Paylaşırken…(Esra İlter Demirbilek’e teşekkürler!)
Konuk yazar-anne: Esra İlter Demirbilek
Bir anne olarak, özellikle de çalışan bir anne olarak sorumluluklarımızı yerine getirmek adına oradan oraya koştururken kendimizi çaresiz hissettiğimiz anlar oluyor elbette. Zaman ise karşımızdaki en büyük düşman. Sürekli bir yerlere yetişme, birşeyleri yetiştirme derdindeyiz. Modern çağın kadınlara bir armağanı olan bu durum elbetteki sadece bize özel değil. Etrafımıza baktığımızda pek çok çalışan annenin bu durumda olduğunu görmek yüreğinize bazen sular serpebiliyor, yalnız olmadığınızı hissetmek bize güç verebiliyor.
Arkadaşlar arası bilgi ve deneyimlerin paylaşılmasının önemli olduğunu hepimiz biliyoruz. Herşey gibi elbette arkadaşlarımızla çocuklarımız hakkında da birçok şey paylaşıyoruz. Ama söz konusu çocuklar olunca biraz daha dikkatli olmamızı gerektiren durumlar da olabiliyor. Ben böyle bir durumda olası risklerden ve düşebileceğimiz hatalardan bahsetmek istiyorum. Öncelikle şunu söylemek istiyorum : Sevgili anneler, çocuğunuzla ilgili konuları paylaşırken dikkat! Çocuk eğitimi konusunda aile ve arkadaşlarımızdan öğrendiklerimizi/duyduklarımızı birebir uygulamak bazen yanlış sonuçlar doğurabiliyor.
Bizler nasıl farklı karakterlere ve yeteneklere sahip isek bebeklikten yavaş yavaş bir birey haline gelmeye çalışan çocuklarımız da şüphesiz farklı fiziksel ve zihinsel yetenek, ilgi alanı ve karakterlere sahipler. Bu yüzden çocuk yetiştirmenin her aşamasında bu farklılıkların da farkında olmamız gerektiğini bilmek çok önemli. Ayrıca her çocuğun yetiştiği aile ortamı da farklı olabiliyor. Mutlu bir ailede yetişen bir çocuk ile ebeveynleri boşanmış bir çocuğa yaklaşımın farklı olması gerekir elbette. Biz yetişkinler bu gibi sarsıcı olaylarda büyük travmalar yaşarken küçük bir çocuğun da sürekli altını ıslatarak olaya kendince tepki vermesini anlayışla karşılamak gerek. Böyle bir durumda bu çocuğa yaşı gelse bile annenizin ya da bir başkasının ısrarı/tavsiyesi üzerine tuvalet eğitimi vermeye çalışmak boşa kürek çekmekten başka birşey değil. Ya da böyle bir çocuğun sebepsiz gördüğünüz huysuzluklarını cezalandırmak. Çünkü tabloda standart mutlu bir ailede yaşayan, bir dediği iki edilmeden yapılan bir şımarık çocuk portresi yok, büyük travmalar yaşayan bir çocuk var. Ortada istisnai bir durum söz konusu. İşte o noktada genelleme yapamıyorsunuz, karşınızdaki de sizinle aynı konumda olmadığından sizi anlayamıyor ve belki de sizin için verdiği iyi tavsiyelerin sonucu çok da iyi olmuyor. Siz her ne kadar kitaplarda “Çocuğunuzu şımartmayın” diye okusanız ve çevrenizden de bunu duysanız da içinde bulunduğunuz durumun size özel olduğunun farkında olmalı ve ona göre davranmalısınız. Sizinle aynı durumda olmayanlar sizi anlayamayabilir ve sizi yanlış yönlendirebilirler. Böyle bir durumda size en uygun yanıtı bu konuda uzman kişiler verecektir. Nitekim bu konuda uzmanımızın yanıtı da herkesin söylediğinin tam tersi oldu mesela “Çocuğunuzu şımartın, çünkü bu aralar buna ihtiyacı var.”. Bu durum sadece bir örnek.
Anneler arası bilgi ve deneyim paylaşımını birbirimizden olumlu bildirimler almak için yapıyoruz, bu kesin. Ama bunu yaparken bazen öyle hatalara düşüyoruz ki çocuklarımızın geleceğini etkiliyoruz. Bu yanlışlardan biri de “kıyaslama”. Çünkü “kıyaslama” gerek kendiniz gerekse çocuğunuz ile ilgili özgüven sorunları yaratabiliyor, bu da bir çocuğun gelişiminde çok dikkat edilmesi gereken bir durum.
Bizim kültürel yapımızdan kaynaklanan bir durum mudur, eğitim sisteminden midir yoksa çetin kariyer hayatında sürekli birileri ile yarıştığımızdan ve rekabet halinde olduğumuzdan dolayı mıdır bilemiyorum; çocuklarla ilgili konuları paylaşırken yaptığımız “kıyaslama”larda sadece kendimizi diğer annelerle karşılaştırsak iyi ama çocukları da işin içine karıştırdığımızda ortaya çıkan tablo hiç de hoş değil. O zaman işte paylaşım “aşık atma” formatına dönüşüyor. Hepimizin bu hataya düşebileceğinin de altını çizmek istiyorum. Çünkü mükemmel olmaya çalışan ve “annelik” içgüdüsü ile hareket eden bizler kendi çocuklarımızın da mükemmel olmasını istiyoruz; kendi çocuklarımızın diğerlerinden daha iyi, daha yetenekli ve daha özel olduğu düşüncesine zaman zaman kapılıyoruz. Oysa her çocuk kendine özeldir, bunu gözardı ediyoruz.
Komşunun çocuğu 10 aylıkken yürümeyi öğrendi ve sizin 1 yaşındaki oğlunuz halen yürümüyorsa çok da dehşete kapılmanıza gerek yok örneğin. Olabilir elbette, her çocuğun fiziksel gelişim aşaması farklılık gösterir. Belki de o erken yürüyen çocuk sizinkinden çok daha sonra konuşmaya başlayacaktır. Bunu bir hırs haline getirip çocuğu yürümeye zorlamak yardımcı olmayacak tam tersi belki de ters tepecektir.
Çocuklar büyüdükçe kıstaslar da değişmektedir, hele işin içine okul başarıları da girince daha vahim bir hal alır. Haftasonları o kurstan o kursa çocuklarını koşturan bazı ebeveynler ise çocuklarının büyüyünce bir Mozart, bir Einstein, bir Picasso ve aynı anda bir Maradona olmasını isterler. Çocuğun gerçekten yeteneği ve ilgisi olup olmadığını sorgulamayan bazı ebeveynler aslında kendi içlerinde ukte kalanları telafi etmek isterler, çocuklarına iyilik edeyim derken ne denli bir kötülük yaptıklarının farkında bile değildirler. Aman dikkat! Bu hepimizin düşebileceği en büyük hatalardan birisi. Uyanık olalım !
Büyüyen çocuklarımız evin dışındaki hayatla yüzyüze gelmeye başlayıp çevreyi ve insanları tanıyınca zaten belli bir süre sonra farklılıklarının da farkında oluyorlar zaten. Biz anne-babalar olarak arkadaş toplantılarında bunun üzerine eklediğimiz “kıyaslamalar” da olayı iyice derinleştiriyor. Çocuklarımızı başkalarının önünde ne yerelim ne de abartılı şekilde övelim diyorum ben. Belki siz farkında değilsiniz sohbet ederken ama onlar ta içerdeki odadan salonda neler konuşulduğunu biliyorlar ve arkadaşının kendisinden bir konuda daha iyi olduğunu duyan çocuk rahatsız oluyor.
Bu durum onlarda ciddi “özgüven” sorunu yaratıyor ve kesinlikle dikkatli olmak gerekiyor. Çünkü sizin farkında olmadan yaptığınız bir hareket, ağzınızdan çıkan bir sözcük onda “yetersizlik” hissi uyandırabiliyor, özellikle de çocuğunuz benimki gibi duygusal ve hassas ise. Ama bu durum bazı çocuklarda tam tersi “hırs” yaratıp daha iyi olmak için çabalamalarına da neden olabiliyor. Konuşma ve davranış tarzınız, seçtiğiniz kelimeler ve çocuğun karakteri, algılayış biçimi sonucu şekillendiriyor. Ben de sanıyorum bu hırs yapanlardanım, tabi belli bir süre öz güven sorunu yaşadıktan ve sonra kendi yeteneklerimin farkına vardıktan sonra. O noktadan sonra bana neyi yapamayacağım/beceremeyeceğim söylense onu yapmak için elimden geleni yapar ve başarırdım J Başardım da.
Örneğin 5 yaşındaki oğlum Alp komşu çocuklarla futbol oynamak istemiyordu. Çünkü her biri maşallah canavar gibi topa atlayan çocuklar çok daha çevik ve hareketli. Oğlum ise daha sakin ve naif bir karaktere sahip öyle atılamıyor, çekiniyor, incinmekten ve incitmekten korkuyor ve sonuçta yapamıyorum diye ağlıyor. Ben de onu yanıma aldım ve anlattım. “Bak oğlum,” dedim, “Herkesin farklı yetenekleri var. Arkadaşların çok güzel futbol oynuyor ama sen oynayamayabilirsin. Ama senin de mutlaka onlardan çok daha iyi yapabileceğin şeyler vardır. Örneğin onlardan çok daha güzel resim yapabilirsin.” . Bunun gibi konuşmalar ve kendimden verdiğim örneklerle ikna ettim onu sonuçta. Kaleci olarak en azından oyuna katılıyor ve bu da ona yetiyor J Öyle ya, tıpkı erkek kardeşimin yıllar önce babamın “Oğlum neden kaleci oldun,” diye ona çıkışmasına verdiği yanıt gibi : E baba, herkes top peşinde koşarsa kaleci kim olacak? Çocuklarımızın mutlu bireyler olmasını istiyorsak eğer yetenekleri ve kapasiteleri doğrultusunda onları yetiştirelim çünkü bu dünyada her meslekten insana mutlaka ihtiyaç var. Ve onlara karakterleri doğrultusunda onlara davranalım. Çünkü insanlar ancak ilgi duydukları ve yetenekli oldukları alanda başarılı ve mutluluğu yakalıyor.
Demin bahsettiğim örneğe gelelim. Benim babam – çok severim ayrı konu – oğlum Alp’in düştüğü duruma düşen ben olsaydım eminim ki bağırıp çağıracaktı cesaretsiz olduğum için. Ki yapmıştır da. Genç kızlık dönemimdeki “öz güvensizlik” sendromu yaşamamı ona borçluyum. Bunları ona kızdığımdan söylemiyorum, çünkü herşey geçmişte kaldı. Sadece “Onları yaşadığım için bugün ben benim,” diyorum ve bunların benden alıp götürdüklerine değil kazandırdıklarına bakıyorum.
O dönemler komşu kızı –Ayşe diyelim – güzel voleybol oynadığı için “Bak, Ayşe ne güzel oynuyor,” vs. kıyaslamaları yapıyordu mesela babam. Evde örnek olarak gösterilen hep o ve başkaları oldu. Çünkü Ayşe girişkendi, konuşkandı, sporda başarılıydı, filanca da bilmem neyi çok iyi yapıyordu ama Esra içine kapanıktı, sessizdi, sporda felaketti, hiçbişi de yapamazdı, sakardı vs. Oysa babam bir de şunu görseydi. “Evet Ayşe güzel voleybol oynuyor ama Esra kadar güzel resim çizemiyor ya da İngilizcesi o kadar da iyi değil.” Bir gün bile babamın ağzından “Aferim kızım,” ı duyamayan ben yıllar boyu kendimi ona kanıtlamak ve kıyaslandığım diğerlerinin başarılarına erişmek için uğraşıp dururken bu çabanın boşuna olduğunu farkettim sonunda. Ama şu an görüyorum ki babam torununa daha farklı davranıyor. Çünkü onu da eğitiyoruz, öyle değil baba böyle de, böyle değil şöyle davran. Bu onun da suçu değil elbet, çünkü öyle görmüş öyle davranıyor, empati yapmıyor çünkü daha önce ona öğreten olmamış. Dahası yaptığı hatanın “farkında” değildi elbette o zamanlar. Farkında olsaydı yapmazdı zaten. En büyük tehlike de bu işte. Hatalarımızı biri bize hatırlatana kadar göremiyoruz, onlarla yaşadığımız için doğru olanın o olduğunu sanıyoruz. Umuyorum ki bizler kendi anne-babalarımızdan daha bilinçli yetiştireceğiz çocuklarımızı ve onlar da kendi çocuklarını bizim onları yetiştirdiğimizden daha da iyi yetiştirecekler. Yeter ki bir yerlerden başlayalım.
İşte bu süreç içerisinde başlangıç olarak önce kendimizi eğitmemiz geliyor bence. Çünkü bilinçsizce yapabileceğimiz bir davranışın sonradan nelere malolacağını kestiremiyoruz. Konuyla ilgili o kadar çok kitap okuduğumuz halde hatalar yapabiliyoruz. Çünkü teoride bildiğimiz halde pratikte tecrübeli olmadığımız için tereddüt edebiliyoruz. O yüzden inanıyorum ki insan çocuk yetiştirirken hep yeni şeyler öğreniyor, öğrenmek de zorunda, tabiki de doğru yerlerden doğru bilgileri almak kaydıyla.
Annelerin babaların öğrenme süreci hiç bitmiyor çünkü yaş ilerledikçe yeni sorunları beraberinde getiriyor. Dolayısıyla önceden hazırlıklı olmak adına ben hep uzmana danışmayı tercih ediyorum. Çünkü bizim çevremizdeki arkadaşlarımızdan farklı bir durumumuz var, oğlum ayrılmış bir anne-babanın çocuğu ve annesi ve üvey babası ile birlikte yaşıyor. Özellikle kritik dönüm noktalarında gerçekten uzmana başvurmak faydalı oluyor. Yeni okula başlama, yeni yaşam tarzı vs. gibi. Uzmanımız bizi, aile yapımızı, çocuğumun karakterini ve yaşam çevresini bildiğinden bana en sağlıklı yolu gösteriyor.
Anne olmak dünyanın en güzel ve en zor mesleği. Oğlumla yeniden keşfetmeye başladığımı biliyorum dünyayı; hem de daha önce hiç farketmediğim yönüyle. Ben Alp ile kendimi de tanıma şansı buldum ayrıca. Kendimi, kendi anne-babamı, onların nerde yanlış yaptıklarını, benim neyi yapmamam gerektiğini vs. Hatalarımı da gördüm, zaten büyüyünce o da bana söylüyor bilmiş bilmiş benim farkında olmadığım hatalarımı. “Anne bak, çok sinirli araba sürüyorsun. Görmüyor musun öndeki arabanın üzerinde yük var, acele edersen hata yapabilirsin, kaza yapabilirsin.”
Bu bambaşka bir haz. İnsanların çocuklarıyla birlikte büyüdüklerini ve değiştiklerini görüyorum. Çocuklardan da öğreneceğimiz o kadar çok şey var ki.Yaşadıkça bunları görüyoruz, bizler de onlarla olgunlaşıyoruz. Bu öyle bir his ki hissettiklerinizin hiç birisini de ne bir başkası tam olarak anlayabilir ne de anlatabilir, çünkü hepsi size özel. Sizin ve çocuğunuzun arasında….Ve bunların hiç birisi de hiçbir kitapta yazmıyor.

