Kategorisi: Anne olarak yaşam, KISSADAN HİSSELER
1- Kendimi korkusuz hissettiğim birçok şeyden artık korkar oldum. ( Melis’e hamile kaldığımdan beri denizde yalnız yüzemiyorum.)
2- Bir çocuk sahibi olunca yapacağımı düşündüğüm fedakarlıkların çoğunu artık fedakarlık olarak değil, hayatın bir parçası olarak görmeye başladım.
3- Sokakta gördüğüm tüm köpekleri içime sokasım gelirken, artık bana sadece “kopek” gibi göründüklerini fark ettim.
4- Anne olmadan önce Cuma akşamı saat 8’de yatsam dünyam durur gibi hissederim. Artık böyle bir Cuma akşamı aktivitesinin son derece normal olduğunu düşünüyorum.
5- En sonunda (!) vücuduma gayet saygı duymaya başladım.
6- Annemi daha farklı bir şekilde anlar ve sever oldum.
7- Birisini günde 560.875.564.586 defa düşünür oldum.
8- Her başlayan günün sürprizlerle geldiğini; çocuklarla beraber olunca hiçbirşeyin sürpriz olmaması gerektiğini anladım.
9- Doğu ve batının neresi olduğunu hiç bilmezken, evimizin salonunun güneşin doğduğu yöne baktığını fark ettim.
10- Bir insana olan sevginin tüm zorluklara rağmen sonsuz ve zamana karşı aşınmaz olabildiğini gördüm.
11- Hayatta ilk kez 50 kg’nin üstünü görmenin ne kadar çok şeye değdiğini fark ettim.
12- Bir kadının göğüslerinin ne kadar işlevsel olduğunu anlayıp erotik dergilerde çıplak göğüslere bakmanın ne kadar acıklı ve komik olduğunu fark ettim.
13- Sokakta hiç tahmin etmeyeceğin insanlardan ne yardımlar gelebileceğini ve asıl destek beklediklerinin nasıl köstek olabileceğini gördüm.
14- 10 dakikayı aşan banyo deneyiminin ne kadar lüks olduğunu anladım.
15- Anne olmadan önce bir çocuğun ağlama sesine ne kadar sinir oluyorduysam, anne olduktan sonra o kadar üzülmeye başladım.
16- Diş deyip geçmemek gerektiğini, çıkarken herbiri için uyanık kalan gecelerden anladım.
17- Kaka yapmanın ve gaz çıkarmanın ne kadar alkışlanası şeyler olduğunu gördüm.
(Çekinmeden ek yapınız:)
May 7, 2010
Kategorisi: KISSADAN HİSSELER
Yaşasın!
5 yıl 8 ay ve 1 gün sonra SSK ödemelerim bitiyor. Bu ne demek oluyor? Bu süre kadar prim ödemesi yaptıktan sonra çalışmasam da emeklilik maaşım artık ( tabii emeklilik yaşım gelince! ) garantide demek oluyor. Zaten kurumsal hayatta daha fazla zaman geçiresim yok, isabet oldu! Öbür tarafta, “eyvah eyvah” filmindeki replikte kendimi bulduğum “Uzun vadeli plan yapmıyorum; tutmuyor.” gerçeği de var. Buradan tüm “headhunters”a sevgilerimi yolluyorum. Bir daha bana 5 yıl sonra kendimi nerede görmek istediğimi sorarlarsa nanik yapasım var onlara… Uzun vadeli olur diye başladığım son iş yerimin Kanadalı ortağı ben işe girdikten 3 ay sonra konkordato ( nam-ı diğer “Chapter 11”) ilan edince, aynen -Almanlar yenilince Osmanlı da yenilmiş oldu- şeklinde muammalı bir geleceğe adım attık. Dolayısıyla, neredeyse 1,5 senedir bir bilinmez sona doğru gidiyorum. Yani aslında bambaşka şeyler düşünmem gerekirken, ben tatlı emeklilik hayalleri kuruyorum bugün.
Mutlu emeklilik nedir? Benim asla üretemeden mutlu olacağım bir dönem olamayacağı için mutlu emeklilik dönemine, tamamen keyfim olsun diye, istediğim birşeylere zaman ayırabileceğim, kahvaltıyı hafta içinde de evde edebileceğim, aile ve arkadaşlarımla yarın kaçta kalkacağımı düşünmeden bu akşam program yapabileceğim, senenin 1-2 ayını kalbimi bıraktığım San Diego’da geçirebileceğim bir dönem olarak bakıyorum.
Konuyla ilgili güzel bir araştırma okudum. Emeklilikte mutluluk torun-torbayla iç içe olmaktan değil, arkadaşlarımızla ve hayat arkadaşımızla beraber olmaktan geçiyor.
University of Greenwich’ten bir ekibin 279 tane İngiliz emekliyle çalışarak gerçekleştirdikleri bir araştırmaya göre, aktif bir sosyal hayat, evli olmak veya bir partnere sahip olmak, emekli insanların hayat kalitesinde büyük farklar yaratırken, çocuk veya torun sahibi olmanın etkisi son derece minimal. Bunun da açıklaması bana son derece basit ve anlamlı geldi. Tabii ki insanın çocuklarının ve torunlarının olması hayatına bir amaç ve anlam katıyor. Ama sık sık bir çocuğun bakımından sorumlu olmak zorunda kalmak, emeklilik döneminde girmiş bir insanın spontane ve özgür hareket edebilme şansını yok ediyor. Mutlu emekliliğin ise kalbinin attığı yer emekli insanın çalışma hayatının aksine saat ve yer limitine bağlı olmadan yaşayabilmesi değil mi? Bu durumda, 1 artı -1 etti mi size SIFIR!
Araştırmadaki başka bir buluş ise bir eşin veya uzun süreli bir partnerin varlığının emeklilik hayatının keyfini sürmede çok etkili olduğu. Dul olan, hiç evlenmemiş olan veya boşanmış olan emeklilerin uzun vadeli ilişkisi olanlara nazaran daha az hayat tatmini yaşadıkları saptanmış.
Hayat arkadaşınızın sizinle beraber emekli olması ise emeklilik döneminde fark yaratan diğer önemli etken. Eşi hala emekli olmayan emeklilerin iş hayatlarını daha çok özlediklerine ve hayatlarından yeterince keyif alamadıklarına dikkat çekiliyor. Düşünecek olursak tam iki arada bir derede kalma durumu…Artık özgürüm diyorsun ama hala belirli günlerde tatile çıkabiliyorsun. Hala büyük şehirde yaşamaya devam etmek zorunda kalıyorsun. En iyisi emeklilik planlarını eşimizle dostumuzla beraber yapmak. Şu iş hayatında zengin kalkışı yapmak lazım! Rahmetli Barış Manço derdi ya “Ne şekerli ne sade, haydi bize müsade”…
May 2, 2010
Kategorisi: KISSADAN HİSSELER
En son yazdığım “Kimin başarısı?” adlı yazıma özel mail adresime bir cevap geldi. Ben çok beğendim ve paylaşmak istedim.
Ralph Waldo Emerson’a göre BASARI ; “Sık sık gulmek ve cok sevmektir;
Hırsın gözü kör etmesine engel olmaktır; Akilli insanlarin saygisini ve
cocuklarin sevgisini kazanmaktir; Durust elestirmenlerin onayini almak;
sahte dostlarin arkadan vurmalarina dayanmaktir; Guzeli sevmektir;
Herkesteki en iyiyi bulmaktir; Karsilik beklemeyi hic dusunmeden
kendiliginden vermektir; Geride ister saglikli bir cocuk, ister kurtarilmis
bir ruh, ister bir parca yesil bahce, ister iyilestirilen bir sosyal durum
birakarak dunyanin iyilesmesine katkida bulunmaktir; Gonlunce eglenmek ve
gulmek; Kendinden gecerek sarki soylemektir; Tek bir kisi bile olsa, birinin
sizin varliginizdan oturu daha rahat nefes aldigini bilmektir.”
April 30, 2010
Kategorisi: KISSADAN HİSSELER
Julie & Julia filmini seyrettim dün akşam. Julie, bir blog yazıcısı. Blog yazmaya başladığında annesinin “İşe yaramayan, kimsenin okumayacağı şeyler yazmakla zaman kaybetmemesi” uyarılarına maruz kalıyor. Bunu bir yerden hatırlıyor gibiyim! Annem de ciddi bir işi, eşi ve çocuğu olan benim gibi birinin hiçbir karşılığı olmadığı halde blog yazmasını çok garip karşılamıştı. Geçenlerde sordu:
“O şeyi yazamaya devam ediyor musun?”
“İşe yaramayan” birşeyle zaman geçirilmesi birçok insana göre başarısızlık. Güzel de, işe yaramanın ölçütü ne? İnsana kendini iyi hissettiren herhangi bir uğraşın işe yaramıyor olması mümkün mü? Bir sene önce annemin sorusuna bozulurdum. Ama bu aralar kendimi başkalarının değer yargılarına göre başarılı veya başarısız hissetmek bana bir numara dar geliyor. Bu iyi bir işaret…
Peki insan kendini ne zaman ve nasıl başarılı hissediyor ?
Çocukken anne-babamızın kriterlerine göre başarılı olmayı öğreniyoruz. Ergenliğe girdiğimizde ise, arkadaşlarımızın neyi “başarı” olarak tanımladığı önem kazanıyor. Sanırım insanın en sonunda kendi kriterleriyle kendini başarılı hissedebilmesi, kendini tanımasıyla pozitif korelasyonlu. Gerçi kendimizi tanımaya başladıkça, neyi başarı olarak göreceğimiz de değişiyor. On sene önceki başarı tanımımla, beş sene önceki başarı tanımım ne kadar farklı. Hele şimdi…Yaşadıklarımız, yollarımızın kesiştiği sürpriz patikalar…Herşey başarı tanımımızı şekillendiriyor. Sanırım, huzurlu olmanın yolu hayatta her ucundan tuttuğumuz işte veya her içinde bulunduğumuz ilişkide başarılı olamayacağımızı kabul etmekten geçiyor. Hayatımızın bir alanında çok başarılıyken diğer bir tarafında da aynı ölçüde başarılı olmak bana mucizeler kadar imkansız geliyor. Eğer başarılı olduğumuz taraf bizim diğerine oranla başarılı olmayı tercih ettiğimiz tarafsa, kendimizi hayattan tatmin hissedebilmeliyiz. Peki bu yetinmeyi öğrenmek mi? Bana kalırsa, bunun adı büyümek. Yaşı yolun yarısında olan bir insan hala büyümekten söz edebilir mi? Tabii ki! 13 senelik iş hayatımda yaşı 40’ı geçen bir sürü çocuk tanıdım; tanımaya devam ediyorum.
Nelere sırf insanlar tarafından “başarılı” görülebilmek için katlandığımızı, içimizdeki sese kulak verip teşhis etmemiz lazım. Tüm çektiklerimize gerçekten değiyor mu? Hayattan tatmin olabilmek için nelere ihtiyacımız olduğunu kendi kendimize yazıp çizsek de kendimize haksızlık etmeyi sonlandırsak?
Başkalarına “başarılı” görünebilmek uğruna, park etmeye yer bulmak için takla attığımız büyük şirket arabalarını reddetsek? Başkalarına “başarılı” görünebilmek uğruna kartvizitlerimize yazılan müdür-direktör vs. ibareleri yerine sadece ismimizin olmasını talep etsek? Başkalarına “başarılı” görünebilmek uğruna çocuklarımızın canını çıkarıp onların üzerinden kredi kazanmaya çalışmasak?
April 29, 2010
Kategorisi: Anne olarak yaşam, KISSADAN HİSSELER
Bugün yazacaklarımdan dolayı mutsuz, umutsuz olduğum zannedilmesin. Tam tersi, öğlen yarım saatliğine yüzüp boyun ağrımı bertaraf edebildiğim için son derece pozitifim. Ama bir süredir kafamı taktığım konuyu yazmak için de bugünden daha iyi bir gün olamaz. Sebebine gelince… Yazacaklarım iç açıcı değil. Aslında yazıp yazmamakta bir süredir tereddüt ettiğim bir konu. Sadece şu anda, günün nihayetlenmekte olduğu akşamüzerinde, sevgili dostumu akşam yemeği için beklerken yazmaya başlayabileceğim türden birşeyler…
Aile nedir? Aileyi kurmak için ilk adımlar ne düşünülerek ve hissedilerek atılır? Evlilik aşk ile başlaması gereken bir kurum mu? Yoksa evlilik ileride iyi bir ortaklığı kurabileceğiniz birini bulmakla başlaması gereken bir başlangıç mı? Ortaklık diyorum çünkü biz çalışan, eğitimli kadınlar erkeklerin masaya ekmek koyan aile ferdi olma onurlarını onların ellerinden aldık. Sonra çocuk yaptık ve dedik ki: “Eti senin kemiği benim. Ebeveynlik ortaklığımızın bir parçası, çocuk bakımı ortak olacak. “ Ama ne oldu? Hangimiz babaya bıraktığımız işin yapılışını beğendik? Burun kıvırmaktan başka ne yaptık? Teşekkür kaç kere ettik? Çalışan annenin boynu niye kalın, her işi kendi yapar da öyle diye yeni bir tarzla herşeyi aynı anda kendi başımıza yapmaya çalıştık. Sonra dönüp baktık, girdiğimiz ortaklığın ana kuruluş sözleşmesinde böyle yazmıyordu diye mutsuz olduk.
Anne olunca çalışmamayı seçenlerimizin evinde ne oldu? Bu sefer kocalar ailesine güvenli bir gelecek vermek çabasıyla, uzun saatler çalışmaya başladılar. Başta anlaştıkları bu değildi. Hani bir elin nesi iki elin sesi vardı? Karısı, çocuğu mutlu ve güvende olursa tüm bunlara değer diye düşündü belki de bu sorumluluğun altına girerken ve ses çıkarmadı. Peki karısı mutlu oldu mu? Olmadı. Tek kişilik gelir bazen ona yetmedi. Bazen yettiyse de üniversite sıralarında hayalini kurduğu hayat bu değildi. Kocasının tatminsizlik veya hayal kırıklıklarıyla uğraşamayacak kadar tatminsiz ve hayal kırıklığı içerisindeydi.
Kağıtlar dağıtıldığında, bakıyorum da artık kimsenin iyi bir eli yok. Hem kadın hem erkeğin çalıştığı evlerde kimsenin birbirine itina gösterecek zamanı yok. Sadece erkeğin çalıştığı evlerde ise kimse tatmin değil. Etrafımda gördüğüm çocuğu olan çiflerin sürekli bir savaş içerisinde oldukları. Herşey pazarlık konusu. Kronik ve yoğunluğu düşük olan bir çatışma bu. Kim Pazar sabahı gazetenin tümünü okuyabildi? Spora gitti? Banyoya yalnız girebildi? Kim daha fazla şeyden vazgeçti? Kim daha iyi bir anlaşmaya gidecek? Bugün? Bu hafta? Gelecek ay?
Bazen “tipik” anne görüntülü kadınları düşünüyorum. Niye çekici olmaktan korkar anneler? Niye kendilerini, kadın gibi hisetmeyi bir tarafa bırakırlar? İçlerinde hala bir tarafta olması ihitmali bulunan “şeytani” hisleri uyandırmaya karşı giyinilmiş bir zırh mı yoksa üzerlerindeki keyifsiz, köhne kıyafetler? Bu hislerin dile gelip eski zamanları, daha geniş ufukları, daha büyük hayalleri-ve daha mutlu evlilikleri hatırlatacağından mı korkarlar?
Çıkardığım kıssadan hisse, cinselliğimizi unutunca, tüm ihtiyaçlarımızın, arzularımızın düğmesini de kapalı konumuna çeviriyoruz. Kendimizi daha büyük hayal kırıklıklarından böyle koruyoruz. “Tipik” anne gibi gösterişsiz görünerek daha huzurlu ve güvenli hayatımızı sürdürebiliyoruz. Pandora’nın kutusunu açmak istemeyiz. Zaten bunun ne anlamı olur ki? Orada bulacağımızla uğraşacak ne vaktimiz ne de enerjimiz var.
Yapılacaklar listemiz o kadar uzun ki…
April 21, 2010
Kategorisi: Fit annelik, Fit hamilelik&loğusalık, Kullanışlı bulduklarım

Ey hamileler!
Size güneşe saat 10-16 arası çıkmamayı, çıkmanız gerekiyorsa da (sokağa portakal suyu almaya bile çıksanız) muhakkak yüzünüze güneş kremi sürüp çıkmanızı tavsiye ediyorum. Benim başıma ne geldiyse hamileliğimde yaptığım sadece 1 haftalık tatilde geldi. Lekelenen yüzüm için ne kullandıysam bu zamana kadar fayda etmedi. Tıbben “melazma” adı verilen lekeleri açmak için 3 ay önce lazer tedavisine başladım. Ayda 1 seans ile 3 seansta bayağı iyi bir sonuç elde ettim. Ancak güneş gördüğümde tekrarlaması muhtemel olduğundan doktorum tarafından tavsiye edilen şahane ürünü sizinle de paylaşmak istiyorum: HAMILTON SUPERBLOCK (Broad Spectrum Sunscreen Milk)
Kendisi Nichole Kidman’ın vatanından, Avustralya malı. SPF 80 özelliği ile benim için bir ilke imza atıyor bu ürün; SPF 50’yi bile biliyordum da SPF 80 cidden yüksek geldi gözüme. Demek ki ben SPF 15 ile falan güneşten korunduğumu sanmışım zamanında. Sonuç ise ortada, yani yanaklarımda ve alnımda…
Güneş kreminin kutusu üzerine güzel birkaç nokta dikkatimi çekti. Şöyle ki;
- Güneş koruyucular güneşe maruz kalmadan en az 15 dakika önce uygulanmalıdır. Bu sürede yeterli emilim sağlanıp deri güneşe karşı korumaya alınmış olur.
- Yüz için en az bir çay kaşığı dolusu güneş koruyucu kullanılmalıdır.
- Tüm marka güneş koruyucular maksimum koruma için 4-5 satte bir yinelenmelidir.
- Kar ve kum güneşi yüksek miktarda yansıtır. Bu tip yerlerde gölgede bile olsanız güneş koruyucu kullanılmalıdır.
- Güneşli bir günde evde ve arabada dahi güneş olumsuz etkilerini camdan geçerek gösterir. Kapalı alanda bile olsanız, güneş koruyucu kullanın.
İyi Güneşler…
April 16, 2010
Kategorisi: Anne olarak yaşam, İş hayatında hamilelik
Birçok şey yazılıp çiziliyor çalışan anne olmanın zorluklarına dair. Ofisten çıkıp eve gidince ikinci vardiyaya başlamak, haftasonu dinlenmek yerine tüm haftadan daha çok yorulmak küçük çaplı trajedyalar. Bana kalırsa, çalışan annenin asıl dramı çocuğu hasta olunca başlar.
Ateşin çıkmaya devam edip inmek bilmediği gecelerde bazen mısır patlatıp Mickey Mouse seyrederek geçirilen bir saat, üzerine çadırda oturup çay içilen yarım saat, üzerine su veya süt almak üzere yatak odasından mutfağa yapılan gece yürüyüşleri birleşip gözünüzün altına bir çentik atar her hastalık dönümünde. Sabahları çalmadan önce uyandığınız alarmın sesi bilmem kaç dakika yankılanır durur kulağınızda uzaklardan bir yerden.
“Anne, sana sarılmak istiyorum!” diye sizin göğsünüzden başını ayırmak istemeyen çocuğunuzu gözyaşları içerisinde bırakıp evden ofise yol alırken çekilen azap…Sadece sizin varlığınızda huzur bulduğunu bildiğiniz küçük hasta vücudun nasıl olduğunu merak ederek geçirdiğiniz en az 10 saat… Akşam eve döndüğünüzde, onu zor zamanında yalnız bırakmanıza rağmen, yüzünüzü tekrar gördüğünde parlayan iki gözün içinizi daha da burkması…
“Çalışma hayatıyla anneliğin dengesini bulmak lazım” diyoruz ya… Hastalıkta, sağlıkta dengeyi bulanınız var mı gerçekten? Ben bulamadım da…Bulduğumu zannettiğim zamanlar hep iyi günler. Bu gece benim dengenin yerinde yeller esiyor. Suçluluk, vicdan azabı kol kola girmiş üniversite diplomamın önünde volta atıp bordroma bakarak alay ediyorlar. Böyle uykusuz gecelerde iyice güçleniyor, içimdeki idealist çalışan kadın ruhunu küçük duruma düşürmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Bir kum torbası alsam assam diyorum çalışma odama. Gremlinlerimin içimde koşuşturduğu böyle zamanlarda biraz yumruk sallarsam yine dengeyi bulur muyum acaba?
Bir elimde derece,
Bir elimde Peditus
3 saatte 1 İbufen ile Calpol
39’un üzerindeyse Paranox fitil
Sakın bol su vermeyi unutma…
April 14, 2010
Kategorisi: KISSADAN HİSSELER
Mevsimleri anlatmaya çalışıyorum kızıma ama mevsimler benim bile kafamı karıştırıyor bu sene. Geçen hafta, işten geldiğim güzel bir akşamüstünde terasta otuyordum Melis ile. Melis ne zaman kar yağacağını ve kardan adam yapacağımızı sordu. Ben de artık yazın geliyor olduğunu ve kışın geride kaldığını söyledim. İki saniye düşündü ve o zaman mayo giyip havuza gireriz diyerek jet hızıyla içeri girip kayboldu. Geldiğinde elinde mayosu ve plastik topu vardı. Kar yoksa, kardan adam yoksa, hayat duracak değil ya! Kararını çoktan vermişti o. Sitenin havuzuna gidilecekti.
Bunun üzerine hemen ona yazın henüz gelmediğini, şu anda baharda olduğumuzu anlatmaya çalıştım. Dedim ki “Baharda montlarımız hala üzerimizde olur ama artık kıştaki gibi şapka ve atkı takmayız . Yaz geldiğinde ise üzerimize mont bile giymeyiz, hava çok sıcak olur.” Dünkü havanın ise bu anlattığım ılık bahar havasıyla hiç ilgisi yoktu. Akşam üzeri sokağa çıkarken hava kış günlerini aratmayacak kadar soğuktu. O yüzden de Melis’in kafasına şapka taktım. Bunun üzerine o da çekmecesinden eldivenlerini çıkarıp giydi. Sonra da çok doğal olan soruyu sordu:
“Annecim, şapkamı giydim, eldivenimi giydim; kar ne zaman yağacak?”
Kafası karışmıştı küçük sincapın. Havalar sağ gösterip sol vurmayı bırakana kadar mevsim konusunu hiç açmamaya karar verdim.
Baharın gelmeye nazlandığı bu günlerde yapmaya en zorlandığım şey evde oturmak. Tüm haftasonunu parklarda geçirdik Melis ile. Göztepe Parkında canlı müzik vardı ve tüm park rengarenk lalelerle kaplıydı. Giderken çiçek çadırından kendine açelya aldırdı. Şimdi hergün suluyor açelyalarını. Çiçekler sudan boğulmak üzereler. Bu haftayı çıkarabilirlerse, mucize olur bence!
Bu sene ilk defa bahar yorgunluğu hissetmiyorum. Bahar depresyonu da geçirmiyorum. Ya bahar paldır küldür gelmediği, yavaş yavaş, hazırlaya hazırlaya geldiği için ya da ben artık mevsimsel değişikliklerin etkilerinden muafım. Bir de arkadaşlarımdan gelen iyi haberler var. Bu bahar bebek ziyaretleriyle geçiyor. Hepsi bahar prensesi! Hepsinin ayakları, elleri minicik! İnsanın teyze olası geliyor bir an önce!
April 13, 2010
Kategorisi: Araştırmalar
Hamilelikte egzersiz yapan annelerin bebeklerinin doğum kilosu düşük!
Hamilelikte yapılan düzenli ve orta yoğunluktaki egzersizler bebeğin doğum kilosunu aşağıya çekiyor ki bu da ileride çocukların obezite riskini düşüren bir faktör olarak gösteriliyor.
84 tane hamile kadının incelendiği yeni bir çalışmada, rastgele seçilen hamilelere haftalık maksimum 5 kere 40 dakikayı geçmeyen egzersiz yaptırılmış. Kontrol grubundaki hamileler ise egzersiz yapmamışlar. Egzersiz grubundaki bayanların bebeklerinin control grubundakilere oranla doğum kilolarının ortalama 143 gram daha az kilolu doğduğu ölçülmüştür.
Aslında Melis’in benim gibi 3 kg doğacak bir bebekken, 2,75 kg doğmasının sebebi demek ki 6 ay boyunca haftanın 7 günü yürüyüş bandının üzerinde yarım saat geçiren annesiymiş! Amerika’da buna iyi birşey olarak bakılırken, benim aileme göre bu tam bir felaketti. 2,75 gr doğan bir bebek anneme uzunca bir sure üzüntü kaynağı oldu.
İğnesiz aşının piyasaya düşmesi an meselesi!
Bilim adamları, iğne kullanmadan aşı yapmanın yolunu bulduklarını açıkladılar.
Alman dergisi Angewandte Chemie Nisan 1 sayısında çıkan habere göre, yapıştırılacak bir bant ile özel bir molekül aracılığı sayesinde aşıyı vücuda vermek mümkün olacak. Bu tür aşılar özellikle bebeklere uygulanabilirse çok güzel olur. Bebeğine aşı yapılırken ağlamamak için kendini zor tutan anneler için çok iyi bir haber bence.
April 11, 2010
Kategorisi: KISSADAN HİSSELER
“Güzel çocuklara nazar değer, düğüne götürme!”
Bir profesörün bu konuda güzel bir açıklaması var: “Güzel çocuklar topluluklarda daha çok göze battıklarından, daha çok insan onlara dokunur, öper. Dolayısıyla, mikroplara daha açık olur ve hasta olurlar; nazar değdiği için değil”
“Aman, kimseye söyleme bu kadar iştahlı olduğunu, nazar değer sonra!”
Demek ki Amerikalılar obez çocuk sorununa nasıl çözüm getirecekleri için boşuna zaman kaybediyorlar. Obez çocuğu olan hemen gidip konusuna komşusuna çocuğunun çok iştahlı olduğunu söylese, çocukta fazla iştah sorunu tamamen ortadan kalkmış olacak…
“Hamile olduğunu söyleme, nazara falan gelirsin, sonra bebeğini kaybedersin!”
Çok bilimsel bir yaklaşım. Hamileliklerin %50’si neticelenmezken, bunu nazara bağlamak büyük başarı.
Nasıl da batıl görüşlere sahip bir milletiz…Bizim gibi bir de Yunanlıları biliyorum. Onlar da yüzüne tükürüp duruyorlar insanın nazardan korusun diye. Gerçi “knock on the wood” diye ileri medeniyetlerin (!) de söylemi yok değil. ( Haftasonu “Goya’nın Hayaletleri” filmini seyrettim; bu çok ileri Avrupa medeniyetlerinin ne kadar “ileri” bir geçmişten geldiklerini bir kere daha hatırladım!) Bizim kadar konuşup paylaşmayı seven bir toplumun, nazara inanıp iyi hikayelerini birbirinden saklamak istemesi çok tezat. Tezat olduğu kadar da zorlama.
Üç kere tahtaya vur, dilini ısır, poponu kaşı…Bir arkadaşım o kadar nazara takmış durumda ki uzaktan onu konuşurken görseniz, kızda tik var sanırsınız devamlı orasını burasını çekip etraftaki tahtalara vurduğu için! Onunla konuşurken, bazen kendimi kaptırıp kendimi de tahta ararken buluyorum…
Benim nazara olan inancım ise sanırım dine olan inancımla paralellik gösteriyor. Bazen inanıyor, bazen hiç inanmıyorum. Nazar olsa olsa negatif enerjidir diye düşünüyorum. Negatif enerjiden kendimi ve sevdiklerimi korumak için negatif enerji verecek insanlarla hayatımdaki iyi şeylerden bahsetmemek yerine, bu tür insanları hayatımdan çıkarmayı daha uygun buluyorum. Bir dostumun benim başıma gelen iyi birşeye bakıp da beni negatif etkilemesi nasıl mümkün olabilir? Zaten hayatımda olan iyi şeyleri nazar değmesin diye sevdiklerimden saklarsam, bu hayattan ne zevk alabilirim ki?
Dün bir akrabamın bebeğinin olacağını 7. aydan sonra öğrendiğim için biraz kırgınım. Belki aramızda miller olduğu için bana söylemedi. Belki de annesinin nazar korkusundan. Bense hamile olduğumu öğrendiğim hafta söylemediğim dostum kalmamıştı, meğer ne büyük risk almışım!
April 6, 2010
Kategorisi: İş hayatında hamilelik
‘80’lerin çalışan annesiydi gururluydu, özeldi. Toplumda parmakla gösteriliyordu. Çalışmayan annenin kızına gösterdiği rol modeliydi. 2000’den itibaren bir değişiklik mi oluyor yoksa sadece ben miyim etrafta çalışan anneye yöneltilen “suçluluk” hikayelerini okuyan? Çalışan anne artık kahraman değil. Çalışan anne bencil, hain ve “doğal olmayan”…Odaklanılan artık annenin kendine güveni, kendini gerçekleştirmesi değil. Odaklanılan çocuğun kendine güveni ve kendini gerçekleştirmesi. Annesi olmadan büyüyen bebeklik ve çocukluk geçiren insanların tüm hayatının nasıl etkilendiği ne kadar da önem kazandı, hiç fark ettiniz mi?
Peki biz çalışan anneler ne yapıyoruz? Bunlara karşı durabilmek için “7/24 oradayız, fiziksel olarak olmasa da bizim için nicelik değil nitelik önemlidir” diyerek varımızı yoğumuzu çocuğumuza veriyoruz. Çalışarak kendimize hayatta pencere açmaya çalışırken aslında kapana kısılan bizler miyiz? Uykusuz geceler, ofiste stres dolu saatler, yok olan sosyal hayatlar, yatakta yalnız bıraktığımız mutsuz kocalar…Bunu mu hayal ediyorduk tüm bunlara başlarken?
Biz çok biliyoruz. Çocuk psikolojisinden de anlıyoruz, iş hayatındaki güç savaşlarından da…Peki mutlu olmayı biliyor muyuz? Kaçımız mutluyum ve kocamı mutlu ediyorum diyebiliyor? Veya hangimiz için bunun bir önceliği var?
Önemli olan herşeye aynı anda yetebilmek. Önemli olan çocuğumuzun kendi çocukluğumuzda eksik bırakılan neyimiz varsa ona sahip olabilmesi, bunu karşılayabilmemiz. Bizim annelerimiz hiç bilmiyorlardı, anlamazlardı. Biz onların eksik bıraktığı ne varsa tamamlayacak olan nesiliz. Üstlendiğimiz misyon bu. Hangi anneyle konuşursam konuşayım, hangi anneyi okursam okuyayım, işittiğim veya okuduğum hep “ben”. Hani çocuklarımızı çok önemseyen bir nesildik? Neden hep ben geçiyor tüm annelikle ilgili yorumlarımızda? Yoksa işin aslı bizim kendimize “yeniden annelik” yapıyor olmamız mı?
April 4, 2010
Kategorisi: KISSADAN HİSSELER
Seçeneklerin insanı mutsuz ettiğini okuduğumdan beri ne kadar doğru olduğunu her geçen gün daha da iyi idrak ediyorum. İnsanoğlu önüne hayatıyla ilgili önemli seçenekler sunulduğunda doğru kararı verebilmek için çektiği sıkıntıyla kendini perişan ediyor. “İkilem” kelimesinin “iki”’den türemiş olması buna güzel bir kanıt değil mi? Elinizde bulunan iki seçenek sizi kararsızlığa, kararsızlık da karamsarlığa itiyor. Seçimini yaptıktan sonra bile insan bazen rahatlayamıyor; aklı “ya ötekini seçseydim”e takılı kalıyor.
Aynı dönemde gelen iki iş teklifi veya evlilik teklifi almak gibi hayat için kritik olacak seçeneklere de gerek yok ikilem yaşamak için. Açık konuşmak gerekirse, ben bir ayakkabı almak için girdiğim dükkanda iki ayakkabıya aynı anda aşık olduğum çok olmuş ve almadığım çifte olan platonik aşkım bazen rüyalarıma bile girmiştir!
Bir insan elindeki alternatifler arasından seçim yapması gerektiğini ne zaman anlamaya başlıyor? Opsiyonların aslında birbirini sınırladığını, birbirinin yaşama hakkını elinden aldığını nasıl öğreniyor ve bunu kabul ediyor?
2 yaşındaki kızıma seçenek sunduğumda çok beklemeden hemen birini seçebiliyor. Mesela dün akşam pembe Max dondurma mı yoksa mavi Max dondurma mı yiyeceği konusunda çok netti: Mavi Max! Onu silip süpürdükten sonra pembe Max’ı da istedi. Yani, Melis’in öncelik verdiği bir seçenek vardı belki ama aslında seçim falan yaptığı yoktu. Seçeneklerin sonsuz olabileceği ve hepsini elde edebileceğini hayal ettiği bir dünyada yaşıyor ufak sincap…Keşke olsa ama gerçek hayatta aynı anda hem İstanbul’da hem Bodrum’da yaşayamıyorsunuz veya hem işe gidip para kazanıp hem de evde çocuklarınızla zaman geçiremiyorsunuz.
Hayat hep tercihlerle dolu aslında. Şimdi seçmeyi bilemeyen kızım, büyüdüğünde farkında bile olmadan birçok tercih yapıyor olacak. Bir de büyük tercihler olacak hayatları boyunca yapacakları, yapmak zorunda kalacakları…Onların kendi tercihleriyle mutlu olması bir tarafa, nasıl bizim tercihlerimiz anne-babalarımız için önemliyse, bizim de onların tercihlerine ne tepki vereceğimiz kritik olacak.
Cumartesi günü Ferzan Özpetek’in “Serseri Mayınlar” filmine gittim. Filmdeki ailenin oğullarının her ikisinin de sevgili olarak hemcinslerini tercih etmelerine zaten hiç şaşırmadım. Ne de olsa bu konu, Ferzan’ın filmlerinin olmazsa olmazı…Baba büyük oğlunun bu tercihini kabul edemiyor, kalp krizi geçirecek kadar kendini hırpalıyor. Kendimi filmdeki babanın yerine koyuyorum ama oğlum olmadığından mıdır bilmem empati kuramıyorum. İnsan çocuğunun tamamen kendisine özel bir tercihine bile bu kadar müdahale edecek hakkı kendinde görebiliyor demek ki…Büyük laf etmemek lazım; o yüzden ben kızımın tercihlerine, onaylamasam da, saygı duyacağım demiyorum. Çaba göstereceğim ama ne olacağını zaman gösterecek…
March 31, 2010
Kategorisi: Anne olarak yaşam
Kim derdi ki benim gibi “kurtlu” birisi yatağa girdiğinde kafası yastığa 5 kala uyuyacak? Eskiden yatağa giriş saatim ile uyuyuşum arasında yarım saat olurdu. Melis doğduğundan beri uykusuzluk sorunumu çok şükür yendim. Artık tam tersi, aldığım uyku yetmiyor. Geçen hafta 2 senedir uyuyamıyorum diye arkadaşıma yakınırken, gözlerimin dolduğu bile oldu.
Bebeğimiz varken, biz annelerin gecede 3-4 kez kalkmamıza normal gözle bakılıyor. Bebek 1 yaşına geldikten sonra bu durum değişmiyorsa, bir yerlerde hata var deniyor çocuk uykusuna dair yazılan yazılarda. Kendi tabirimce “Bırak, çatlayana kadar ağlasın” modeli uyku öğretme daha çok tercih ediliyor yurtdışında. “Bebeğin karnı toksa, altı temizse, hasta değilse, ağlamasında sakınca yoktur, bırakın yanına gitmeyin” diye de bu model destekleniyor. Benim kalbimin kaldıramadığı bir sistem bu. Bu işin doğrusunun, yanlışının olduğunu ise zaten düşünmüyorum. Bebek ağlarken arada bir yanına uğrayarak en sonunda pes edip uykuya düşmesini öğretmek, kabul etmeliyim ki çok daha çabuk öğreniliyor bebekler tarafından. Bunu deneyen tanıdıklarım şimdi koyuyorlar çocuklarını belli bir saatte yatağa, arkalarına bakmadan odadan çıkıp akşamlarını yaşamaya devam ediyorlar.
Pişman mıyım böyle yapmadığıma? Doğumundan beri kızımın uyuması için her akşam gayret sarfetmeme rağmen bu konuda pişman değilim. Ben ona her konuda sabır gösterdim, hala gösteriyorum. Hiç kolay olmuyor, kendimle çok mücadele ettiğim oluyor. Kendi yapmak istediklerimi geriye atıp, kızımın ihtiyaçlarını öncelik haline getirmek çoğu zaman zor oluyor. Ama tüm bunların karşılığını annesinin her sesi üzgün çıktığında veya annesinin her canı acıdığında, gelip “merak etme anneciğim” diyerek annesine öpücükler veren kızımdan fazlasıyla görebildiğime inanıyorum; henüz 2 yaşında olduğu göz önüne alınırsa.
Yaklaşık iki ay önce, ne zamandır benim yatağımda uyumaya alışmış olan kızımı kendi stilimde uyku konusunda eğitmeye karar verdim. İşe kendi yatağında uyumaya alıştırmakla başlamak istedim. Ancak emzik bıraktırma ile aynı döneme denk gelince, Melis’in buna karşı aşırı bir direnciyle karşılaştım ve erteleme kararı aldım. Artık emziği tamamen unuttuğuna inandığım son iki haftaya kadar benim yanımda yatmasına izin verdim. İki hafta önce, yatağına yönlendirme konusunda çalışmalarım yine başladı. Öncelikle yatağını bebek yatağından büyük yatağına çevirdim. Sonra, çok sevdiği çizgi film karakterleri olan yatak örtüsü alıp yatağını cazip hale getirdim. İki haftadır kızım yatağında yatmaya alıştı. Bu hafta ben yanında yatmadan, sadece odasındaki koltukta oturarak uyumasını sağlamaya çalışacağım. İki hafta sonra ise istikamet odasının dışına çıkmak olacak benim için.
Bu şekilde ona kendi odasına, kendi başına uyumayı öğretebilmeyi ümit ediyorum. Yalnız kendime bunu nasıl öğreteceğimi bilmiyorum. Geçen akşam odasına girip yatağında yalnız başına uyuyan küçük sincabı görünce girdim yanına uzandım. Sonra, kendime gelmek için telkinlerde bulunup yatağıma geçtim. Önümüzdeki ay umarım hem Melis hem de annesi ayrı uyumaya alışacaklar…
March 29, 2010
Kategorisi: Beslenme
Dünkü araştırma konuma ek olarak, bugün de telafi ödülü verilecek anti-aging besinlerini yayınlıyorum…
ALTERNATİF SEBZE: Domates
Kırmızı yemek cildin kızarmasını önlüyor. Bir deneyde, 3 ay boyunca likopenin bol olduğu domates salçasından her gün 5 kaşık yiyen bir grup insanın güneş yanıklarına karşı %25 daha korunaklı olduğu gözlenmiş. Ayrıca domatesteki antioksidan kırışıklara da iyi geliyor.
ALTERNATİF MEYVE: Elma
Elmadaki antioksidanlar cildin,kanseri tetikleyen UVB ışınlarından yanmasına karşı bir koruma sağlıyor. Elma yemenin bonusu, elma tüketenlerin kalp krizini riskinin düşük olması!
ALTERNATİF PROTEİN: Yumurta
Yumurtadaki antioksidanlar, kırışıklara, lekelere ve kansere yol açan UV hasarına karşı koruma sağlıyorlar.
ALTERNATİF KURUYEMİŞ: Ceviz
Omega-3 deposu olarak bilinen ceviz cildin nemini ve elastikiyetini korumasını sağlıyor. Her gün bir avuç yenmesi tavsiye ediliyor.
ALTERNATİF YAĞ: Sızma zeytinyağı
Sızma zeytinyağındaki yağ asitleri cildi UV ışınlarının zararlarına karşı korurken aynı zamanda kolestrol seviyesini de kontrol ediyor.
March 26, 2010
Kategorisi: Beslenme
Madem günümüz anne-babaları olarak eskilere nazaran geç yaşta çocuk sahibi oluyoruz, o zaman bize ruhumuzu ve vücudumuzu genç tutabilmeye çalışmak kalıyor. Ruhu genç tutabilmek derin bir konu… Şimdilik beni aşıyor. Ama vücudu genç tutabilmeye yönelik elimde birçok dergi hatta kitap olduğunu dün kitaplığıma bakınca tekrardan keşfettim. İyi beslenmeye çalışmak her zaman ilgilendiğim bir konuydu. Ancak hamilelik ve emzirme sırasında, bebeğime faydalı olması için kendimi o kadar disiplinli bir şekilde beslenmeye adadım ki, son 2 yıldır sorumsuzca yemek yemenin tadını çıkarmaya çalışıyordum olabildiğince. Şimdi beslenme ve fitness konusundaki bilgilerimi yenileme zamanı geldi. Bu sefer amacım daha farklı: Dün akşam yaşlanmaya karşı savaş açma kararı aldım.
İşte cildimizin yaşlanmasını önleyen yiyecekler:
1 NUMARALI SEBZE: Marul
Hücre yenilemesi için gereken günlük A vitamini ihtiyacımız için günde 6 yaprak marul yenmesi bile yeterli. The Beauty Diet kitabının yazarı Lisa Drayer maruldaki potasyum mineralinin kan dolaşımını arttırarak cilde besin ve oksijen taşıdğını belirtiyor.
1 NUMARALI MEYVE: Çilek
Bir kap çilek yememiz günlük C vitamini ihtiyacımızın %130’unu karşılayarak cildi pürüzsüz ve sıkı tutan kolajen liflerinin üretimini arttırıyor. Çilek yemeninin bonusu ise kansere karşı bir besin de olması. Çilek tüketen insanlarda kansere yakalanma oranı daha az.
1 NUMARALI PROTEİN: Soya
Kırışıklıklara karşı soya yememiz gerekiyor. Ben Iglo’nun soya fasuyesini haşlayıp pilava koyuyorum bu aralar. Kızım bile seviyor bu karışımı.
1 NUMARALI KURUYEMİŞ: Badem
Hergün bir avuç badem yememiz cildimiz için en önemli antioksidan olan E vitaminini almamızı sağlıyor. Kilo aldırır diye badem yemeyen kadınların yiyenlere oranla çok daha kolay kilo aldığı hakkında bir araştırmadan bahsediliyor.
1 NUMARALI YAĞ: Siyah çikolatalı kakao
12 hafta boyunca her gün bir fincan kakao içen kadınların cildinin daha yumuşak, daha nemli ve daha pürüzsüz olduğu görülmüş. Bildiğim kadarıyla Türkiye’de bitter çikolatalı kakao yok. Ama bitter çikolata mevcut. Büyük fedakarlık isteyecek ama mecburen bitter çikolata yemek zorunda kalacağım cildimin sağlığı için!
Bunların ikamesi olan besinler ne derseniz, onlar da yarın geliyor…
March 25, 2010
Kategorisi: KISSADAN HİSSELER
En sevdiğim diziyi sorsalar, gözüm kapalı “Gilmore Girls” diye cevap veririm. (Sex and the City’nin yeri de ayrıdır kalbimde…) Aralarında 16 yaş fark olan bir anne ile kızının hayatını anlatan bir dizi. Anne çoğu zaman kızına dost. Zamanı geldiğinde kızının dostluğunu kaybetme pahasına, onun için doğru olandan ödün vermeyecek kadar disiplinli. Kız üniversiteye başladığında anne yaklaşık benim yaşlarda, yani 35…
Yaş 35, yolun yarısı derler. Doğumgünüm henüz gelmedi ama olsun, hastanelerde hasta kartımda artık öyle yazıyor. Kızıma bakıyorum, henüz 2; hayatın en başında. Sonra hesap yapıyorum: Melis 10 yaşındayken ben 43 olacağım, sorun yok. Melis 20 yaşındayken ben 53 olacağım, hala sorun yok. Melis 30 yaşındayken ben 63 olacağım; işte bu potansiyel bir kabus!
Kızımın 30 yaşındayken enerjisinin ne kadar yüksek olacağını kendimden biliyorum. Eğer biraz annesinin kızıysa, o yaşta evli olacağını da sanmıyorum. Onun bu hayatın tadını çıkarıyor olduğu zamanda yanında olmayı istiyorum. Sadece yanında olmayı değil, onunla arkadaşlık etmeyi istiyorum. “Dostum annem geldi!” diye beni karşılayan kızımın her istediği zaman onunla olabilme enerjisine ve gücüne sahip olmayı istiyorum. Onunla daha önce hiç görmediğimiz bir şehrin sokaklarında gezebileyim; nefesim tıkanmadan bir koydan öbürüne onunla beraber yüzebileyim; konsere gideceği akşam erkek arkadaşının bir işi çıkması durumunda gitmek istediği konserde ona eşlik edebileyim istiyorum…
Tabii bu istekleri gözden geçirince, keşke daha gençken Melis’i doğurmuş olsaydım diyorum karından gelen ilk reaksiyon olarak. Ama hemen sonra, anne olana kadar (benim standartlarıma göre) ne kadar dolu ve güzel bir hayat yaşamış olduğumu düşünüyor ve kendimi tekrardan iyi hissediyorum. Zaten geçmişe dönüp değişiklik şansım olmadığına göre yapılacak şey mevcut durumu ve geleceği olumlu hale getirmek…Her ne kadar zaman zaman yazılanlarla dalga geçsem de sanırım fitness dergileriyle uzun ve sağlıklı yaşama dair gazete sayfalarını okuyup daha ciddiye almam gerekiyor. Zamanın aleyhime işlemesini yavaşlatmalı, kendime artık daha da iyi bakmalıyım ki bu çok zor değil. Kendimle uğraşmayı, kendime yeni hedefler koyup tutturmaya çalışmayı oldum olası zaten sevmişimdir.
Rory Gilmore, annesi Lorrelai Gilmore’a der ki:
“Anne, ben senin tarafındayım, ne olursa olsun”
Annesi cevap verir: “20 yaşından sonra ismini mahkeme kararıyla Hildegard’a değiştireceğim desem bile mi?”
“O zaman bile…”
March 24, 2010
Kategorisi: Beslenme
Anneanne ve babaanne elinde büyüyen çocukların kilolu olma ihtimalinin daha yüksek olduğu haberini belki yakalayanlar olmuştur. Farklı iki yerden bu haberi alınca, paylaşmadan edemedim. Gerçi bu konuda deneyimi olanların, zaten bu haberi okumadan bildiği bir gerçek…Eğer sizi de büyükanneniz büyüttüyse veya çocuğunuza anne/kayınvalideniz bakıyorsa, çikolata, patates kızartması ayırt etmeden herşeyi torunlara yedirmenin bir klasik olduğunu herhalde deneyimlemişsinizdir.
Kızım anneannesinde geçirdiği 2 günden sonra eve döndüğünde her zaman yeme problemi yaşıyor. Tabii ben de yedirme problemi! Sanırım orada kaldığı 2 günde yediği yemek miktarı 10 günlük yemek miktarına denk geldiğinden, bünyesini dengeleyebilmek adına bir süre rejime giriyor. Annem, Melis’in onda kaldığı günlerin sonunda, her fırsatta gırtlağından yemek sokmuş olmanın özgüveni içerisinde, sevgili (!) doldurulmuş Şükran Günü hindisini tartıp ona 1-2 gün içerisinde kaç gram aldırdığını hesaplıyor (Buradan da anladığım, Melis onun evine adım attığı anda tartmış olmalı ki karşılaştırabiliyor olsun!) ve bana telefonla müjde veriyor.
Melis’in genetik mirasından ötürü kilo sorunu olacağını hiç düşünmediğimden ve annemin evinde doğru dürüst yağlı yemeklerin pişmediğini şahsen deneyim etmiş biri olarak, beni bu haber pek rahatsız etmiyor. Ancak bir süredir etrafımda dikkatimi çekecek kadar kilolu çocuk görmeye başladım. Demek ki Amerika’ya mahsus sandığımız obezite problemi yavaş yavaş kapıyı aralamaya başlamış. Haddim olmadan, kilo almaya meyilli çocuğu olanlara dikkat etmelerini öneririm. Herhalde en iyisi bu konuda anne ve kayınvalideleri iş birliğine çağırıp ortak hareket etmeye çalışmak…
March 3, 2010
Kategorisi: Anne olarak yaşam
Günümüz medyası anneliği öyle pazarlamaya başladı ki sanki kadınlar sadece anne olmak için doğmuşlar. Anne olmayan kadınlar, (olamayan veya olmamayı seçen, hiç fark etmez) nereye baksalar, sanki çocuk sahibi olmak tüm galaksinin en keyifli, en tatmin edici deneyimiymiş gibi gülünç olan romantik resimler ve reklamlarla çevriliyorlar. Annelik furyası, toplumun baskısıyla da birleşince, sanırsınız yanında salyası akan veya elektrik prizine parmağını sokan bir yaratığı olmayan kadınlar, iflasın eşiğinde, bomboş bir hayata doğru ilerliyorlar!
Medyayı bu baskıları yaparken bir parça anlayabiliyorum. Öyle büyük para var ki anneliğin bu şekilde özendirilmesinin sonunda… Bebek ve çocuk pazarı her yıl daha önce akla ihtiyaç olduğu gelmeyen buluşlarla bir çığ gibi büyüyen bir tuzak haline geliyor. Peki ya toplum? Bir kadın anne olmamaya karar verirse, bencil mi oluyor? Anne-baba olmayı çok sencil nedenlerle mi istemiş peki anne-baba olanlar? İleride yalnız kalmak istemediği için veya yaşlandığında bir bakanı olsun diye çocuk yapmaya karar veren hiç olmamış mi?
Bir de magazin sayfalarında yer alan manken ve film yıldızlarının haberleri var insanı kışkırtan. Bir kere hem anne olup hem de hala kadınsılığını koruyabilmiş olmak, muhakkak haberin başlığı oluyor. Bu yazılar, “Hala eskisi gibi seksi olan X” veya “Anne olduktan daha da dişi olan Y” şeklinde başlamazsa olmaz ! Genellikle anneliklerinin 3. ila 6. ayında son derece iddialı kıyafetler giyip poz veren bu ünlülere bakınca kendimle ilgili sorular üşüşüyordu kafama Melis yeni doğmuşken. Gerçi halimden çok memnumdum. Anne olduğum için, üstelik bir kızım olduğu için son derece gururluydum. Ama yine de seksi hissetmek şöyle dursun, aynanın karşısından gözümü kapayıp geçmek istiyordum. Bir de o talihsiz demeçler yok mu verdikleri! “Oğlumun gece vakti sesini duyunca, yüzümde gülümseme beliriyor, hemen yanına gidiyorum”. “Hayatımı ona adamış olmak yaptığım en iyi iş” vs vs. Ben de mi bir acayiplik var, gecenin ortasında uykumun bölünmesinden nefret ederken veya hayatımın tamamını çocuğumun veya onun bakımıyla ilgili detayların kaplamasına izin vermezken? Sinir krizi hiç mi geçirmez bu ünlü anneler? Hiç mi bunlardan bahsedip, anneliği ütopik bir yere koymaktan vazgeçmek istemez medya kaynakları?
Yaratılan başka bir suni müzakere konusu ise çalışan anne olmak ya da olmamak…Hangi gruptan olunduğu fark etmiyor, hiçbir annenin hayatı kolay değil. Bence kesin olan tek şey, bu iki grubun hiçbir zaman tam olarak birbirini anlayamayacağı ve birbirlerinin doğrularına her zaman şüphe ile yaklaşacakları. Çünkü konuyla ilgili tüm açıklamlar ve yazılar bizim bunu sadece bir tercih olarak görmemizi engelemeye çalışıyor. İçten içe işlenen, kadının evde kalıp çocuklarına annelik yapması. Kolay olan bu olduğundan değil, mağara düzeninin hala korunmaya çalışılmasında birçok çıkar sahibinin olmasından…
Tüm bu medya bombardımanının, anneliği bir süredir olduğundan daha da zor hale getirdiğini görüyorum. Çocuklarımızın yemeğini hazırlayıp önlerine koymak artık yeterli olmuyor. Gazetelere ve dergilere bakılırsa, havuçlardan küçük heykecikler yapıp, tabak üzerine ekmek, zeytin, marmelattan ev dizayn etmemiz gerekiyor …Bu arada evimizi “Evim” türü dergilerdeki gibi dekore etmemiz, kendimizi “Women’s Health”gibi dergilerin kapaklarında yer alan bayanlar gibi fit tutmamız ve herşeye rağmen “Parents” türevi dergilerde yer alan ünlüler gibi yüzümüzde Monalisa gülümsememizi korumamız gerekiyor. İyi bir anne olmak yetmiyor; en iyi anne kim olacak yarışmasını da kazanmak gerekiyor.
Kafamıza sokulmaya çalışanlara karşı durabilmek, çocuk istememek veya çocuğu varsa da mükemmel anne olmaya çalışmayıp gün gelip eşini, gün gelip kendini çocuğunun önüne koyabilmek, naçizane düşünceme göre, kadının kendine olan güveninin ürünü. “The Bitch in the House” kitabının yazarı Kristin van Ogtrop’un yazdığı çok güzel bir cümle var: “Çocuklarımı çok seviyorum ama onlara olan sevgim hiçbir zaman mükemmel olmayacak!” Katılıyorum ve buna katıldığım için de geceleri uyanıp bebeğini emzirmeye bayılan ünlü bayandan daha kötü bir anne olmuyorum.
Bu yazı burada bitmez, daha devam edecek..
March 1, 2010
Kategorisi: Anne olarak yaşam
Bu aralar ya ben alim olucam ya eşim alkolik!
Sebebi?
Melis’e tek başına ve kendi yatağında uyumayı öğretmeyi çalışıyoruz.
Aslında Melis gayet güzel kendi yatağında uyuyan bir bebekti. Edebini bizzat bozdum! Eşimin 10 günlüğüne olmadığı bir dönemdi. Geceleri 2-3 kez uyandığı için yatak odasına gidip gelmekten üşendiğimden yatağıma aldım. 10 gün boyunca annesinin kokusunu alarak, ona sarılarak yatmanın keyfine varınca, tabii ki Melis Hanım yatağımdan çıkmaz oldu. Benim de kolayıma geldi açıkçası. Ben yanına yatıp uyurken, o da kendi kendine uyudu. Hiç uğraş vermedim Melis’i uyutmak için. Ama baktım ki itiş tepiş uyumak artık boyun sağlığımı tehdit ediyor ve ben sabahları dayak yemiş gibi uyanıyorum; bu işe bir son vermek gerektiğini anladım.
10 gündür Melis kendi yatağında, ben odasında olmadan uyuyor. Tabii tamamen yok olmuş değilim. Çoğu zaman ben, bazen babası, yatağında ayağa kalktığında bizi göreceği şekilde koridorda oturup bekliyoruz uyumasını. Bu süre bazen 1 saat, bazen 1,5 saati bulduğundan, zamanı efektif geçirmek için ben kitap okuyorum, eşimde elinde bira şişesiyle oturuyor. Bugün kitap keyfime kuruyemiş ve bir kadeh şarabı da ekledim. Gündüz kendimi “Melis uyurken, acaba bu akşam ne okusam?” diye düşünürken buldum. Kitap okumak mazereti ne olursa olsun çok güzel, bana da çok iyi geliyor. Yalnız yine de bazen tahammül sınırlarımı zorluyor Melis’in uyuma seansları.
Asıl sorunu yaratan, biz uyumayı sil baştan öğretirken, bakıcımızın da Melis’i emzikten soğutmak için harekete geçmesi oldu. Birgün Melis’in ısırıp deldiği emziklere tel şehriyeler koyup, emziklerinin kurtlandığını söyleyince, Melis dehşet içinde emzikleri çöpe atmış. O gün bugündür, Melis’i uyutmak daha da zor oldu. Bir kere, her gece sanki hiç duymamışım gibi bana emziklerinin başına gelenleri tekrar tekrar anlatıyor. Sonra da uyurken bunları sayıklamaya devam ediyor. Uyumakta bu kadar zorlanmasının en büyük sebebinin emziklerinden uzak kalmış olduğunu tahmin ediyorum. Bir de annesinden uzak uyumaya çalışmak tuz biber ekti Melis’in uyku sorununun üzerine.
Melis kendi kendine, yatağında ve emziksiz uyumayı öğrenecek elbet. Zor olacak ama bu dönem birgün geride kalacak ve ben dönüp bu yazdıklarımı okuduğumda belki bugünlerde nasıl çaresiz olduğumu bile hatırlamayacağım. Ama geçen on günün bana öğrettiği dersi hiç unutmayacağım: Bir daha, çocuğumun hayatında radikal bir değişiklik yaparken, etraftaki diğer değişkenlerle oynamayacağıma ve oynatmayacağıma söz veriyorum.
February 8, 2010
Kategorisi: KISSADAN HİSSELER
En son tatile çıkalı bir süre geçtiğinden, yine nereye gitsem ne yapsam diye düşünmeye başladım. Tatiller arasında bazı klişeler var. Mesela, balayına Maldiv’lere gidilmeli; süper romantik, cennet beldesi…Gittik, gördük.. Etrafımda köpekbalıklarının yüzdüğü bir denizde bir köpekbalığı yavrusu peşime takıldığında bağırtımdan sahildeki herkesin ilgisini çekebilmek veya ada boyunca kafamın üstünde sallanan hindistan cevizlerinden birinin kafama düşüp beni oracıkta öldürmemesi için zıplar adımlarla ağaçların altından kaçmaya çalışmak son derece romantikti. Yüzmeye korktuğum, yürümeye tereddüt ettiğim Maldiv’lerin cennet adası, albümümde şahane imajıyla kalmaya devam edecek…
Çok stresliysen, fiziksel olarak da yorgunsan, “spa’ya gitmelisin;insan yeniden doğmuş gibi oluyor”… Ama nerede bende yeniden doğacak o şans? Sıkıntıdan ruhumu teslim etmediğime şükredip pılımı pırtımı toplayarak kendimi arabamızın içine attığımdaki mutluluksa eğer yeniden doğmak dedikleri, belki yeniden doğmuşumdur; doğrudur! Üstelik, tatilimin en güzel kısmı olan masajdan sonra başlayan baş ağrımı da hesaba katarsak, artık beni Spa’ya götürecek hiçbir sebep kalmadığını düşünüyorum. Gerçi okuduğum “Flow” adlı kitap çok şükür benim kaçık olmadığıma dair bazı paragraflar yazmış ki sırf bu yüzden bile yazarı Bay Csikszentmihalyi’nin ismini bir çırpıda kitabın kapağına bakmadan yazmaya çalışmak için yeterli motivasyon veriyor. Yazar diyor ki; mutluluk sanıldığı gibi rahatladığımız, pasif olduğumuz zamanlar değil; aksine insanın vücudunu ya da zihnini isteyerek bazı şeyler başarmak için limitlerine kadar esnetebildiği zamanlarda oluşuyor. Aslında keyif, birşeyler yapmaya çalıştığımızda aldığımız bir tat. Armut piş, ağzıma düş durumu değil. O yüzdendir ki artık Spa dönüşü eşime, 2 gün boyunca o saunadan bu saunaya koşmak yerine gidip dağın tepesinden kaymaya çalışsaydık, çok daha rahatlayıp eğlenmiş olacağımızı söylediğim için artık pişmanlık duymuyorum. Demek ki bende değilmiş anormallik, hissettiklerim normalmiş…
Bu akşam bir dostumdan gelen mail yazdırıyor tüm bunları. Öyle güzel bir haftasonu teklifi geldi ki kendisinden, hemen gitmemek için zor tutuyorum kendimi. Bir haftasonu için Londra’ya gidip “School of Life” adı altında gruplanan, birbirinden renkli konular hakkındaki seminerlere katılmak …İşte benim kafa dinlemeken anladığım bu! Hem farklı bir yere gidip, hem kafamı çalıştırabileceğim, hem de sevdiğim ve iyi anlaştığımı bildiğim biriyle zaman geçirmek…
February 2, 2010
Sonraki yazılar
Önceki yazılar