Yeni bakıcı arıyoruz

Seniz, 07/10/2011 2:02 pm

Yeni bakıcı arıyoruz. Küçük sincaba 5. aydan beri bakan Ayşe, sağlık sorunları sebebiyle ülkesine döndü.  Melis şu anda 3 yıl 9 aylık = 45 aylık. Demek ki 40 aydır onu büyüten bakıcısı gitti. Kızım için üzgünüm, kendim içinse umutluyum. Umutlarımı gerçekleştirmek amacıyla günde ortalama 3 adayla görüşüyorum. Görüşmeleri annemle beraber yaptığımızdan dolayı, kadınlar kapıdan çıktıkları anda koyu bir muhabbete başlıyoruz. Bazen kaşlarımız çatılıyor, bazen elimizi yüzümüze kapatıp kahkahalar atıyoruz.

Dün Melis Hanım’ın bakıcılığı pozisyonu için tam 6 tane kadınla görüştük. Bunlardan en kayda değerleri “18’lik” ve “Drış” oldu. Önce “18’lik” ile görüştüm. Gerçek adı Aysun. Bulgar göçmeni. Çok şeker bir kız. Annemle tek taktığımız konu kızın yaşının 18 olması. Korkum o ki 18’lik ile çalışmaya başlarsam, hem 4 yaş krizi hem de ergenlik krizinde olan iki kızım olacak!

Akşamüstü görüştüğümüz Drış’ın ise gerçek adı Marina. Annem “Şu yatların yanaştığı yer yani?” diyerek isme daha farklı yanaşsa da kendisi Moldovyalı olduğundan ve Rus şiveşi ile konuşmasından dolayı kızın ismi aramızda “Drış” kaldı!

Drış, bayağı erkek-Fatma, aynı zamanda da pratik birine benziyor. Bakırköy’den atlayıp Çekmeköy’e gelmesi, hatta beni hiç aramadan siteyi bulmasına nasıl şaşırdım anlatamam. Çalışacak işi olmadığında akrabalarına yük olmamak için bir ev kiralamış. ( Bu arada yabancı bakıcıların yeni düzeninde artık kadınlar birleşip ev kiralıyorlar, duyurulur! ) Ama elektrik tasarrufu yapmak için gidip yine akrabalarında kaldığını söylemesi annemle bana eğlence çıkardı.  Kendisinden kimlik isteyen güvenlik görevlimize işe girerse, pasaportunu bana vereceğini, başka birine kimliğini hayatta vermeyeceğini söylemesi ise bana asi küçüklüğümü hatırlattı.  

Aslında Marina bana uyardı ama mülakat (!) sırasında Türkçesini gerçekten zor anlayabildim. Melis delirebilir böyle biriyle diye düşünüp cayıyorum kendisinden…

Derken dün akşam bir headhunter’ın (!) getirdiği 3 eleman ile hayatımız daha da bir renklendi.  Aşağıya indiğimde annemin kadınları bardak gibi yan yana sıraladığını görünce, stresli ağzım birden kulaklarıma kadar yayıldı. Gülmemek için kendimi zor tutarken bir baktım ki annem yanımıza bile gelmemiş, arkada yemek masasının arkasında Kemal Sunal filmi izler bir edayla oturuyor!  Elinde bir çekirdeği eksikti, o kadar!

Bu işler zor. Anne olmak zor. Çalışan anne olmak çok zor. Hele hele, bütçeleme döneminin SPK raporu ile çakıştığı ayda bakıcısı olmayıp yenisini arayan bir çalışan anne daha da zor…. Herkese kolay gelsin!

Fatih projesi

Seniz, 04/10/2011 11:00 pm

Fatih Projesini bilenleriniz vardır. Ben öncelikle şirketimin içinde yer almak istediği bir proje olmasından dolayı öğrendim. Sonra yavaş yavaş haberleri de takip eder oldum. Bu sabah ( 2 Ekim 2011) yine Habertürk’te okuduğum yorumlardan sonra yazasım geldi.

 Fatih projesi, Milli Eğitim Bakanlığının eğitim sisteminin donanım ve altyapısını iyileştirmek için 3 yılda tamamlamayı öngördüğü bir proje. MEB’nin websitesine girdiğimde okuduklarımdan 620.000 derslik için dizüstü bilgiyara ve projeksiyon aleti hedefleniyor. Bunun sonucunda öğrencilere 16 miyon dizüstü bilgisayar verilmiş olacak.

 Bugün gazetede okuduğum yazıda ise dizüstü bilgisayar yerine tablet PC  mi olsun gibilerinden sorulara cevaplar aranmış. Bazıları bunun çocukların okuma alışkanlığı kazanamayacağından dolayı çok tedirgin. Bir de konuyu “şiddetle” desteklediklerini söyleyeneler var ki bunlar tahminimce bu işten hayli para yiyecek kişilerin başında gelirler. Gerçekten eğitimde çocukların linden mis kokulu kitapları çekip alır ve tablet PC’leri verirsek, çocuklar okuma alışkanlığı denen şeyi edinemezler mi?

 Düşünelim… PC’lere yüklenmiş olan kitaplar yeni donanımlarla daha zengin ve çekici hale gelmez mi? Okul PC’lerine oyun yüklemeyi imkansız hale getirip bu riski bertaraf edemez miyiz? Blogumda sözünü sıöça ettiğim bir elektronik kitap okuyucum var: Amazon kindle! Kindle’a sahip olduğumdan beri hayatımda kitap okuduğum vakitlerin oranı daha da arttı. Elektronik kitaplar okuma alışkanlığımı hiç azaltmamasına karşın daha kullanışlı olduklarından daha da motive ediyorlar. Tabii bir taraftan zaten çocukken kazanmış olduğum kitap okuma alışkanlığım olmasaydı, elektronik kitap okumaz mıyıdım diye sorular gelmiyor değil aklıma. Ama Z kuşağını kendi değerlerimize göre ölçüp biçmeyi de bir o kadar yanıltıcı buluyorum. Benim kızım 24 saat TV’nin syredilebileceği (seyredildiği demiyorum!), ev telefonu yerine her an her yerde çeken cep telefonlarıyla konuşulduğu, annesinin her soruyu internetten çözmeye çalıştığı bir hayata gözlerini açtı.Onların için neyin, nasıl daha hayırlı olacağını kendi hayatımızdan yola çıkarak anlamlandırmamız korkutucu geliyor bana.

 “Hayatta bu şekilde kitap sevgisini aşılayamayız” demek yerine, akıntıya kürek çekmeyi bıraksak da zaten artık geri çevrilemeyecek gelişmeleri nasıl efektif hale getirebilirize baksak daha iyi olmaz mı? Bir taraftan hayıflanıyoruz 16 milyon tablet PC’nin söz konusu olduğu projeden kim ne kadar cebine para atacak; bir taraftan diyoruz ki Türkiye niye bir Hindistan olamıyor! Birileri 16 milyon tablet PC’den nemalanmadıkça bizim devlet okullarında okuyan çocuklarımız ne zaman bilgisayarla tanışacaklar? Keşke bu tür projeler dürüstçe yürüyebilse ama olmayacak gibi görünüyor. Bal tutan parmağını yalıyor ve bu işin sonunu da pek görmüyorum. Ama Fatih projesi söz konusu olduğunda asıl konu kimin bu projeden ne kazanacağı değil ki! İşte ben Türk insanının bu mentalitesini bir türlü anlayamıyorum. Özel okullarda olan fırsatları devlet okullarıyla karşılaştırıp devletten medet umanlar şimdi kimin ne kazanacağına takmış durumda.

 Bir durun da Fatih projesinin kapsamına bakın! Devlet okullarında yapmak istediklerine yoğunlaşın! 16 milyon tablet PC’yi az görün, “32 milyon tablet PC gelsin” diye ortaya çıkın!

Muhalefet Fitanne

Şirinler filmi ne kadar ciddiye alınabilir?

Yorumlar
Seniz, 02/10/2011 12:17 pm

Çocukla sinema izlemek ciddi bir iştir. Ciddiye almak lazım. Askerde derlermiş ki: “Barışta ter dökmeyen, savaşta kan döker!” Ön hazırlığını yapmak lazım. Aksi takdirde daha önceki iki denemem gibi daha film arası olmadan arada çıkmak zorunda kalırsınız.

Yazın başından beri Şirinler filmini bekliyordum. Bence mavi renginden vazgeçememin başlıca sebebi gözlerimin rengine uyması falan değil, çocukluğumu Şirinler hastası olarak geçirmiş olmam. Hala sokakta yürüken veya koşturarak birşeyler yapmaya çalışırken Şirinlerin şu unutulmaz müziğini mırıldanırken bulurum kendimi.

Ben çocuken sevdim ya, kızım da sevecek diye birşey yoktu tabii ki. Zorlayacak değildim. Ama bir deneme yapmaktan ne zarar gelir ki dedim. Filme götürmeden önce Kadıköy’deki DVD’cimden Şirinler çizgi filmlerinden oluşan bir DVD kopyası satın aldım. Sinemaya gitmeden önce 2 hafta boyunca akşamları TV seyretme saatlerimizi Şirinleri seyrederek geçirdik. Sabahları Melis’i Şirinlerin müziği ile uyandırdım. Derken sinema günü geldi çattı.

 Gururla söytleyebilirim ki orta vadeli çalışmalarımın sonucunu aldım. Gittiğimiz Şirinler filminin ortasından çıkmak şöyle dursun, film bitti, filmin yazıları çıktı, hala sinemadan çıkamadık. Hayır, uyuyakalmadı :)  Şirinler müziği ve yazıları bitene kadar gidemezmişiz. Öyle otoriter konuştu ki sinema salonunu toparlamaya gelen görevlinin “hadi” bakışlarına aldırmadan beklemeyi tercih ettim.     

 Ve sonuç: Yeni bir Şirinler-kolik yarattım! Kendimi Gargamel anne gibi hissetsem de kızımla Şirinlerin ne şahane bir çizgi film olduğu konusunda aynı çizgide olmak içime mutluluk veriyor :)  Darısı gerçek tutkum Heidi’ye…

Biraz bugün,biraz tarih

Seniz, 18/09/2011 11:05 am

Büyükbabam ve babaannem 70 sene evliydiler. 70 senelerinin 13 senesini yazları bana ve kardeşime bakarak geçirdiler. Bu sayede biz onlarla doya doya vakit geçirirdik, onlar da senede 3 ay boyunca şehre uzak yazlığımızda temiz havada, doğal besinlerle yaşama şansına sahip olurlardı. Haftasonları annem ve babam da bize katılırlardı. Haftasonları babamın yaptığı mangal partileriyle tam şenlik havasında geçerdi. Bahsi geçen 13 seneden kafamda o kadar çok anı kaldı ki… Ama anıları anı yapan insanları tanımadan anıların da hiçbir anlamı olmuyor. O yüzden olur da seneler sonra kızım Melis büyük-büyük annesi ve büyük-büyük babası hakkında birşeyler öğrenmek ister diyerek bugün aklımda canlanan herşeyi dökesim geldi. Herşeyi mi?  Tabii ki herşeyi bir tek yazıya sığdırmak imkansız ama bugün ilk aklıma gelenleri döküp saçayım diyorum…

Büyükbabam çocukluğunda Girit’ten gelmiş biri olarak oraların havasını bize hep yaşattı. Kah rakı içtiğinde söylediği Yunanca şarkılarla, kah Girit insanının rahatlığı ve hayata hep pozitif bakan gözleriyle…En sevdiği şeylerden biri Girit’in güveçte fırında pişen yemekleriydi.:

-Meliha’cım (genelde yergi öncesi karısı Meliha-cım olurdu!) rahmetli annem karnıyarıkları hep güveçte fırında pişirirdi. Yani seninkiler güzel tabii de…

-Hasan Bey, inşallah anneciğinin yanına tez zamanda gidersin de o da sana bol bol fırında yemekler pişirir, beraber yersiniz!

Babaannem kafası çalışan ve hazırcevap bir kadındı. Bir de bildim bileli şeker hastasıydı. Annem nerede olmamış, ham meyve var, onları bulur babaanneme alırdı. O da bunları yemektense salatalık yerdi bol bol. Üniversitede okuduğum yıllardan birinde gayet iyi niyetle ona nerede salatalık görsem kendisini hatırladığımı söylemiştim. Bana hemen cevabı yapıştırdı:

-Öyle mi kızım? Ben de nerede muşmula görsem sen aklıma geliyorsun!

Büyükbabam dış görünüşe çok önem verirdi. Etrafındakilerin hep bakımlı olmasını isterdi. Bababannem de evde bile bazen kırmızı rujunu sürerdi. Bir gün babaannem kalbi dolayısı ile hastanelik oldu. Büyükbabam babaannem eve geri döndüğünde bana dert yandı:

-Bu hastalık çok kötü oldu Şenizcim! Ondan kırmızı rujunu sürmesini istediğimde artık sürmüyor…

Babaannem pire gibi kadındı. Eli çabuk ve her zaman aktif… Sabahları uyandığı zamanlar hariç! Yazın beraber kaldığımızda kardeşimle duymaya alışık olduğumuz bir lafı vardı ki en sonunda ben de kendimi bunu söylerken buldum son bayramda:

-Akşam olsa da uyusak!

Babaannem ve büyükbabam çağın ilerisinde insanlardı. Ben 15 yaşındayken platonik olarak aşık olduğum çocuğa daha merhaba diyemezken, büyükbabam onun futbol maçlarına gider sonra da bahçemizin önünden geçerken ona performansı hakkında şımartıcı yorumlar yapardı. Yanaklarım utançtan kızarmış bir şekilde akşam yemeğimi yerken, bu yetmez gibi çocuğu bize akşam yemeğine davet ederdi. Babaannem de ona çanak tutardı. Yemekte neler olduğunu birbir sayardı. Sonra ben onlara kızınca büyükbabam cevap verirdi:

-Kızım ne olacak yani? Biraz bakışacaksınız, konuşacaksınız o kadar! Sen uzaktan uzaktan çocuğun fotoğrafını çekince daha medeni mi oluyorsun sanki?

70 sene evliydiler. Simbioz yaşama dönmüştü onlar için hayatları. Büyükbabamı yazın başında kaybettik. Dün de babaannemi kaybettik; hiç bekletmeden gitti Hasan Bey’in yanına. Eğer adil bir Tanrı varsa, onları çok iyi ağırlayacaktır diye ümit ediyorum. Adet yerini bulsun: İkisine de Allah rahmet eylesin!

ALEV alev!!

Seniz, 14/09/2011 8:02 pm

Alternatif Anne bu ay yıkılıyor okul seçimi diye! Özel okul mu, devlet okulu mu;  mahallenizde çocuğunuzun neredeyse yürüyerek gideceği bir okul mu, servislerle yaklaşık bir saat yol gittikten sonra varılan okullar mı gibi kafadaki soru işaretlerine dair bir çok anne görüşü var. Şahsi fikrime gelecek olursam, özel okul şart değil diye show yapasım yok çünkü devlet okullarına ne yazık ki güvenmiyorum! Ama ev hanımıysanız eve yakın, çalışan bir kadınsanız işinize yakın bir okul seçilmesi gerektiğine can-ı gönülden inanıyorum. Gel gelelim tercihim böyle mi oldu 2 senedir? Kocaman bir yoooo!

Geçen seneki Dodo Kids seçimimizden sonra, bu sene ALEV anaokuluna yazıldık. Yarı Almanız ya, derdimiz Almancayı layığı ile öğrenmek. Yani seçimlerimiz maalesef mahallede ya da iş çevresinde olacak kadar basite indirgenemiyor.

Bize yakın olması sebebiyle düşündüğümüz İELEV ve ALEV okullarının arasında yaptığımız seçimde ALEV burun farkıyla Melis’i kazanmıştı. Sonuçta, uzun bir yaz tatilinden sonra pazartesi sabahı yeni yuvamıza başladık. Heyecanla… Mesela ben Pazartesi sabaha karşı 4’te uyandım ve 1 saat boyunca dönüp durdum yatakta. Tıpkı ortaokul günlerim gibi… Sabah anne-baba-çocuk üçlüsü okula vardı. Tabii ki zamanından 20 dakika geç! Melis gözlerimi yaşartacak kadar uyum gösterdi yeni okuluna ve yeni öğretmenlerine… Hele hele öğle yemeğinden kalkan son çocuk olduğunu görünce mutluluktan neredeyse düşüp bayılacaktım! Herşey iyiydi. Taa ki servisin Melis’i alacağı saati öğreninceye kadar! 7:15 mi? O da ne? Yoksa gece iyi uyuyamadığım için doğru mu duyamamıştım? Yok yok, gerçekten 7:15 diyorlardı! Midem bulandı, başım döndü, hemen kendimi en yakın iskemleye attım. İyi de ben sırf çocuk sabahın kör vaktinde kalkmasın diye Çekmeköy’lü olmamış mıydım? İyi de biz Alman Kolejinin üzerini sırf 6:45’lerde çocukları alıyorlar diye çizmemiş miydik? Biraz sıksak Melis ilkokulu Alman Koleji’nde bile okuyabilir!

Küçük sincabı iki akşamdır paldır küldür saat 9:00’da yatırmaya çalışıyorum. Feci halde stresteyim saat 9:00 kriterini yerine getirmek için. Ama en kötüsü iki gündür 6:40’ta uyanıyorum! Ben ki 7:00’den 1 dakika önce bile kalksa dünyası allak bullak olan bir insan, iki gündür hamileliğimin ilk aylarına döndüm. Gözlerim kararıyor, başım dönüyor. Melis ise gayet dinç bir şekilde uyanıyor sabahları. “Önemli olan da bu aslında, değil mi?” diyen seslerinizi duyuyorum ama işte….

Ben yarı açık yarı kapalı gözlerimle Melis’i yatağında giydirirken kendisi de gülme krizine giriyor. Nedeni ise henüz açılmamış sesimle Şirinler’in fon müziğini söylemeye çalışmam. Bu şekilde Melis’e, bana dert çıkarmadan giydirmeme izin versin diye, şirin olmaya çalışıyorum sanıyorsanız, yanılırsınız. Resmen kendimi motive etmeye çalışıyorum!

Sabah sabah kıza yumurta beğendiremediğime mi yanayım, bakıcımız Ayşe’nin fiziken uyanmış ama ruhen uyanmamış hallerine mi yanayım bilemiyorum ama pek bir mutsuzum. Önümdeki 10-15 sene film şeridi gibi gözlerimin önünden geçiyor: Ders çalışırken, ders çalıştırırken, türlü türlü saçımı yolma modelleri geliştirirken… Ve kızı servise bindirip omuzlarım düşük bir şekilde evime yönelirken diyorum ki içimden: “Bunlar iyi günlerin Şeniz, bunlar iyi günlerin!”

Velhasıl, iki gündür bu durumun lehimize değişmesi için mücadele veriyorum. Birşey değişmezse Allah kerim!

Midem bulanıyor!

Seniz, 13/09/2011 7:32 pm

Bugün ne yazık ki mide bulandırıcı olacağım! Çünkü dün midem fena halde bulandı. Akşam uçakta yanımda oturan hanıma teessüflerimi bildiririm! Pahalı saatler takılır, ayakkabılar giyilir de diş hekimine 10 senede 1 mi gidilir? Niye medeni ülkelerdeki gibi ağız kontrolüne düzenli gitmeye alışamaz bizim milletimiz? Maaşallah herşeylerini kopyalarız da diş hekimine gitmeyi bir türlü alışkanlık haline getiremeyiz!

Kadın bana arkasını dönüp de kocasıyla konuşsun diye dua ettim tüm yol boyunca. Ah bir de derin derin esnemez mi? Bittim o anda! Yazmazdım  bütün bunları da geçen haftaki uçuşumda da yanımda oturan, hem de bir anne blogger (!) da aynı şekilde yediğim sandiçimle arama girmişti. Uçakta midem öyle bulandı ki tavuklu sandviçimi çantama attım. Ertesi akşam yedim ama ne gafletmiş Tanrım bu! Bir sornaki gün midem bulana bulana dolandım şirkette. Bakın siz bir ağız kokusunun bana nelere malolduğuna!

Anası babası diş hekimi olan bir çocuk olarak şimdi sizlere bu kokulara sebep olan hastalıklardan en belirgini hakkında biraz bilgi vermek istiyorum:

Diş taşları

Diş taşlarının dişetinin üstünde kalan bölümleri standart diş taşı temizliği uygulamalarıyla temizlenebilirken, dişetinin altındaki diştaşları küretaj ve scaling dediğimiz uygulamarla, diş hekimleri tarafından özenle temizlenmelidir.

Bütün bunlardan korunmanın yolu sanıldığının aksine çok basittir. Ağız hijyenimize özen göstermemiz en güzel korunma yöntemidir. Sabah kahvaltısından sonra 3 dakika süreyle, gece uyumadan önce 3 dakika süreyle dişlerimizin bütün yüzeylerini fırçalamamız bu konuda hayati önem arzetmektedir. Ayrıca diş ipi uygulamaları gerekmektedir.

Sonuç olarak dişeti hastalıkları, sinsidir. Hiçbir zaman ciddi bir ağrı yaratmaz… Bu sebepten hastalar diş hekimine danışmakta gecikmektedir. Diş hekiminize 6 ayda bir genel kontr ol için yapacağınız ziyaret ve disiplinli bir ağız bakımı sizin, sağlam dişlerinizi kaybetmenize karşı en büyük engeldir.

Rahim ağzı kanseri bulaşıyor!

Yorumlar
Seniz, 11/09/2011 11:51 am
Jinekoloğum Dr. Melih Aygün’e sorularım devam ediyor. Kanserin bulaşıcı olabileceğini hiç bilmezdim taa ki rahim ağzı kanserinin ne beter birşey olduğunu öğrenene dek! Rahim ağzı kanserini etrafımdan duymaya başladığımdan beri en merak ettiğim soruları kendisine yönelttim. Sorularım ve cevapları aşağıdaki gibi:
1-Rahim agzi kanseri nerelerden bulasiyor? Olursak eşimizin bizi aldatmış olma olasılığı yüksek mi?
 
Rahim ağzı kanserinin %90-95′inden  Human papilloma virusunun (HPV) bazı tipleri sorumlu tutulmaktadır. Bu viruste teorik olarak büyük bir çoðunlukla cinsel yolla geçer. Bu rahatsızlıkla karşılaşan hemen hemen her kadının yaptığı ve kendisini yiyip bitirdiği bir hata vardır ki: “Eşim beni aldatıyor mu? Bu musibeti ondan mı kaptım?” Eğer siz ve eşiniz  hayatında hiçbir cinsel beraberlik yaşamamışsa bu olasılıktan bahsedebiliriz. Yoksa asla eşinizi suçlayamazsınız çünkü hastalığın oluşması için gerekli süre kişiden kişiye ve virüsün tipine göre (yüz kadar tipi var) değişmekte ve erkeklerde hiçbir semptomu olmayabiliyor.
 
2- Rahim ağzı kanserinden korunmamızın yolu var mı? Bir erkekle beraber olmadan önce kendisini tabi tutmamiz gereken bir test var mi? Evlenmeden önce AIDS ve Hepatit testi yapılırken rahim ağzı kanserine dair bir test yok, doğru mudur?
 
Doğru beslenme önemli, virüsle karşılasılsa bile herkese bulaşmayabiliyor. Bol vitaminli doğal yiyecekler tüketmek herşeye iyi geldiği gibi buna da iyi gelebiliyor. Tek eşlilik, prezervatif ile seks, düzenli smear kontrolü ve rahim ağzı kanser aşısı yaptırmayı tavsiye ediyoruz. Erkeklere yapılacak bir test yok tabii sizde  bir rahatsızlık çıkmadan önce! Erkeklere de HPV aşısı bazı ülkelerde önerilmekle beraber kadınlarda da olduğu üzere koruyuculuğu ile ilgili şimdilik dünyada yeterince bir data oluşmuş değil. Smear testi dışında bir test yoktur.

Havuz başında doktor notları

Seniz, 08/09/2011 8:03 am

Bu yaz neredeyse 1,5 ayım sistit ve mantar hastalıklarıyla geçti. Sistit oluyorum, doktor antibiyotik veriyor, antibiyotikten dolayı mantar enfeksiyonu başlıyor, sonra yine sistit ve sonuçta fasit daire! Fenalık geçirdim.  Biliyorum, havuz sezonunun sonuna geldik. Ama yine de sevgili jinekoloğum Dr. Melih Aygün ile havuzda biz kadınların yüzleştiği risklere dair sorular sorum ve sağolsun o da hemen cevapladı. Detaylar aşağıda:

1-Havuz yoluyla kadinlara bulasabilecek hastaliklar nelerdir?

Genel olarak Havuzlardan ve SPA lardan gerek bazı viral, bakterial ve protozoal (mantar gibi) enfeksiyonlara sebep olabilecek patojen mikroplar bulaþabilir. Havuza bağlı salgınlar bile bildirilmiştir. Bunlar dermal (cilt), solunum yolu, santral sinir sistemi ve gastrointestinal sistem rahatsızlıklara yol açabilir.   

2-Mantar enfeksiyonu kapmamak icin yapılacak seyler (hiçbir zaman havuza girmemek hariç:) ) var midir? Belli bir beslenme veya seks sonrasi havuza girmemek gibi?

Havuz veya SPA lardaki mikroplarýn dezenfektanlarla öldürülmesi her zaman çok kolay olmamaktadır. Ayrıca, kullanılan fazla dezenfektanlar da kendi vücut floramızı bozarak  mantara yakalanmamızı sağlayabilir. Mantar sporları fırsatçı patojenlerdir ve şartların kendileri için uygun oduğu ve/veya vücudun kendi direncinin düşük olduğu zamanlarda daha kolayca hastalık yapacak seviyelere gelirler. Benim tavsiyem çok halka açık ve dezenfeksiyon işlemi gibi ciddi bir işi ehli olduðunu bilmediðiniz yerlerdeki havuzlara girmemeniz. Mutlaka,  Yüzme Havuzlarının Tabi Olacağı Sağlık Esasları ve Şartları Hakkında Yönetmeliğine uygun olarak denetlenip denetlenmediği hakkında sorumlu kişiden bilgi almanız iyi olur. Seks sonrası havuza girmemenin bir tek sakıncası olabilir ki bu da bilimselliği kanıtlanması zor bir mittir. Aşırı tatlı, mantardan iyileşme sürecini etkileyebilir. Ayrıca, aşırı alkol alarak yapılmaması gereken herþe y gibi havuzda da istenilmeyen kazalar olabilir. En önemlisi, bir enfeksiyon geçiriyorsanız, havuza girerek diğer insanlara bulaştırma olasılığını arttırmamalısınız. 
 
3-Mantar enfeksiyonu icin tedavi süreci nedir? Eşin de tedavisi gerekir mi?

Mantar enfeksiyonu tedavisine başladıktan sonra tüm semptomların geçmesi ve iyileşme genellikle bir hafta alır. Partnerinde tedavisi (semptom vermese de) kesinlikle önemli ve gereklidir. 

 
4- Sistit nedir ve havuzdan kapilir mi?
 
Alt üriner sistemin enfeksiyonudur. Pekçok patojen veya neden etyolojisinde suçlansa da %80 sebebi bakterial enfeksiyonlardır (özellikle koli basili). Kadınların anatomik ve hormonal özellikleri bu rahatsızlığa yakalanmayı arttıran önemli bir özellik olup ıslak ortamlar geçişleri ve rahatsızlanmayı arttırmaktadır. Bu yüzden gerek havuz olsun gerek deniz hemen sonrasında mayo değiştirmek gerekir.
 
5-Sistiti tedavi eden antibiyotikler mantara sebep olabiliyor. İşin içinden çıkılmaz oluyor. Bu süre zarfında no sex mi? :)
Immun sistem her hangi bir nedenden zayıflamışsa ve normal flora da antibiotiklerden etkilendiği için mantar olma olasılığı artabiliyor. Sistitle ilgili ilginç bilimsel veriler arasýnda cinsel bereberlikten 24 saat sonra olma olasılığının artması ve cinsel aktif bayanlarda daha sık olması da var. Seks sonrası neden sistite yakalanıldığı kadın anatomisine ve fizyolojisine dair teorilerle izah edildiðinden bu durumu dikkate alıp aktif sistit sırasında tedavi sürecini etkilemek için sex önermeyiz…..
6- Kız çocuklarının havuzdan mantar kapması durumunda ne yapabiliriz? Vajinal fitil kullanamayacaklarina gore sadece krem mi süreceğiz?  
Kız çocuklarının mantar olması durumunda  dışardan krem etkili bir yöntem olmakla beraber pediatrik dozlarda ağızdan da bazı mantar ilaçlrı kullanılmaktadır. Tabii ki pediatristlerin konrolu altında olmak şartıyla….
Melih Bey’le soru-cevaplarım bu kadar değil! Yarın başka bir derdimiz: Rahim ağzı kanseri!
 

Alkolden gelen kaloriler

Seniz, 05/09/2011 12:22 pm

Bu bayram tatilinde günahım büyüktü!

Bodrum’u yine 20’li yaşlara dönüp yaşadığım akşamlarda içtiğim içkilerin üzerine, bugün öyle bir mail aldım ki ekrana bakıp duruyorum şimdi. Yanlış görüyorumdur diye tekrar tekrar baktığım mesajda, alkolden alınan kalorilerin dökümü var. Benim en severek içtiğim Mojito 214 kalori ile başı çekenlerden! Bunu okur okumaz bu tatilde kaç tane içtim diyerek parmak hesabına başladım bile… Diğerleri ise, (hani olur da siz de günahınızı hesaplayıp soluğu spor salonunda almak istersiniz diye!) şöyle:

  • Mojito (225 gr): 214 kalori
  • Cosmopolitan (110 gr): 200 kalori
  • Margarita (290 gr): 280 kalori
  • Apple martini (28 gr vodka, ekşi elma, elma suyu): 148 kalori
  • Martini (70 gr): 160 kalori
  • Kırmızı şarap (225 gr):120 kalori
  • Beyaz şarap (225 gr):120 kalori
  • Bira (336 gr): 150-198 kalori
  • Şampanya(140 gr): 106-120 kalori
  • Pina Colada (170 gr): 378 kalori
  • Gin-tonic (200 gr): 200 kalori
  • VEEE şampiyonumuz!!! —–Long Island iced tea (225 gr): 780 kalori

Neyse ki bu hafta Long Island ice tea hiç içmemişim, 780 kalori mi? O ne öyle??!!

Aynı mesajda alkolden daha az kalori almanın yollarına değinilmiş ki ben hiç değinmeyeceğim. Bira yerine “light” bira içmek, kokteyl yerine mokteyl (alkolsüz olanı) içmek, alkollü içeceğinizi sulandırmak gibi bazı formüller öneriyorlar ki bana uymuyor. İsterseniz siz deneyin!  Bana bu haftayı sporla açıp sporla kapatmak daha uygun geliyor :)

20 dakika kuralı

Seniz, 23/08/2011 11:13 pm

 

 İki haftadır İstanbul sabahlara arabaların üzerinde çiğ tanecikleriyle uyanıyor. İstanbul’u bilen bilir, bu yazın sonuna yaklaştığımızın resmidir. Neyse ki önümüzde bir haftalık bayram tatili var! Güzel yaz günlerinden faydalanmayı planlıyorsanız, yani seçiminizi bayramı denize yakın bir yerde geçirmekten yana kullanıyorsanız, gelin beni dinleyin!

 20 dakikadan az yüzmek yasak!

 Biliyorum, “Yasak” kelimesi çok sevimsiz duruyor ama bazen sevimsiz şeyler daha fazla akılda kalıyor :)  Denemenizi istediğim bayram aktivitesi şu: Denize girin ve en az 20 dakika durmadan yüzün! Denize çocuklarla girip de onlarla sulu oyunlar oynamayı 20 dakikanın dışında bırakıyorum.

Sonra bu süreyi yavaş yavaş 30 dakikaya çıkarın. Derseniz 20 dakika nereden çıktı hemen anlatayım. Vakt-i evvelinde bir otelin su jimnastiğine gidiyordum. Çok narin ve hoş bir bayan olan öğretmenimizin bize hep söylediği ilk yirmi dakikada kasların ısındığı ve ancak bu süreden sonra vücudumuzun yağ yakımına başladığıydı. İlk yirmi dakikayı genelde hafif hareketlerle geçirip asıl yirminci dakikadan sonra canımızı çıkarmaya başlardı. Enteresandır, eğer dikkat ederseniz yirmi dakika yüzdükten sonra kafanızdaki bonenin ısındığını fark edebilirsiniz. Sonrasında 10-15 dakika daha yüzmeye devam ederseniz kendinizi son derece rahatlamış ve formda hissedeceksiniz. Nereden biliyorum derseniz, boynum yüzünden haftada 2 defa yarımşar saat yüzüyorum da ondan :)

 Bu arada bahsettiğim su jimnastiği öğretmeninin kilo ve boy oranı hakkında söylediği de aklımdan çıkmıyor: “İdeal vücutta boy ve kilo arasındaki fark 15-20 kg arasında olmalı!” Kendisine o zaman da kafa tutuyordum böyle bir saptamanın yanlış olduğuna dair, hala da öyle düşünüyorum. Bünyeler birbirinden farklı, vücut tipleri, kemik ve kas yapıları farklı. Böyle bir genellemeyle nereye kadar yani, değil mi?

Switch to our mobile site