzu şımartmayın” diye okusanız ve çevrenizden de bunu duysanız da içinde bulunduğunuz durumun size özel olduğunun farkında olmalı ve ona göre davranmalısınız. Sizinle aynı durumda olmayanlar sizi anlayamayabilir ve sizi yanlış yönlendirebilirler. Böyle bir durumda size en uygun yanıtı bu konuda uzman kişiler verecektir. Nitekim bu konuda uzmanımızın yanıtı da herkesin söylediğinin tam tersi oldu mesela “Çocuğunuzu şımartın, çünkü bu aralar buna ihtiyacı var.”. Bu durum sadece bir örnek.
Anneler arası bilgi ve deneyim paylaşımını birbirimizden olumlu bildirimler almak için yapıyoruz, bu kesin. Ama bunu yaparken bazen öyle hatalara düşüyoruz ki çocuklarımızın geleceğini etkiliyoruz. Bu yanlışlardan biri de “kıyaslama”. Çünkü “kıyaslama” gerek kendiniz gerekse çocuğunuz ile ilgili özgüven sorunları yaratabiliyor, bu da bir çocuğun gelişiminde çok dikkat edilmesi gereken bir durum.
Bizim kültürel yapımızdan kaynaklanan bir durum mudur, eğitim sisteminden midir yoksa çetin kariyer hayatında sürekli birileri ile yarıştığımızdan ve rekabet halinde olduğumuzdan dolayı mıdır bilemiyorum; çocuklarla ilgili konuları paylaşırken yaptığımız “kıyaslama”larda sadece kendimizi diğer annelerle karşılaştırsak iyi ama çocukları da işin içine karıştırdığımızda ortaya çıkan tablo hiç de hoş değil. O zaman işte paylaşım “aşık atma” formatına dönüşüyor. Hepimizin bu hataya düşebileceğinin de altını çizmek istiyorum. Çünkü mükemmel olmaya çalışan ve “annelik” içgüdüsü ile hareket eden bizler kendi çocuklarımızın da mükemmel olmasını istiyoruz; kendi çocuklarımızın diğerlerinden daha iyi, daha yetenekli ve daha özel olduğu düşüncesine zaman zaman kapılıyoruz. Oysa her çocuk kendine özeldir, bunu gözardı ediyoruz.
Komşunun çocuğu 10 aylıkken yürümeyi öğrendi ve sizin 1 yaşındaki oğlunuz halen yürümüyorsa çok da dehşete kapılmanıza gerek yok örneğin. Olabilir elbette, her çocuğun fiziksel gelişim aşaması farklılık gösterir. Belki de o erken yürüyen çocuk sizinkinden çok daha sonra konuşmaya başlayacaktır. Bunu bir hırs haline getirip çocuğu yürümeye zorlamak yardımcı olmayacak tam tersi belki de ters tepecektir.
Çocuklar büyüdükçe kıstaslar da değişmektedir, hele işin içine okul başarıları da girince daha vahim bir hal alır. Haftasonları o kurstan o kursa çocuklarını koşturan bazı ebeveynler ise çocuklarının büyüyünce bir Mozart, bir Einstein, bir Picasso ve aynı anda bir Maradona olmasını isterler. Çocuğun gerçekten yeteneği ve ilgisi olup olmadığını sorgulamayan bazı ebeveynler aslında kendi içlerinde ukte kalanları telafi etmek isterler, çocuklarına iyilik edeyim derken ne denli bir kötülük yaptıklarının farkında bile değildirler. Aman dikkat! Bu hepimizin düşebileceği en büyük hatalardan birisi. Uyanık olalım !
Büyüyen çocuklarımız evin dışındaki hayatla yüzyüze gelmeye başlayıp çevreyi ve insanları tanıyınca zaten belli bir süre sonra farklılıklarının da farkında oluyorlar zaten. Biz anne-babalar olarak arkadaş toplantılarında bunun üzerine eklediğimiz “kıyaslamalar” da olayı iyice derinleştiriyor. Çocuklarımızı başkalarının önünde ne yerelim ne de abartılı şekilde övelim diyorum ben. Belki siz farkında değilsiniz sohbet ederken ama onlar ta içerdeki odadan salonda neler konuşulduğunu biliyorlar ve arkadaşının kendisinden bir konuda daha iyi olduğunu duyan çocuk rahatsız oluyor.
Bu durum onlarda ciddi “özgüven” sorunu yaratıyor ve kesinlikle dikkatli olmak gerekiyor. Çünkü sizin farkında olmadan yaptığınız bir hareket, ağzınızdan çıkan bir sözcük onda “yetersizlik” hissi uyandırabiliyor, özellikle de çocuğunuz benimki gibi duygusal ve hassas ise. Ama bu durum bazı çocuklarda tam tersi “hırs” yaratıp daha iyi olmak için çabalamalarına da neden olabiliyor. Konuşma ve davranış tarzınız, seçtiğiniz kelimeler ve çocuğun karakteri, algılayış biçimi sonucu şekillendiriyor. Ben de sanıyorum bu hırs yapanlardanım, tabi belli bir süre öz güven sorunu yaşadıktan ve sonra kendi yeteneklerimin farkına vardıktan sonra. O noktadan sonra bana neyi yapamayacağım/beceremeyeceğim söylense onu yapmak için elimden geleni yapar ve başarırdım J Başardım da.
Örneğin 5 yaşındaki oğlum Alp komşu çocuklarla futbol oynamak istemiyordu. Çünkü her biri maşallah canavar gibi topa atlayan çocuklar çok daha çevik ve hareketli. Oğlum ise daha sakin ve naif bir karaktere sahip öyle atılamıyor, çekiniyor, incinmekten ve incitmekten korkuyor ve sonuçta yapamıyorum diye ağlıyor. Ben de onu yanıma aldım ve anlattım. “Bak oğlum,” dedim, “Herkesin farklı yetenekleri var. Arkadaşların çok güzel futbol oynuyor ama sen oynayamayabilirsin. Ama senin de mutlaka onlardan çok daha iyi yapabileceğin şeyler vardır. Örneğin onlardan çok daha güzel resim yapabilirsin.” . Bunun gibi konuşmalar ve kendimden verdiğim örneklerle ikna ettim onu sonuçta. Kaleci olarak en azından oyuna katılıyor ve bu da ona yetiyor J Öyle ya, tıpkı erkek kardeşimin yıllar önce babamın “Oğlum neden kaleci oldun,” diye ona çıkışmasına verdiği yanıt gibi : E baba, herkes top peşinde koşarsa kaleci kim olacak? Çocuklarımızın mutlu bireyler olmasını istiyorsak eğer yetenekleri ve kapasiteleri doğrultusunda onları yetiştirelim çünkü bu dünyada her meslekten insana mutlaka ihtiyaç var. Ve onlara karakterleri doğrultusunda onlara davranalım. Çünkü insanlar ancak ilgi duydukları ve yetenekli oldukları alanda başarılı ve mutluluğu yakalıyor.
Demin bahsettiğim örneğe gelelim. Benim babam – çok severim ayrı konu – oğlum Alp’in düştüğü duruma düşen ben olsaydım eminim ki bağırıp çağıracaktı cesaretsiz olduğum için. Ki yapmıştır da. Genç kızlık dönemimdeki “öz güvensizlik” sendromu yaşamamı ona borçluyum. Bunları ona kızdığımdan söylemiyorum, çünkü herşey geçmişte kaldı. Sadece “Onları yaşadığım için bugün ben benim,” diyorum ve bunların benden alıp götürdüklerine değil kazandırdıklarına bakıyorum.
O dönemler komşu kızı –Ayşe diyelim – güzel voleybol oynadığı için “Bak, Ayşe ne güzel oynuyor,” vs. kıyaslamaları yapıyordu mesela babam. Evde örnek olarak gösterilen hep o ve başkaları oldu. Çünkü Ayşe girişkendi, konuşkandı, sporda başarılıydı, filanca da bilmem neyi çok iyi yapıyordu ama Esra içine kapanıktı, sessizdi, sporda felaketti, hiçbişi de yapamazdı, sakardı vs. Oysa babam bir de şunu görseydi. “Evet Ayşe güzel voleybol oynuyor ama Esra kadar güzel resim çizemiyor ya da İngilizcesi o kadar da iyi değil.” Bir gün bile babamın ağzından “Aferim kızım,” ı duyamayan ben yıllar boyu kendimi ona kanıtlamak ve kıyaslandığım diğerlerinin başarılarına erişmek için uğraşıp dururken bu çabanın boşuna olduğunu farkettim sonunda. Ama şu an görüyorum ki babam torununa daha farklı davranıyor. Çünkü onu da eğitiyoruz, öyle değil baba böyle de, böyle değil şöyle davran. Bu onun da suçu değil elbet, çünkü öyle görmüş öyle davranıyor, empati yapmıyor çünkü daha önce ona öğreten olmamış. Dahası yaptığı hatanın “farkında” değildi elbette o zamanlar. Farkında olsaydı yapmazdı zaten. En büyük tehlike de bu işte. Hatalarımızı biri bize hatırlatana kadar göremiyoruz, onlarla yaşadığımız için doğru olanın o olduğunu sanıyoruz. Umuyorum ki bizler kendi anne-babalarımızdan daha bilinçli yetiştireceğiz çocuklarımızı ve onlar da kendi çocuklarını bizim onları yetiştirdiğimizden daha da iyi yetiştirecekler. Yeter ki bir yerlerden başlayalım.
İşte bu süreç içerisinde başlangıç olarak önce kendimizi eğitmemiz geliyor bence. Çünkü bilinçsizce yapabileceğimiz bir davranışın sonradan nelere malolacağını kestiremiyoruz. Konuyla ilgili o kadar çok kitap okuduğumuz halde hatalar yapabiliyoruz. Çünkü teoride bildiğimiz halde pratikte tecrübeli olmadığımız için tereddüt edebiliyoruz. O yüzden inanıyorum ki insan çocuk yetiştirirken hep yeni şeyler öğreniyor, öğrenmek de zorunda, tabiki de doğru yerlerden doğru bilgileri almak kaydıyla.
Annelerin babaların öğrenme süreci hiç bitmiyor çünkü yaş ilerledikçe yeni sorunları beraberinde getiriyor. Dolayısıyla önceden hazırlıklı olmak adına ben hep uzmana danışmayı tercih ediyorum. Çünkü bizim çevremizdeki arkadaşlarımızdan farklı bir durumumuz var, oğlum ayrılmış bir anne-babanın çocuğu ve annesi ve üvey babası ile birlikte yaşıyor. Özellikle kritik dönüm noktalarında gerçekten uzmana başvurmak faydalı oluyor. Yeni okula başlama, yeni yaşam tarzı vs. gibi. Uzmanımız bizi, aile yapımızı, çocuğumun karakterini ve yaşam çevresini bildiğinden bana en sağlıklı yolu gösteriyor.
Anne olmak dünyanın en güzel ve en zor mesleği. Oğlumla yeniden keşfetmeye başladığımı biliyorum dünyayı; hem de daha önce hiç farketmediğim yönüyle. Ben Alp ile kendimi de tanıma şansı buldum ayrıca. Kendimi, kendi anne-babamı, onların nerde yanlış yaptıklarını, benim neyi yapmamam gerektiğini vs. Hatalarımı da gördüm, zaten büyüyünce o da bana söylüyor bilmiş bilmiş benim farkında olmadığım hatalarımı. “Anne bak, çok sinirli araba sürüyorsun. Görmüyor musun öndeki arabanın üzerinde yük var, acele edersen hata yapabilirsin, kaza yapabilirsin.”
Bu bambaşka bir haz. İnsanların çocuklarıyla birlikte büyüdüklerini ve değiştiklerini görüyorum. Çocuklardan da öğreneceğimiz o kadar çok şey var ki.Yaşadıkça bunları görüyoruz, bizler de onlarla olgunlaşıyoruz. Bu öyle bir his ki hissettiklerinizin hiç birisini de ne bir başkası tam olarak anlayabilir ne de anlatabilir, çünkü hepsi size özel. Sizin ve çocuğunuzun arasında….Ve bunların hiç birisi de hiçbir kitapta yazmıyor.
Cicicee gibi Türkiye’nin çocuklara yönelik tek eğlence ve eğitim portalında yayınlacak olan ilk yazımda konu olarak çocuklarımızla bir şey yapmamamıza yönelik bir yazı yazıyor olmam biraz ironik görünüyor olsa da bu konu eğlence ve eğitim ile çok içiçe geçmiş durumda.
Anne-baba olarak genelde düştüğümüz tuzak, çocuklarımızın her saatini üretken aktivitelerle doldurmamız gerektiğine inanmamız. Ama size iyi bir haberim var: Bazen hiçbirşey yapmamak da çok önemli! Yapılan araştırmalara göre, çocuk eğitiminde “Daha çok, her zaman daha iyi” olmuyor. Dün Dr. Jill Stamm’in yazdığı bir kitabı okurken, çocukların hayatlarının ilk senelerinde karşılaştıkları hemen herşey yeni olduğundan, günlük hayatlarında bir mola alıp bunları beyinlerinde yerli yerine oturtmaları gerektiğini okudum. Bu çok mantıklı! Hayatımın 2 senesini geçirdiğim Amerika’ya ilk gittiğimde, faturaların nasıl ödeneceğinden tutun içeceğim suyun evime nasıl ulaşacağı gibi temel konular dahil etrafımdaki herşeyi yeniden öğrenmem gerekmişti. Oradaki hayatımın ilk 3 ayına dair hatırladığım tek şey sürekli birşeyler öğrenmenin ne kadar yorucu olduğuydu. Tıpkı yetişkinler gibi çocukların da bazen “durmayı” öğrenmesi gerekiyor. Bazen en yaratıcı fikirler, hiçbir şey yapmadığımız, hatta sıkıldığımız zamanlarda ortaya çıkmaz mı?
Benim Melis ile en çok hoşuma giden “hiçbirşey yapmama” anımız, yatakta yanyana yatıp en basit şeylere bile kıkırdamamız. O anlarda Melis ne yapıyorsa, ben ona uyum sağlıyorum. Örtünün altına girip karanlıkta beklemek mi istiyor, benimle beraber çığlık mı atmak istiyor, el ele benimle yatakta zıplamak mı istiyor hiç fark etmez. Önemli olan onun minimum düşünerek sadece deşarj olması…
Cicicee’nin büyük emeklerle derlenen eğlence ve eğitim programlarından faydalanırken, umarım bu kısa yazımı hatırlarsınız. Unutmayın, çocuklarınızın sıkıldığını düşündüğünüz alışveriş zamanlarında bile aslında çocuğunuz için iyilik yapıyorsunuz. Bazen hayatın sadece gözümüz önünde akıp gitmesi gerekiyor…
The Economist dergisinin bu haftaki ekinde doğurganlık oranının dünya üzerinde düştüğü kapak sayfası…Tabii bunu görünce derhal alıp okumak için can attım. Size tüm makalenin özetini yapmam gerekirse;
Gerçek: 90’lı yıllarda gelişmekte olan ülkelerdeki hamileliklerinin çeyreği istenmeyen hamilelik.
Gerçek: Eğitimli kadınlar çalışmak istiyor, doğum kontrolü talep ediyor ve büyük aile istemiyorlar.
Gerçek: Zenginlik ve doğurganlık arasındaki negatif korelasyonlu bağ oluşuyor.
Bense giriş, gelişme sonuç olarak bakıyorum bu 3 bulguya…
Demek ki ne olmuş? Kadınlar dünyanın akışını değiştirmişler. Ayşe kadın bakmış ki bu sonsuz doğurganlık ona dertten başka bir şey getirmiyor, kendini okutmayanlara inat gidip kızlarını okutmuş. Okuyan Ayşe kızı Zeynep ne yapmış? Annesi gibi olmamaya, kendi ayakları üstünde durmaya yemin etmiş. Zeynep’e aşık Ali ne yapmış? Konuşmayı bilen, çalışmayı isteyen Zeynep’le hayatını birleştirmiş. Bir elin nesi var, iki elin sesi var diyerek Zeynep’in iş hayatının sekteye uğramaması için doğum kontrolüne başlamışlar. Para parayı çeker ya, paralar biriktikçe hiç çocuk yapmamak Ali ile Zeynep’e daha da çekici gelmiş…
Aslında Çin’de ‘70’lerin başında başlayan tek çocuklu aile politikasının ucu buna da dokunuyor. İnsanoğlunun hayat standartı arttıkça doğurganlığı düşüyor. Daha düşük doğurganlık ise hayat standartlarını daha da yükseltiyor. Bu da adeta bize, “en az 3 çocuk gerek” felsefesini hatırlatıyor, değil mi?
Düşünsenize 2 çocuklu bir ailenin şu anda Türkiye’de çocuklarını okutmak için verdikleri özel okul, kurs, aktivite masraflarını…Hiç çocuğu olmayan bir karı-koca senede en az 40,000 TL daha fazla biriktirir 2 çocuklu bir aileye kıyasla. Bu da 10 senede sıfır faizle bile 400,000 TL eder ki hiç fena değil…Üstelik tatil masraflarınızın yarısının düşeceğinin, oturacağınız evin 4 kişilik olabilmesi için katlanacağınız ek giderlerin hesabına hiç girmiyorum bile…Ülke ekonomisi bakımında düşünecek olursak, o da şahane..Yatırım arttıkça, ülke de kalkınır..
Kıssadan hisse, kadınlar yine dünya ekonomisine yapacaklarına yapıyorlar. Eski çağlarda tanrıçalara tapıyor olmaları hiç de rastlantı değil. Sadece doğurganlığımızı kontrol ederek bile ekonomiyi oynatacak gücümüz varsa, kimbilir şirketlerin, hatta ülkelerin yönetimlerinde sesimiz çıksa neler olur…Cem Yılmaz’ın dediği gibi: İşin özü eğitim!
Şu aralar okumakta olduğum “Sanatçının Yolu” adlı kitapta Julia Cameron’un içimizdeki sanatçıyla ilgili yazdıkları çok encouraging. Aslında hepimizin içinde yaratıcı bir başka “ben” var diyor özetle. Ben buna neredeyse inandım gitti bile…İnanmayanlarınız için ise çocukluklarınıza dönmeyi öneririm. Hafızanızı zorlayın ve aklınıza gelen çocukluk anılarınız aslında sizin de bir zamanlar ne kadar yaratıcı olduğunu size hatırlatacaktır.
Peki niye paslanıyor yaratıcılığımız? Kim veya kimler üstünü örtmemize sebep oluyor? Bana göre yaratıcılığın en büyük düşmanı, yıllardır süregelmiş inanışlar… Anneler babalar, sırf iyi niyetlerinden dolayı, çocuklarının ileride “aç” kalmamaları için sanatla uğraşmalarını istemezler. Çocuklarına avukatlığı, doktorluğu yakıştırırlar ama bir türlü balerin olmayı, senaryo yazarı olmayı yakıştıramazlar. Boş bir uğraştır yazmak, çizmek; gerçek bir meslek değildir çoğu insana göre. Halbuki, bu ay katılmaya başladığım yaratıcı girişimler programında birşeyler yaratmanın insana müthiş keyif verdiğinden bahsediyoruz. Çocukça ve çok içten bir keyif… Kendi kendimize tarifini icat ettiğimiz bir pastayı yaparken bile aldığımız tat başka değil midir?
Çocuğum olduktan sonra, üniversite yıllarımda olduğu gibi makaleler yazmaya başladım. Bu sefer yeni aşkım üzerine yazıyorum: Kızım Melis! Her hafta yenisini eklediğim yazılarım için Fitanne adında bir blog sayfası açtım ve buraya katkıda bulunurken çok eğleniyorum. Büyük ihtimalle sanat yapıyor değilim ama yazma anlarımda sadece “o anı” yaşıyorum ve nasıl göründüğüm veya etraftaki sesler hiç umrumda olmuyor. Yaratma anı bu olmalı diye düşünüyorum! Niye mi? Çünkü kızımın yaratıcılığını kullandığı anları da ilgiyle izliyorum ve o sıradaki hali tam da anlattığım gibi oluyor. Kızım Melis ile geçirdiğim her gün, hatta her dakikada bile onun yaratıcılığını görüp ona hayran oluyorum. Çocuklarla zaman geçiren herkes neden bahsediyor olduğumu biliyordur. Gözümüzün önünde duran birbirinden ilişkisiz materyallerden çocuklar öyle kombinasyonlar yapmayı başarıyorlar ki şaşırıp kalıyoruz. Kurdukları cümleler bile bazen o kadar eşi bulunmaz ki…
Çocuklarımızın içindeki yaratıcılığı teşvik etmemiz de, unutturmamız da bizlerin elinde. Kafamızın içinde sadece toplumuzun bilinçaltımıza kazıdığı doneleri bulup ayırt edebilsek ve bunlara karşı durabilsek ne kadar iyi olurdu…Kendinizi birgün, ”Sadece homoseksüeller gerçek sanatçı olurlar” diyip erkek çocuğunuzu bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde bale yerine basketbola yönlendirirken veya “Sabahın kör vaktine kadar sahnelerde çalışacaksan, evde kalırsın” diyip kız çocuğunuzu tiyatrodan soğuturken bulursanız, farkına varın! Farkına varın ki bunlar bizim gerçek düşüncelerimiz değil aslında. Bunlar yıllardır bize öğretilenlerin dile gelip konuşan sesi.
Elbette herkes sanatçı olacak diye birşey yok. Ama sanata eğilimi olduğunu gördüğümüz çocuklarımızın önünü kesmek bizim neslimize yakışmıyor. Atatürk gençliği artık tüm dünyaya sanatıyla da kendini göstermeli. Bugün 29 Ekim 2009! Atatürk kurduğu Cumhuriyet ile bize bu hakkı 86 yıl önce verdi;biz çocuklarımıza vermek için geç kalmayalım.
Yaşadığımız sitede çok yakında çocuklar arasında eşimin adı “Gestapo”’ya çıkacak; belki çıkmıştır bile…Sitemizdeki çocukların şımarıklığına ben tahammül edemiyorken, disiplinin bağrından kopup gelmiş bir Alman ne yapsın? Artık çoluk çocuğa bağırmaya bile başladı…Hatta geçenlerde çimlerimizin önünde oturmakta olan çocukları kovaladı, “Ne diye burada oturup içeriye bakıyorsunuz?” diye!
Benim en dayanamadığım, hemen her 3 yaşını dolduran çocuğun altında gördüğümüz pilli arabalar. Site içerisindeki anaokuluna pilli arabayla giden mi istersiniz, çocuk bahçesine giden mi…Bu arabaların sadece biz yetişkinler dahil, henüz yürümeye başlayalı 1 sene olmamış çocuklar için tehlike arz etmesi bize olan etkisi. İçerisinde en ufak bir enerji sarf etmeden oradan oraya vınlayan çocukların gün geçtikçe büyüyen göbekleri ise, onlara olan etkisi. Bu konuda anne babalara kızmadan edemiyorum. Çocuğumuzun diğer arkadaşlarından görüp de araba istemesi anlaşılır birşey. Ama bizim anne babalar olarak bisiklet yerine çocuklarımıza hiçbir faydası olmayan bu fantastik araçları almamızın anlaşılır bir tarafını bulamıyorum.
Yan komşum kızına istemesine rağmen araba almadı. Kızı bisikletine biniyor pilli araba yerine ve oldukça da sağlıklı görünüyor. Tabii ki sadece araba yerine bisiklete bindiği için değil ama bu belirli bir mentalitenin ürünü. Sağlıklı yaşayan bir anne ve babanın çocuğu için yapacağı en büyük iyiliklerden biri, ona da sağlıklı yaşamanın adımlarını attırmak.
Çocuklar her an herşeyi ister ama biz nereye kadar onların tüm istediklerini sağlamak istiyoruz? Canımızdan çok sevdiğimiz çocuklarımıza her istediklerini vererek gerçekten onlara iyilik mi yapıyoruz? Her dileklerini lambanın cini gibi yerine getirdiğimizde, sonuçlarının ne olacağını yaşadığım sitede görünce onlara pek de iyilik yapmadığımızı gördüm.
İstanbul trafiğinde kimsenin karşısındakine saygı göstermediğini, sadece kendinin önemli olduğunu hergün yaşıyoruz ki bana kalırsa bu şehri yaşanılmaz hale getiren en büyük sebep kalabalık olmasından çok, bencil yaşayanları… Ne yazık ki bu konudaki hislerim az once sözünü ettiğim çocuklara karşı hislerimle paralellik gösteriyor! Hayır nedir bilmiyorlar, istedikleri herşey onların olmalı ve işin kötüsü hiç zorlanmadan her istediklerini aldırabiliyorlar. Buna karşılık, yapamadıkları şeyler de var; mesela karşılarındaki çocukların da birey olduklarını ve onlara saygı göstermeleri gerektiğini bilmiyorlar; markete girdiklerinde aldıkları topitop şekerin parasının ödenmesi gerektiğini öğrenmemişler. Geçen gün annem anlattı, bizim sitenin marketine girmiş kızımla ve Melis hemen bir topitop çekip almış kutudan. Ama şekeri açıp yememiş, ısrarla kasiyeri beklemiş. Biraz sonra yaşça biraz daha büyük bir erkek çocuğu da bakkala girip çekmiş şekeri, açıp yemeğe başlamış. Ne gören olmuş ne de o şekerin parasını ödeyen…O kadar alışmışlar ki etrafta istedikleri herşeyin o anda onların olmasına, o sırada o çocuğu durduran birşey olmamış.
Tabii ki sorumlu çocuklar değil! Sorumlular onlara yeterince iyi örnek olamayan anne-babalarız. Dolayısıyla, aslında mercek altına alınması gereken de bizleriz. Biz arada kalmış bir nesiliz. 80 öncesi, siyah-beyaz TV’nin tek kanalını izleyen bizler, bir anda 30 kanal seçeneğine boğulup ne olduğumuzu şaşırmış bir nesiliz. Acaba sonradan görme denebilir mi bizim için? Çocuklarımızı eğitme tarzımızı görünce, galiba bu konuda çok da acımasızca yargılamadığıma inanmaya başlıyorum günümüzün anne babalarını.
Limitlerin olmadığı bir dünyada yaşayan çocukların ne kadar tatminsiz olduklarını konuşuyor, okuyoruz dört bir taraftan. Peki biz ne yapıyoruz mutlu bir nesil yetiştirmek için? Aldıkça alıyoruz; cezaları erteliyoruz; bir kere hayır dediğimize bir başka sefer evet diyip tutarsızlık örneği olarak çocuklarımızın daha hırçın ve tatminsiz olmasına biraz daha hizmet ediyoruz.
Bu şekilde davranarak neyin eksikliğini örtüyoruz diye soruyorum kendime? Çocukken sahip olamadığımız oyuncakların mı, gidemediğimiz tatillerin mi? Yoksa, çocuğumuza zaman ayırmak yerine kendi istediğimizi yaptığımızdan dolayı vicdan azabı çektiğimizden mi? “Çamur balçıkla sıvanmaz” denir ya, işte tam öyle bir durum…
Tabii ki ne benim ne eşimin başkasının çocuğunu terbiye etmeye hakkımız var! Üstelik aslen anne-babalara kızıp çocuklara yönlenmek büyük hata olur. Zaten çocuklar tahminimizden de zeki. Ne zaman negatif bir hissiyatımız olsa, onu anında algılayıp üstüne gitmekte çok başarılılar. O yüzden nötr hissetmeye programladım kendimi. Benim kızıma zararları olmadıkça hiçbir çocuğun anne-babasıyla konuşmaya da niyetim yok.
Bu ay paylaşılan bir araştırma, ikiz hamileliklerindeki bebeklerin cinsiyetinin hamileliğin nasıl neticeleneğine dair işaret olabileceğini gösteriyor. 21 Ekim 2009 tarihinde HealthDay News’da yer alan bu araştırma beni çok şaşırttı.
Tel Aviv Üniversitesi Tıp Fakültesi bünyesindeki Helen Schneider’ın yaptığı araştırmaya göre, rahmi paylaştığınız ikiz kardeşiniz eğer kızsa,size olan etkisi daha pozitif! Bunun anlamı ise kilo ve doğum tarihi bakımından daha avantajlı durumda olmanız demek oluyor. Yine aynı üniversiteden Dr. Marek Glezerman’a göre, erkek fetus ikizini negatif etkiliyor, bunun da sebebi büyük ihtimalle ikizler arasında gerçekleşen bazı transferler, özellikle de hormonlar…
A.B.D.’de araştırmayı gözden geçirmiş olan bir uzmana göre ise, bu araştırma hamileliğin izlenme sürecinin ikizlerin cinsiyetlerinden bağımsız olarak devam etmesine engel değil. “American Society for Reproductive Medicine”’ın eski başkanı ve fertilite uzmanı olan Dr. Steven Ory bu konunun klinik bir boyutu olmadığını savunuyor.
Araştırmada 2,704 tane ikiz hamileliği çalışılmış ve erken doğumun en sık görüldüğü ikizler erkek-erkek ikizleri olarak ortaya çıkmış. Araştırmanın dikkatimi çeken bir başka yanı ise erkek-kız ikizlerindeki erkek bebeklerin, erkek-erkek ikizlerindeki erkeklerden daha kilolu olması. Benim olmayan tıp bilgimle araştırmadan anladığım erkeklerin anneden gelen yemek için daha güçlü savaş verdiği ve kız bebeklerin biraz avuçlarını yaladıkları!
Araştırma sonuçları veriyor ama sebeplere gelince biraz kısır kalıyor. Louann Brizendine’in bu senenin sonuna kadar çıkaracağı “Male Brain” adlı kitabını dört gözle bekliyorum. Bu araştırmada havada kalan sebepler tabii ki bu kitapta yer almayacaktır ama hamilelik esnasında erkek fetusun neler yapıyor olduğuna dair bilgi edinebileceğimizi umuyorum. Her zaman dediğim gibi: Erkek kadın eşit değil, diyenlere inanmayın!!
Geçen akşam yola çıkıp kendimizi Ağva’ya attık eşimle beraber. Amaç sadece ertesi öğleden sonraya kadar kafa dinlemekti. Bazen sadece 24 saat içinde istediğin saatte uyumak, istediğin kadar hiçbirşey yapmadan oturmak bile lüks oluyor etrafta 1,5 yaşında bir ufaklık varken.
Yola çıktığımızda hava çoktan kararmıştı. Ağva’ya giden yol şaşırtmacalarla dolu. Yolun ortasında çukurlar mı ararsınız, devamlı zig-zaglar şeklinde trafik işaretlerinin arasında slalom yapmak mı ararsınız…Bir de yarım saat sonra, havadan gözümüze ok atılıyormuşçasına başlayan yağmur kendimi bir korku filmi seyretmeye başlamışım gibi hissettirdi. Otele giderken saptığımız tabelalardaki yer isimleri bile o kadar fiktifti ki sanki biraz önce birisi uydurup tabelayı koymuş gibiydi: Kabakoz, Şuayipli, Hilmili…bilmem anlatabildim mi? Sonra karanlığın ortasında kaybolup yol soracak birini ararken aklıma geldi:
-Şimdi, yaşlı bir adama denk geleceğiz ve adama otelin ismini söyleyince, adamın suratı değişecek. Bize oraya gidenlerin bir daha dönmediğini söylecek, diyiverdim eşime. Eşim güldü geçti. Bense tam gerilmeye başlamıştım ki, otelin tabelasını gördük.
İçeri girer girmez sevdim orayı. Hele sabah herkesten önce uyanıp da derenin önünde geçirdiğim 1 saat öyle huzur doluydu ki o anda orada olduğuma şükrettim. Okudum, cicicee.com için aylık köşe yazımı yazdım ve dahası öylesine boş boş oturduğum 15 dakika geçirdim. Bu benim için herhalde bir ilk. Ya yaşlanıyorum ya da artık yavaşlıyorum
Bir dahaki sefere Ağva’ya Melis ile gitmeyi çok isterim. Orada bir sürü şey bana kızımı hatırlattı. Keşke olsaydı dediğim zamanlar oldu ama yine de o günü Melis’siz geçirdiğime pişman değilim. İnsanın bazen hayattan bir “dur zamanı” alması gerekiyor ve bu da ne yazık ki sevgi yumaklarımızla pek olmuyor. İnsanın çocuğuyla her anını birarada geçirmesinin çocuğun kendine güveniyle ilgili sorunlar getirdiğini söylüyor pedagoglar. Nedenini bilmiyorum ama çalışan annelerin çocukları için de aynısı söylendiği için çok fazla sorgulamıyorum. Geçirdiğim Melis’siz zamanların tadını çıkarmaya çalışıyorum ama eve dönmek için her zaman sabırsızlanarak…Bu bana birgün Melis’in yaşamayacağı bir eve dönmenin ne kadar keyifsiz olacağını hatırlatıyor bir an, sonra düşünmemeye çalışıp kendimi o günlerin çok uzakta olduğuna inandırıyorum…
Çocukların mantığına bayılıyorum! Onlar için herşeyin olabilitesi var. Neredeyse imkansız hiçbir şey yok. Korkuyu biz öğretmezsek tanımıyorlar. Sosyal baskılarla henüz tanışmıyorlar. Bütün bunların sonucu olarak da son derece yaratıcılar. Sadece yepyeni oyunlar bulmakta değil, konuşurken de çok yaratıcılar. Dün bir iş arkadaşımın 5 yaşındaki oğlu, Bağdat Caddesi’nde Fenerbahçe-Galatasaray maçına gitmekte olan Fenerbahçelilere bakıp Beşiktaşlı annesine “Annecim, biz de birazcık Fenerbahçeli olamaz mıyız?” diye sormuş! O anda, Fenerbahçenin coşkusunu görüp bunu paylaşabilmek için biraz Fenerbahçeli olunabilse, hayat daha zevkli olmaz mıydı?
Geçen hafta yeni başladığım kişisel gelişim programında bize bir ödev verildi: Yaratıcı günlük tutmak…Ben zaten günlük tutma kısmını hamileliğimden beri yapıyorum. Yaratıcı kısmında ise biraz takıldım. Gerçi dün akşam yaratıcılığımı alevlendirmek için süper bir defter aldım ama henüz sayfalarla başbaşa kalamadım.
Bu hafta ise verilen ödev “kendimle bir randevu ayarlamak”. Ne yaptığım çok önemli değil ama kendime 2-3 saat ayırıp içimdeki sesi dinlemem gerek. Biraz da bilinmezlikle baş edebilmeyi öğrenebilmek var yaratıcılığın özünde. Baş edebilmek bir yana, bilinmezliği sevmek de gerekiyor. Sanki herşeyi yeni keşfeden bir çocuk gibi, her sabah o gün ne olacağını bilmeden ama tüm bu bilinmezlik için heyecan duyarak güne başlamak…Aklımda hep Heidi çizgi filminden bir sahne var: Heidi büyükbabasının kulübesinin çatı katında bulunan saman yatağında kuş cıvıltıları içinde uyanır ve sevinç içerisinde büyükbabasının yanına iner. Kimbilir o gün Heidi’yi ne maceralar bekliyordur…
”Sanatçının Yolu” adlı kitapta Picasso’nun çok güzel sözüne rastladım: “Her çocuk sanatçıdır. Sorun, büyüdükten sonra da sanatçı olarak kalabilmektedir.” Picasso’nun dediğine göre, eğer her çocuk sanatçıysa, “sanatçılar da aslında çocukluklarını koruyabilen insanlardır” demek olabilir mi?
Yazar Julia Cameron, her insanın içinde bir yaratıcılığın olduğuna inanıyor. Bu yaratıcılık denen şey zaman içinde bileyleniyor olsa gerek. Aksi takdirde, yaptığım makarnanın sosundan, yaptığım prezantasyonun şekline kadar herşeyi alışılagelmişin dışında yapmam gerekmez mi?
Peki, yaratıcılığımızın paslandığı gün ne zaman başlıyor? İlkokul öğretmenimizin ağacın yapraklarını mora, gökyüzünü yeşile boyadığımızda bizi uyarmasıyla mı? Anne-babamızın bizi şiir yazarken bulduğunda, “saçma sapan” şeylerle zamanımızı öldürmek yerine derslerimize çalışmamız gerektiğini öğütlediğinde mi?
Önemli olan yaratıcılığımızı yeniden canlandırmaksa, bir bilet alıp çocukluğumuza dönebilmeliyiz Şebnem Ferah’ın dediği gibi…Belki de etrafımızda herkesin saçma bulacağını bile bile, çocukça, yani gönlümüzden geldiği gibi davranmalıyız zaman zaman…Söylediklerimizi, giydiklerimizi, yaptıklarımızı kalıplara sokmadan yaşayabilsek ruhumuz aslında ne kadar özgür olurdu! Ruhumuz özgür kaldığında ise hayatımızın kimbilir hangi renkleriyle tanışabiliriz…İşin aslı, etrafımda lacivert, kahverengi ve siyah görmekten bıktım artık; turkuaz ve fuşyayı da görmek istiyorum
Bu sene renkli bir kış geçirmek istiyorum. Yeni şeyler öğrenmek, yeni insanlar tanımak, yeni yerler görmek istiyorum. İşe her Pazartesi akşamüstü gideceğim bir kişisel eğitim programına kaydolarak başladım. Oniki hafta sürecek olan bu programda hayatımı daha zevkli hale getirecek birşeylerin bana ilham vereceğini ümit ediyorum.
Inspiro, katılımcıların sayısının max. 10 olması gereken bir program ve tahmin edin 10 kişinin yüzde kaçı erkekti? Sıfır! Kadınlar adına gurur verici, erkekler adına ne demem gerektiğini bilmediğim bir şey. İki gündür aklıma geliyor ara sıra nedendir bu diye. Bu programa hiç erkek katılımcının olmaması programın konusunun biraz soyut olması mıydı? Yoksa sebep erkeklerin sosyal baskının etksiyle bir kişisel gelişim programına yazılmayı kendilerine yedirememeleri kadar yalın mı?
Üniversite sınavlarına hazırlanırken, psikoloji okumayı çok istemiştim. Annemler karşı çıktılar. Günün birinde sapığın teki danışanım olur da bana musallat olur diye! Şimdilerde bunun ancak Amerikan filmlerinde olabileceğine inanamaya başladım. Ben psikoloğa gitme konusunda kendisiyle barışık olabilen erkeklerin Türkiye’de azınlık olduğuna inanıyorum. Yani ben boşu boşuna psikolog olmamışım. Psikolog olsaydım, kapımı çalacak erkeklerin tek tük olacağına inancım gün geçtikçe güçleniyor. O tek tük erkeğin geliş sebebi ise muhtemelen eşleri olurdu.
Pazartesi akşamı, sözünü ettiğim bu çalışmadan eve geldiğimde, ilk iş gittim, TV seyretmekte olan eşimin eline Malcom Gladwell’in bir kitabını verdim. Okumasını ve haftaya kitap üzerine konuşacağımızı söyledim. O da, nasıl olsa benim kadar çok okumadığı ve araştırmadığı için sürekli benim konuşacağımı, bu egzersizin bir faydasının olmayacağını söyleyip Alman kanalındaki Godzilla filmini seyretmeye devam etti!
Peki, Türkiye’deki bayanlar nereye koşuyor? Sevgili kızım büyüdüğünde, yaş dengi erkeklerle arasında büyük bir uçurum mu olacak? Yoksa, kadınlar kendilerini geliştirmek için çabalarken, erkekleri de tutup yanlarına çekebilecekler mi? Aksi takdirde çok yakın gelecekte kadın sosyal zekasına bir de bilgi dağarcığını ekleyip erkeğe yüksekten bakmaya başlamaz mı?
Kızım için böyle bir gelecek istemiyorum. Kadın ve erkek birbirini dengelemeli. Ama bu dengeyi sağlamak için bayanlar son hız kendilerini geliştirmeye ve artık iş dünyasında “Biz de varız!” demeye hazırlanırken, erkeklerin yapacağı maksimum efor sadece spor salonuna gidip ter atmak mı olacak? Erkek annelerine bu konuda ciddi bir iş düştüğüne inanıyorum. Bu bir eğitim işi, öğretim değil. 3 yaşındaki bir erkek çocuğu anaokulunda yapacağı faaliyet grubunu seçerken, “Bale kız işi, ben bale yapmam!” diyorsa, öğretimden önce eğitim çoktan gerçekleşmiş demek değil midir?