Geçen Pazar Melis’in yuvasında gittiğim “Çocuğun Duygusal Gelişim Evreleri” adlı seminer içimi kararttı. Tüm hafta, semineri veren pedagog/psikolog Selda hanımın içime fenalık getiren sözleri ve yorumlarıyla rüyamda bile savaşır buldum kendimi.
Seminerin bir yerinde, çocukların yanında haberleri izlemememiz konusunda uyarıldık. İçimde kanayan bir yara yani! Hemen söz istedim. Kızımın yaşı kadar haberlerden uzak durduğumu ve bunun ne zaman sona ereceğini öğrenmek istediğimi sordum. 9-10 yaşında çocukların haberleri artık idrak edebileceğini söyledi. Benim haberleri hiç izleyememe konusuna ise güldü. Ne acı ki ben gülümseyemiyorum bile!
Bilen bilir, ben kızımın yanında yatmadan onu uyutamıyorum. Bir çocuğunun önüne yemek koyup yedirmeyle uğraşmayan, bir de yatakta üstünü örtüp öptükten sonra ışığı kapatarak odadan çıkan annelere hayranım! Bense akşam 7-8 arasında yemek savaşlarında bozguna uğradıktan sonra, çok geçmeden Melis’in yatak odasında üzerime çöken yorgunluktan da yenik çıkıyorum. Fırsat bu fırsattır diye, bu konuya dair çözüm yollarını sordum. Ama Selda Hanım’ın kızımın 3,5 yaşında tam da o sesten bu sesten korkma yaşı olduğunu, benimle yatmasının normal olduğunu söylemesi üzerine omuzlarım düştü. Çocukların annelerinin yanında uyumasına da karşı değilmiş üstelik. AMA ben karşıyım! Elimde beni ve Melis’i geceleri ayıracak materyallerim var mı diye sordum, var olduğu cevabını aldım. İşte hepsi bu! Bunların ne olduğunu bilmiyorum. Söylemedi. Biraz fare kirpiği, biraz yarasa nefesi ve biraz da solucan ciğeri karışıtrmayı düşünüyorum!
Çocuklarımızı ne zaman evde yanlız bırakabileceğimiz konusuna ise hiç gelmeyelim! 14! Nasıl yani? Ben 10 sene daha 24 saat bakıcı ile yaşamaya mecbur muyum? Ben daha 10 sene evimde başka bir nefes ile soluk almak zorunda mıyım?
Peki,bu annelik hikayesi ne zaman denge denen kavramla karşılaşacak? Biri kapıdan girdi mi öbürünün bacadan kaçması şart mı? Aslında annelik ve dengenin yolu bir kesişse öyle derin bir ilişki ortaya çıkacak ki… Yazık ki bir türlü tanışamıyorlar. Annelik misafirliğe gelince, denge evin arka kapısından çıkıveriyor ve zamanlarının bir türlü kesişememesi bu şekilde devam edip duruyor.
Bayanın nefis bir lafı oldu: “Fedakarlık yapmayacaksak, biz bu çocukları niye doğurduk?” İyi de benim tercihim Melis’i büyütürken yaptıklarımı “fedakarlık” olarak hissetmeden yapabilmek. Bunun içinse tek ihtiyacım olan bazen kendimi de mutlu edecek bir hayatı sürdürebilmem.
İşte bu haftaki sıkıntılarımın sonunda ulaştığım kaçışım ve geçici çözümüm:
1-Melis’in uyumasını yanında yatmadan, odasında yerde oturarak bekliyorum.
2- Yerde elimdeki i-pad’den geçirdiğim günün haberlerine yetişiyorum.
SONUÇ: Artık Melis’in ne kadar sürede uyuduğu umurumda değil. Ona kızmıyorum. Sonunda Melis uyuyor, bense kendimi köşe yazılarına öyle bir kaptırıyorum ki odasında uyuduktan sonra bile oturmaya devam ediyorum. Tüm haberleri bitirip, 3.5 senelik boşluğu tatmin edene kadar…