Şu an…
Bakıcımız olmadan geçirdiğim ilk haftasonu olaysız geçti. Pazar sabahı, Melis’i yaklaşık 1 saatte dışarıya kum havuzunda oynamaya ikna edip hazırladım. Sonra kum havuzuna gidene kadar yolda önümüze çıkan her böcek, çiçek ve hatta yola dökülmüş boya damlasının önünde on dakikalık saygı duruşları yaptık. Baktım akşama kadar kum havuzuna ulaşmamız mümkün değil, bari havanın tadını çıkarayım dedim ve bahçedeki banklardan birine oturdum.
O sırada aklıma okuduğum birşey geldi: Çocuklar için yolun sonunda varacakları yer kadar, gidilen yol da bir o kadar heyecean vericidir! Birden anladım bu çocuk milletinin nasıl bu kadar yaratıcı olabildiğini! Yaratıcılık yaşadığın anın içinde olmayı gerektiriyor ve onlar hep “o anın” içindeler…Biz şehir insanları ise “hadi, hadi”lerle hayatımızı nasıl da sıkıcı ve basit bir hale getiriyoruz aslında. Hep bir adım sonrası için heyecanlanıyoruz. Bir adım sonrasına geldiğimizde ise bunun için mi beklemişim diye bir hayal kırıklığı yaşıyoruz. Yaşamak için beklediğimiz anları kessek kartona yapıştırsak…Bir kere yaşadığımıza oranla hayli az olduğunu görürürüz. Bazen de onu beklerken veya ulaşmaya çalışırken yaşadıklarımızın çok daha heyecanlı ve tatmin edici olduğunun farkına varırız. Keşke şu anın keyfini çıkarabilsek! O zaman kimbilir şu andan neler çıkar!
Geçenlerde “yarın”ın ne olduğunu anlatmaya çalışıyordum Melis’e. “Uyuyup uyanınca yarın olacak” dedim. Bana ertesi sabah uyandığında “Anne, uyudum uyandım. Peki şimdi yarında mıyız?” diye sorabilecek bir yaşta olsaydı ne cevap verirdim diye düşündüm. “Yok, yine uyuyup uyanman gerek” mi diyecektim yarına ulaşabilmek için? Yoksa “Yarına ulaşamayız ki güzelim!” mi diyecektim?
Yarını bir türlü elimizde tutamazken, her zaman elimizin altında olan şimdinin ise hiç kıymetini bilmeden yaşamaya çalışıyoruz ama olmuyor, hep birşeyler eksik kalıyor. “Gün doğmadan neler doğar” demiş ya atalarımız; bu adamlar boşa konuşmaz!
Bugünün tadını çıkarmanın şerefine…

